Ukrayna…Venezüela…Bosna…Tayland… Next Please…

indir (1)

indir (2)

indir (3)

images (2)

BgyxogzIEAE7D2T

indir (4)

Bu, Dünya Devrimi’nin 2000’li yıllardaki üçüncü dalgasıdır.

Birinci dalga, London 18june hareketi (hazırlıklarına katılmıştım) ve Seattle’da Dünya Ticaret Örgütü’ne karşı bir hafta süren (1999-2000) direnişiyle başlamış, giderek dünya çapında anti-global mücadele dalgası olarak adlandırılmış, 2001yazında Cenova gösterileriyle zirveye ulaşmış ve 11 Eylül 2001’de ikiz kulelerin yıkılmasından sonra başlayan emperyalist saldırıyla sona ermiş ya da savaş karşıtı hareket veya Paris’teki getto ayaklanması (2005) olarak varlığını sürdürmüştür; ikinci dalga, 2011 yılında Tunus ve Mısır’daki halk ayaklanmalarıyla başladı, bütün Kuzey Afrika, Ortadoğu ve Güney Avrupa’ya yayıldı, Arap Devrimi olarak adlandırıldı, Libya ve Suriye’ye emperyalist saldırı ve müdahaleyle esasen sona erdi ya da kendisinden bir sonraki dalgaya ulaşmak üzere ince dere yatakları halinde akmaya devam etti; üçüncü dalga, fazla ara vermeden, yine 2011 yılının sonlarına doğru ABD’de “Occupy” hareketi olarak başladı, İspanya, Yunanistan, Arnavutluk’taki direniş ve isyanlarla ve Londra-Totenham’daki siyah ayaklanmasıyla, 2013’te İstanbul-Gezi isyanıyla devam etti ve bugün Ukrayna, Bosna, Venezüela ve Tayland’daki ayaklanma ve direnişlerle en yüksek noktasına varmış bulunuyor.

Bu üç dalga ve bu üç dalgada yer alan tek tek ülkelerdeki direnişler, kendi özgünlükleri içinde ne kadar farklılıklar gösterirlerse göstersinler, aynı mecrada akan nehrin sularıdır. Hepsi de hâkim dünya kapitalist sistemine bir başkaldırıdır ve sonuçta dünya kapitalist sisteminin burçlarını dövmektedir. Hepsi de, ister eski tip totaliter diktatörlükler, ister yeni tip, seçime dayanan otoriter diktatörlükler, isterse de “batı demokrasisi” adı verilen kapitalist temsili demokrasi rejimleri olsunlar, aynı dünya sisteminin parçası olan devletlerle çatışma halindedirler. Hepsi, devletlere karşı özgürlük için ayağa kalkmakta; hepsi, giyimleriyle, kasklarıyla, kullandıkları araçlarla birbirlerine ikiz kardeş kadar benzeyen “riot” polisiyle karşı karşıya gelmekte; hepsinin ana kitlesini dünya neoliberal kapitalist sisteminin işsiz bıraktığı ya da ücretli köleliğe mahkûm ettiği genç nüfus oluşturmakta; hepsi birbirinden öğrenmektedir. Hepsinde aynı park ya da meydan işgallerini, aynı çadırları, aynı korunma kasklarını, basit savunma araçlarını, aynı Molotof kokteyllerini, aynı ateşten barikatları görmekteyiz.

Bazıları (özellikle bir kısım taş kafa solcu) bu hareketlerin içindeki farklı unsurlara, farklı eğilimlere, Ukrayna’da olduğu gibi, kimi göstericilerin kullandığı sağcı slogan ya da işaretlere bakarak, bırakın direnişi desteklemeyi, neredeyse bıraksanız gidip polisin yanında saf tutacak; hatta bunu ifade eden tweetler atanlar bile oldu. Bıraksaymışız da Ukrayna’ya gidip şu faşistleri bir güzel “marizleselermiş”! Bazıları ise, Venezüela’da olduğu gibi, kitle hareketinin hedef aldığı rejimin farazi “sosyalist”liğine bakıp harekete karşı çıkıyor, hatta karşıdevrimci ilan ediyor. Bu arkadaşlar, Venezüela’daki hareketle Gezi hareketi arasındaki benzerliğe dikkat çekilmesinden de son derece rahatsızlar; bunu duydukları zaman, kendilerinin genelevde görüldüğü söylenmişçesine tepki gösteriyorlar, Gezi’nin namusunu korumak üzere hırsla ve hınçla tweetler atıyorlar. Oysa benzerliği görmek için fotoğraflara bakmak bile yeterli. Aynı Gezi’de olduğu gibi orada da genç insanlar biber gazı tüplerini tekmelemekte, çıplak elle kendilerini savunmaya çalışmakta. Peki, “sosyalist” olduğu söylenen rejimin tepesindeki, donuk bakışlarıyla bana Türkiye başbakanını hatırlatan şahıs ne yapıyor. Aynı AKP diktatörlüğü polis yetkililerinin yaptığı gibi yanan polis araçlarının resimlerini gösteriyor. Bir, “Karakas’ta başörtülü bacımıza saldırdılar” demediği eksik, belki ona benzer şeyler de söylemiştir. Bu nasıl sosyalist rejimmiş ki, gençlerin üzerine panzerlerle, gaddar polis güçleriyle ve mermilerle yürüyor? Tabii, doğru ya, bunu sormak belki de saçmalık. Milyonlarca Sovyetler Birliği vatandaşını ve on binlerce komünisti katleden Stalin rejimini de sosyalist görmüyorlar mı zaten…

Bu arkadaşların yanılgısı şurada: İşin özüne değil, söylemlere bakmak. Ukrayna hareketinin içindeki sağcıların sloganlarına bakıp bu hareket karşıdevrimcidir demek. Venezüela hükümetinin söylemlerine bakıp, bu hükümet sosyalisttir, o halde ona karşı direnen de otomatikman karşıdevrimcidir demek. Öyle ya, geçmişte de böyle bakmadılar mı? Sovyetler Birliği’nde ya da “sosyalist” adını taşıyan ülkelerde ayaklanan işçileri karşıdevrimci ilan etmediler mi? Bundan dört beş yıl önce bir eski tüfekle karşılaşmıştım. Bir evde, benim de içinde bulunduğum dinleyicilerine, 1956 yılındaki Polonya-Poznan işçi ayaklanması sırasında orada olduğunu söyledi. “Bize karşıdevrimciler ayaklandı dediler, biz de inandık” dedi. “Ağabey nasıl inanırsınız, ayaklananların işçi olduğunu görmediniz mi?” diye sordum. “Gördüm ama sosyalist rejime karşı ayaklanan kim olursa olsun karşıdevrimcidir diye öğretilmişti bize” yanıtını verdi. Bu mantığı, B. Brecht, ülkenin yöneticilerine seslenip “kendinize yeni bir halk bulun” diyerek çok güzel alaya almıştır.

Oysa görüntülere değil, işin aslına bakmak gerekir. Daha da önemlisi, hiçbir gerçek halk hareketi saf değildir. Hiçbir kitlesel ayaklanma, daha sonra yazılan resmi tarihlerde anlatıldığı gibi, “öncü” partilerin toplum mühendisliğinin ürünü değildir. Gerçek haliyle son derece bulanıktır. 1917 Ekim devrimi de dâhildir buna. Daha sonra partiyi idealize etmek için uydurulmuş masallara kulak asmayın. 1917 devriminde ayaklanan halkın içinde de anti-semitik eğilimler vardı, yüzyılların ezilmişliğinden gelen son derece bulanık duygular ve eğilimler vardı, anında faşizan bir kıyıcılığa bile dönüşebilecek şiddet eğilimleri vardı. Ve sanılmasın ki, bu yanlışlıklar partinin o şahane ve “yaratıcı” önderliğiyle giderildi. Tam tersine. İktidara gelen parti, kitlelerin içindeki yanlış eğilimleri kurumlaştırdı, Çeka olarak örgütledi ve yine halkın üstüne saldı. Oysa parti devrime müdahale etmeseydi devrim kendi mecrasında serbestçe akıp kendini arındıracaktı.

Bu büyük dalga eğer mecrasında akarsa kendi yolunu bulacak, kendini gittikçe arındıracak, dayanışma ruhu içinde, var olan hatalı eğilimleri de en azından asgariye indirecektir. Yeter ki, ikiz kulelerden sonra olduğu gibi ya da Libya ve Suriye’ye yapıldığı gibi yapay emperyalist müdahaleler olmasın. Yeter ki, bazı solcu akıldaneler hareketin tekerine çomak sokmasın. Yeter ki, onların ihtiyacı olan dünya çapındaki dayanışma gösterilebilsin; Ukraynalı genç kadının, bugün sosyal medyada dolaşan dokunaklı çağrısına yanıt verilsin. Kitle hareketlerinde güzel şeyler şimdiden görülüyor. Gönüllü sağlıkçılar, aynı Gezi’de olduğu gibi, kiliselerde, otel lobilerinde gönüllü olarak yaralıların yaralarını sarıyorlar. Siz hangi faşist harekette böyle bir dayanışma ruhu gördünüz. Bu insanlara faşist diyerek aslında tersinden faşizm propagandası yapıyorsunuz.

Sokağa dökülen insanlar artık “iyi bilen” toplum mühendislerinin yönergeleriyle değil, kendi sezgileriyle, mücadeleyi, kendi deneyimleri sonucu öğrendikleriyle yürütmek istiyorlar. Kendilerine çocuk muamelesi yapılmasını kabul etmiyorlar. Bırakın, herkes özgürce, bildiğince eylesin. Her zehir panzehirini de yaratır. Bırakın, hareket kendi kendisini yanlışlarından arındırsın. Kenarda durarak o insanlara parmak salladığınız sürece asla onlara ulaşamayacaksınız.

Dünya devrimi kendi mecrasında yürüyor. Bize düşen ona omuz vermektir.

Gün Zileli
20 Şubat 2014
www.gunzileli.com
gunzileli@hotmil.com

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI