Kahrolsun Tüm Devletler…

Bazı arkadaşlar, “yeni yılda pek bir şey yazmıyorsun” diye mesaj gönderiyorlar. Daha önce de fazla yazdığımdan şikâyet eden arkadaşlar vardı. Yazacak yeni bir şey yoksa, sırf yazmak için yazmam. Daha doğrusu, yazma faaliyetimi daha temel alanlarda sürdürüm. Örneğin, roman yazmak ve çeviri yapmak gibi…

Yeni yılda neden az yazmaya başladım? Çünkü siyasi alanda yazacak pek fazla yeni bir şey yok. Medya, “paralel devlet” laflarıyla kafamızı şişirmeye devam ediyor, artık kabak tadı verdi. Bana kalırsa, AKP diktatörlüğü, zaman kazanmaya çalışan takımlar gibi, orta sahada top dolaştırıyor. Seçimlerin sonucunu bekliyorlar. Seçimlerden önce tayin edici bir hamle yapmak istemiyorlar. Seçimlerden kendileri açısından “tatmin edici” bir sonuç alırlarsa, o moralle cemaate karşı saldırıya geçecek ve “Ergenekon” davası türü yeni bir dava açarak cemaatin önde gelen kadrolarını içeri atacaklar. Eğer “tatmin edici” bir sonuç alamaz, artık seçimlerin de bayır aşağı gittiklerini teyit ettiğini görürlerse, başka çareler, örneğin cemaatle uzlaşma yollarını arayacaklar. Bu durumda seçimlere kadar yeni bir gelişme olmadığı açık, o halde yeni bir şey yazmaya da gerek yok.

Gerçi daha genel planda, solcu arkadaşlarla tartışmamız, dolayısıyla yazı konusu olabilecek bazı konular yok değil. Örneğin, “Ukrayna” yazısına ve Kudüs TV’deki, Ukrayna konusunda yapılan söyleşiye itiraz eden, eleştiren epeyce arkadaş var. Bir arkadaş, dün, tweeterden bana bir mesaj yollamış ve “Venezüela’daki rejime karşı bir ayaklanma olursa, onu da destekleyecek misin?” diye sormuş. Çok eski bir arkadaşım ise, bir gazetedeki makalesinde, “polise her taş atanı devrimci sayan” anlayışı eleştirmiş. Doğrusu bu eleştiriyi de üzerime alındım.

Evet, bugünün dünyasında, polise taş atan herkesi, idelojik eğilimi ne olursa olsun, genelde devrimci sayıyorum. Buna, Venezüela’daki rejime karşı farazi bir ayaklanmada olacaklar da dâhil. Kısacası, bugün, ideolojik tutumlarındaki farklılıklar ya da yer aldıkları dünya bloklarındaki farklar ne olursa olsun bütün devletlerin dünya devriminin aktüel düşmanları olduğu, buna karşı mücadele eden herkesin objektif olarak dünya devrimi cephesinde yer aldığı kanısındayım.

Bunu anlamak için çok fazla kafa yormaya gerek yok. Gösterileri bastırmaya çalışan polis güçlerinin kılık kıyafetine bakmak bile durumu anlamaya yeter. Hepsi birbirinin aynıdır, Cem Karaca’nın o güzel şarkısında söylendiği gibi, “hepsi halka karşı”dır. İster Türkiye’deki polis olsun, ister Ukrayna’daki, ister İran’daki, Brezilya’daki, Amerika’daki, Almanya’daki, İngiltere’deki, İspanya’daki, Çin’deki, Rusya’daki, Güney Kore’deki polis olsun, hepsi birbirinden ayırt edilemeyecek kadar aynıdır. Aynı tür gaz bombalarını, tomaları, copları, kalkanları, miğferleri, kaskları, tazyikli suları, gereğinde tabancaları vb. kullanırlar. Hepsinin görevi, devletlerini toplumsal dalgalara karşı korumak ve ayaklanan halkın üzerine gaz ya da su sıkmak, cop sallamaktır. Yarın Venezüela’da, Küba’da ya da Kuzey Kore’de bir ayaklanma olsun, oralarda da aynı polisin halkın üzerine aynı şiddetle (hatta belki daha da güçlü bir şekilde) yürüyeceğinden hiç kuşkumuz olmasın. Devlet, iddia ettiği yönelimi ne olursa olsun, her yerde aynıdır, her yerde halk düşmanıdır.

“O zaman neden Suriye’deki isyancıları desteklemiyorsun?” diye sorulabilir. Onları da desteklerdim (hatta ilk başta destekledim de) ama Suriye’deki muhalefetin de mücadele ettiği devletten farksız bir “muhalif devlet”, hadi günün moda deyimini ben de kullanayım, bir “paralel devlet” haline geldiğini görmemek için aptal olmak gerekir. Zaten aslında, muhalefet adına da olsa, kim yeni bir silahlı güç (elbette ateşli silahları kastediyorum, yoksa ev yapımı gariban Molotof kokteylini değil) oluşturmuşsa, o, henüz iktidarın bütününe hâkim olamamış küçük bir devlettir ve bu devlet, daha iktidara gelmeden gizli cezaevlerine, gizli polis güçlerine, gizli sorguculara sahip olur ve karşı olduğu devletin aynısını yapmaya başlar. Bu andan itibaren devlete karşı bir halk muhalefetinden söz edilemez.

Devlet virüsünü yüz yılı aşkın bir zamandır bedenlerinde taşıyan solcularımız, o yandan bu yana yaşananların sonucunda bazı olumlu gelişmeler gösterseler de, ne yazık ki, bu virüsü hâlâ alt edebilmiş değillerdir. Onlara göre, kötü emperyalist ya da emperyalist işbirlikçisi devletler olduğu gibi, iyi ve emperyalizme karşı direnen devletler de vardır.

Bu konuda en cüretkâr olan, ulusalcı solculardır ve açıktan devlet savunucusudurlar. Öyle ki, onlara göre, NATO mensubu Türkiye devleti bile aslında anti-emperyalisttir ve ABD emperyalizminin bütün çabası, bu “anti-emperyalist” devleti yıkmak, yok etmek, parçalamaktır. Buradan hareketle görevlerini, Türkiye devletini korumak olarak belirlerler ve tabii ki, bu yüzden tamamen karşıdevrimin yanında yer alırlar. Bugünkü AKP diktatörlüğü ile çatışmaları bile, Türkiye devletinin ABD-AKP tarafından “parçalanmasını önlemek” içindir. Tabii, bu ulusalcı solcu arkadaşlar, bu perspektifin sonucu olarak, hayali bir geniş “anti-emperyalist devletler” zinciri oluştururlar. ABD ve batı ile çatışan bütün devletler onlara göre, anti-emperyalisttir ve bunlarla müttefik olunması gerekir. Dolayısıyla, bu devletlerin içinde çıkan halk ayaklanmaları otomatik olarak emperyalist işbirlikçisidir ve polisin bu tür hareketleri bastırması iyi bir şeydir. İşte bu arkadaşlar, bu yüzden dünya genelinde de karşıdevrimci safları desteklerler: İran, Suriye, Rus, Çin, Venezüela, Küba, Hindistan devletleri, onlara göre, titizlikle savunulması gereken devletlerdir. Buralarda halka kalkan her polis copu, emperyalizme karşı kalkmış sayılmalıdır!

Elbette ulusalcı olmayan solcu arkadaşlarımızın çoğu bu ulusalcı bakış açısına katılmazlar ama onlarda da tuhaf bir Venezüela ya da Küba tutkusu vardır (Kuzey Kore’nin veliaht rejimi artık ses duvarını aştığından o konuda biraz daha ihtiyatlıdırlar). Bana kalırsa bu, apandisit gibi, bünyede çok çok eskilerden kalmış bir kalıntıdır. Örneğin, Sovyetler Birliği rejimi ilk kurulduğunda ve bu rejimin nereye gideceğinin tam belli olmadığı ilk birkaç yıl (gerçi bir kısım anarşist daha başından nereye gideceğini saptamıştı), Sovyetler Birliği’ni emperyalist saldırı ve ablukaya karşı savunmak, onun safında yer almak mantıki görülebilirdi ama artık bugün kapitalist kâr mekanizmalarının içinde yer aldığı çok açık olan petrol zengini Venezüela’daki muhtemel ya da farazi bir halk ayaklanmasına bile “emperyalist işbirlikçisi” gözüyle bakmak, sadece ve sadece solun devletçi virüsü yenemediğinin bir göstergesi olarak alınabilir. Unutulmamalıdır ki, bugün kapitalist-emperyalist sistem, Çin, Rus, Venezüela devletleri de dâhil, tüm dünya devletler sistemi sayesinde ayakta durmaktadır. Emperyalizmin devletleri yıkmak istediği, tam bir ulusalcı palavradır.

Bugünün devrimci ve en anti-kapitalist, en anti-emperyalist sloganı, “kahrolsun dünya yüzündeki tüm devletler”dir. Tabii, bütün müştemilatıyla birlikte.

Gün Zileli
14 Şubat 2014
www.gunzileli.com
gunzileli@hotmail.com

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI