Solun Özgürlükle İmtihanı!

images (3)

Bg71aSCIgAAXgaX

Solun özgürlükle bağını kesen, Stalin’den önce Lenin olmuştur. Bolşevikler iktidara gelir gelmez, Lenin, iktidar pragmatizminin sonucu olarak özgürlük konusundaki tüm vaatlerini geri aldı. Gerek Rusya içindeki halklara gerekse işçi ve köylülere özgürlük tanınmasının Bolşevik iktidara zararlı olacağı gibi son derece zararlı bir fikre kapıldı ve bunu pratiğe geçirdi. Elbette bunu da pragmatist bir tarzda yaptı. Örneğin, basın özgürlüğünün ortadan kaldırılmasının, geçici bir önlem olduğunu ileri sürdü. Bu “geçici” önlem 70 yıl boyunca sürdü.

Bu mirası devralan Stalin’in ise, bırakın özgürlükle bağı kesmeyi, özgürlüğün kırıntısının bile üzerine yürüdüğü artık bilinmektedir.

Bundan sonra solun özgürlükle ilişkisi hep sorunlu oldu. Burjuvazinin hâkim olduğu ülkelerde mücadele yürüten komünist partiler, baskı altında olduklarından özgürlüğü savundular ama bu özgürlüğü asla kendi içlerinde uygulamadılar. Çünkü Komintern, her türlü fikir ve çizgi farklılığını “oportünizm”, hatta “ihanet” olarak görüyor ve “Bolşevikleştirme” adı altında tamamen merkeziyetçi, monolitik partiler öngörüyordu.
Öte yandan, Komintern son derece pragmatist bir bakışla, Sovyetler Birliği ile müttefik olabilecek ülkelerin iç rejimlerini, bunların özgürlük düşmanı uygulamalarını hiçbir şekilde sorun yapmamayı bir gelenek haline getirmişti. Buna, Hitler Almanya’sıyla müttefik olduğu 1938-1941 yılları arasında uyguladığı, Nazilerin iç rejimini hiçbir şekilde eleştirmeme politikası da dâhildir.

Daha yakın tarihlere gelelim. Sovyetler Birliği, Sovyet Bloku içinde yer alan ülkelerde patlak veren özgürlükçü ayaklanmaları, eğer mümkünse o ülkelerin NKVD benzeri istihbarat örgütleri ve ordusuyla, mümkün değilse de, Macaristan (1956) ve Çekoslovakya’da (1968) olduğu gibi, bizzat kendi işgalci tanklarıyla bastırmış ve ezmiştir. Bütün bu uygulamalar, dünya yüzündeki solcu ana akımın özgürlüğe bakışını belirlemiştir. Biz baskı altındayken bize özgürlük; ama biz iktidardaysak özgürlük bir “burjuva lüksü”; keza parti içinde de özgürlük talebi hizipçi faaliyetin bir parçasıdır.

Sovyetler Birliği’ni ve genel olarak Sovyet Bloku’nu yıkan, bana soracak olursanız, esasen işçi sınıfına ve emekçilere güvenmeyen bu özgürlük karşıtı çizgidir. Ama aradan yirmi yılı aşkın bir zaman geçtiği halde sol, hâlâ özgürlük konusundaki temel zaafını gidermiş değildir. Virüs bütün gücüyle varlığını sürdürmektedir.

Gerçi, solda bu konuda hiçbir olumlu gelişme olmadığını söylemek de doğru olmaz. Örneğin 1968 dünya devrimi, solun özgürlüğe bakışında belli değişimlere yol açmıştır. Keza 1970’li yıllarda solun, özellikle Latin Amerika’da ve dünyanın birçok yerinde askeri ya da sivil diktatörlüklerin yoğun baskısı altında mücadele etmek zorunda kalması ve özgürlük düşmanı faşist çetelerle çatışması da solun özgürlüğe bakışında bazı değişikliklere yol açmıştır. Örneğin 12 Eylül 1980 darbesinin sola uyguladığı baskılar, solun genel olarak özgürlük sorunu üzerinde daha derinlemesine düşünmesine yol açmıştır. Nitekim bu dönemi derinden yaşamış solcuların, sonunda ÖDP gibi özgürlüğe önem veren, en azından bunu gündemine alıp tartışan ve özgürlükçü fikirler geliştiren bir partiyi ortaya çıkarması bunun sonucudur.

Ne var ki, virüs hâlâ yenilebilmiş değildir. Bugün dünyada ve Türkiye’de sol, özgürlüğe hâlâ pragmatik bir biçimde yaklaşmaktadır: “Özgürlük benim işime yarıyorsa iyidir, benim iktidarımın aleyhine işleyecekse bastır ya da koy bir köşeye.”

Bugüne gelelim. Sovyetler Birliği çöktüğünden beri kendini öksüz kalmış gibi hisseden sol, uzun süre ebeveyn aradı. Bunlardan biri Küba’ydı. Çin’le Kuzey Kore de vardı ama onların pek bir ışıltısı yoktu. Kuzey Kore, fazlasıyla kapalı bir veliaht rejimiydi. Çin ise, Komünist Parti’nin yönetiminde bir tek parti rejimiydi ama kapitalizme fazlasıyla entegre olmuştu (gerçi bu haliyle bile onu takdir eden solcular da yok değildir). Küba ise, ABD’nin yanı başında, eskiden beri emperyalizme direnmekteydi. Castro gibi karizmatik ve deneyimli bir lideri vardı. Küba hayranlığı solcular arasında 1990’larda öylesine yayıldı ki, bu ülkeye turistik-emek çalışması yapmaya giden bir hayli solcu oldu. Bu ülkeyi ziyaret ediyor, onu daha yakından tanıyor ve solcu bir dayanışma gösterisi olarak orada üretime katılıp sosyalist Küba’nın kalkınmasına katkıda bulunuyorlardı. Gerçi böylesi geziler yapan solcularla döndükten sonra konuştuğumda onları pek de coşkulu bulmadığımı belirtmeliyim. Biraz hayal kırıklığı yaşıyorlardı galiba ama bunu da çok fazla dışa vurmak istemiyorlardı.

1990’lı yılların sonlarında ve 2000’li yıllarda solculardaki ebeveyn arayışı Venezüela’daki Chavez iktidarıyla oldukça canlandı. Üstelik Chavez, emperyalizme kafa tutmakla kalmıyor, ülke içinde de özgürlükçü, kitlelere inisiyatif veren bir yönelim içinde bulunuyordu, en azından başlangıçta. Hatta bazı solcular, Venezüela deneyinden fazlaca umutlanıp “21. Yüzyıl Sosyalizmi” türünden bir deyim bile ürettiler. Ne var ki, Chavez rejiminin parlaklığı çok uzun sürmedi. Emperyalizme kafa tutmasına tutuyordu ama içeride işlerin pek parlak gitmediği belliydi. İktidarın tunç yasasına bağlı olarak, devlet yönetimi ile halk kitlelerinin arası gittikçe açılmaktaydı. Öte yandan, Kemal Okuyan’ın da belirttiği gibi, Venezüela’daki alt yapı, sosyalist falan değil, bal gibi kapitalist ilişkilere dayanıyordu. Buna rağmen, solcularımızın önemli bir kısmı, Venezüela’yı Küba’nın yanına koyup onu da sosyalizm olarak kutsamayı tercih ettiler. Çünkü kendilerini var edebilmek için onlara tutunacak bazı dallar gerekliydi. 20. Yüzyılın başından beri “örnek sosyalist ülkeler” göstererek var olmak ve güç toplamak onların vazgeçemeyeceği bir şeydi. Dolayısıyla, eskiden olduğu gibi, örnek gösterdikleri ülkenin içinde özgürlüğün olup olmadığı onları çok fazla ilgilendirmedi. Yeter ki, sosyalizme benzer bir şeyler olsundu, özgürlük önemli değildi. Böylece, son kırk yılda solda özgürlükler açısından kat edilen olumlu mesafeyi bile gözlerini kırpmadan harcayabildiler.

Evet, harcayabildiler. Çünkü, 1968 yılında Sovyet tankları Prag’a girdiğinde, 1968 rüzgârını arkasına alan çok sayıda solcu (hepsi değil elbette, bir kısmı utanç verici bir şekilde bu tankları savunmuştu; Yarılma’da anlattığım gibi, ben de bunların arasındaydım) Sovyetler Birliği’ni kınamasını, özgürlük düşmanı tutumunu protesto etmesini bilmişti. Ama bugün ne görüyoruz? Dün bir grup solcu, Venezüela rejimini destekleme gösterisi yapmış. Bunu yaparken, göstericilere saldıran Venezüela polisinin tomalarına, biber gazlarına, coplarına destek verdiklerinin de farkındaydılar herhalde. Gösteriyi iftiharla sunan bir muhabirin hesabına “utanç verici bir gösteri” diye bir tweet attığımda arı kovanına çomak soktuğumu fark ettim. Bence insan sonradan utanç duyacağı şeyler yapmamalı. 1968 yılında Sovyet işgalini desteklediğimi düşündükçe, onca özeleştiriye rağmen, hâlâ yüzüm kızarır. Tabii bunu böyle bir insani hasletten arınmamış olanlara hatırlatıyorum.

Solun özgürlükle sınavı devam ediyor. Özgürlüğe kayıtsız şartsız sahip çıkan bir sol yaşayacak ve tarihe böyle geçecektir. Özgürlük karşıtlığı virüsüne yenilenler ise kuruyup gidecek, kendileriyle birlikte solu da mezara götüreceklerdir.

Gün Zileli
21 Şubat 2014
www.gunzileli.com
gunzileli@hotmail.com

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI