Yeni Komünizm Paradigması ve Alain Badiou

İzafi dergisinin Ocak-Şubat 2014 tarihli 12. sayısında yayınlanmıştır.

(Not: Bu yazıyla birlikte, bu sitede Alain Badio’yla ve aynı konuyla ilgili olarak yayınlanmış, “Komünizm Fikri Yeniden Hayata Dönerken” başlıklı makalesinde okunabilir.)

Express dergisinin Kasım-Aralık 2013 sayısında , Yücel Göktürk ve Sıla Tanilli’nin, yakın zamanda Türkiye’ye bir konferans vermek üzere gelen Alain Badio’u ile yaptıkları bir söyleşi yayımlandı (“Alain Badiou’ya Gezi, “Hadise” ve “Yeni Komünizm” Üzerine- Arzu, angajman, Sadakat). Ben bu yazıda röportajın yeni komünizm paradigması bölümü üzerinde duracağım. Aynı konuda bir başka yazım daha var. İlgilenenler şu linkten bakabilirler: http://www.gunzileli.com/2012/10/26/komunizm-fikri-yeniden-hayata-donerken%E2%80%A6/

Alain Badiou, röportajda şöyle diyor:
“Komünizmde toplum, devlet ve polis olmadan örgütlenebilir. Bu örgütlenme halkın ortaklaşmasıyla sağlanabilir – tıpki Gezi’de olduğu gibi. İnsanlar sadece pasif katılımcı değildi, her nevi ihtiyacın sağlanmasına katkıda bulundular. Hadisenin özeti, özgür örgütlenme, özgür ortaklaşmaydı. Çünkü alanda karar süreçlerine hükmeden bir otorite yoktu. İşte bu, komünizmin temel fikridir. Yani, insanlık müşterek hayatı yüksek bir anlayışla düzenleyebilir. Ne var ki, geçtiğimiz yüzyılda, paradoksal olarak, komünizm yeni bir devlet türünün adı oldu. Peki, bu niye paradoks? Komünizm, milyonlarca insan için, özgür ortaklaşmanın adı haline nasıl gelir? Geçen yüzyılda, yeni bir devlet türünün çare olabileceği düşünülmüştü. Öyle olmadı. Devlet devlettir. Bir kere kuruldu mu, hükmünü icra eder. Yeni komünizm, komünizm fikriyle tarihsel süreç arasında yeni bir ilişki kurulması demektir. Devlete, insanların geleceğine hükmeden despotik devlete dönüş söz konusu olamaz. Yeni komünizm yeni bir devlet formunda tarih sahnesine çıkamaz… 20. Yüzyıldaki bütün sorunlar, aynı örgütlenmenin – bir partinin, komünist partinin- devrime, kitle hareketlerine yön vermesi, sonra da devlet haline gelmesiyle çıkmıştır. Ortaya bir parti-devlet çıkmıştır. Parti-devletten tamamen farklı bir model yaratmalıyız. Yeni komünizmin devletten kesinkes bütünüyle bağımsız bir kolektif örgütlenmeyle ve kitlesel eylemlilikle kurulması gerekiyor. Dolayısıyla, aslolan siyasal özgürlüktür. Fikir özgürlüğünden bahsetmiyorum, fikirler zaten özgürdür. Temel mesele, siyasal örgütlenme özgürlüğüdür. Dolayısıyla, kitlesel hareketlerde nelerin nasıl yaratıldığına, keşfedildiğine, örgütlendiğine dikkat kesilmeliyiz. Zira, kitlesel hareketler devletten bağımsızdır. Komünizm kitlesel hareketlerle, eylemliliklerle vücut bulmalıdır.” (s. 62-63)

Alain Badiou, anarşizm üzerine sorulan bir soruyu ise şöyle yanıtlıyor:
“Bir politik form olarak komünizm, anarşist tahayyülle denetlenebilir, hatta bu bir ihtiyaçtır. Anarşizm tarafında, iktidarın bütün biçimlerine yönelik çok kuvvetli kuşkular var. Ama komünizm tarafında da, siyasal hadisenin sonuçlarını kolektif beraberlik adına örgütlemeye yönelik çok önemli fikirler var. Bu iki tahayyül arasındaki gerilim iyi bir şeydir.” (s. 63)

İnsanlık 1789 Fransız Devrimi’nden başlayarak 19. Yüzyılda büyük devrim deneyleri yaşadı ve bütün bu deneyler burjuvazinin ve karşıdevrimin zaferiyle son buldu.

Lenin, bu devrim deneylerinden dersler çıkararak, daha başından, mücadele edilen devletler gibi sıkı bir şekilde örgütlenmiş devlet-partiler oluşturma teorisini ortaya attı. 19. Yüzyıl devrimleri, ayaklanan kitlelere öncülük edecek ve karşısındaki silahlı gücü yıkacak bir devlet-partiye sahip olmadıkları için yenilmişlerdi. Bu devlet-parti, elbette ayaklanan kitlelere dayanarak iktidarı ele geçirecek ve bu andan itibaren bir parti-devlete dönüşerek devrimin iktidarın alınmasından sonraki safhasını yürütecekti. Devlet-parti ile iktidarı ele geçirme fikri, başta 1917 devrimi olmak üzere 20. Yüzyıl devrimleriyle pratikte doğrulandı. Gerçekten de kitlelerin desteğini kazanan devlet-partiler burjuva devlet mekanizmalarını savuşturup yıkarak iktidarı ele geçirebiliyorlardı.

Ne var ki, bunun hemen ardından korkunç bir şey oldu. Muhalefetteyken devlet-parti olarak örgütlenmiş bu siyasal güç, iktidarı ele geçirip parti-devlete dönüştüğü, yani ülkenin tek diktatörü haline geldiği an, kendi dışında kalan her türlü devrimci girişimi bastırdığı gibi, o zamana kadar desteğini aldığı halk kitlelerini de bastırıyor, her şeyi tekeline alıyor, özinisiyatifi ve özgür örgütlenmeyi ortadan kaldırıyor ve halkın tepesinde, eski burjuva devletinden bile daha beter bir zorba kesiliyor, her şeyden önce de gerçek devrimci gelişmenin önündeki en büyük engeli oluşturuyordu. 20. Yüzyıldaki bütün devlet-parti devrimi deneyleri bu sonucu verdi.

1991 yılında Sovyetler Birliği’nin yıkılmasından sonra, özellikle liberaller, “komünizmin öldüğü” ve “devrimler çağının sona erdiği” propagandasına giriştiler. Oysa ölen, ne komünizm fikri, ne de devrim çağıydı. Tam tersine, gerçek komünizm fikrinin yeniden canlanmasının ve devrimler çağının önünde engel haline gelmiş koca bir heyula devrilmiş, yol yeniden açılmıştı.

Nasıl Lenin, 19. Yüzyıl devrimlerinin yenilgisinden, bu yenilgiyi zafere dönüştürecek yeni bir formül üretmişse, bugün de devrimci insanlar, devlet-parti devrimlerinin iktidar sonrası deneylerinin başarısızlıklarından sonuçlar çıkarıp ortaya yeni bir devrim paradigması atmaktadırlar. İnsanlığın ileriye doğru yürüyüşünü durdurmak mümkün değildir. Alain Badio’yu işte bu yeni oluşturulan devrim ve komünizm paradigmasının en önemli öncülerinden biri olarak okumak gerekiyor.

Alain Badiou, anarşizmden de esinlenerek komünizmle anarşizmi kaynaştıran bir devletsiz komünizm paradigması atmaktadır ortaya. Ve çok önemlidir ki, “öncü parti” fikrinin tamamen zıddı olarak kitlesel özinisiyatif ve toplumun kendi kendisini örgütlemesi fikrini geliştirmektedir. Buna örnek olarak da Gezi’yi göstermektedir. Gezi’nin evrenselliği burada yatmaktadır. Gezi, gerçekten de, 21. Yüzyılda, yeni paradigmanın ilk, en belirgin örneği olarak kendini ortaya koymuştur: Toplum, kimsenin yönlendirmesi, hiçbir partinin direktifi olmadan kendini örgütleyebilir ve harika bir yaratıcılık sergileyebilir.

Bu durumda bir tek nokta açıkta kalıyor. Evet ama, halihazır iktidarları yıkmadan (yani 20. Yüzyılda uygulandığı gibi, merkezi iktidarı ele geçirmeden) böyle bir kitle inisiyatifini sürekli kılmak mümkün müdür? Eğer değilse, yeniden gözümüzü Leninizme dikip, burjuva devletini yıkacak bir parti arayışında olmayacak mıyız?

Bu tür partiler elbette olacaktır. Hatta Gezi’de de gördüğümüz gibi, özinisiyatife dayanan kitlesel örgütlenmelerde yardımcı unsurlar olarak onlardan yararlanabiliriz de. Ama onlara tabi olmak, kitle hareketini onların ya da onlardan birinin renetimine vermek, devrimin, gerçek anlamdaki devrimin ölümü olacaktır.

Öte yandan, bu yeni paradigmaya göre düşünürsek, devrimin bir iktidarı ele geçirme meselesi olmayıp, bugünden bir toplumsal örgütlenme olduğunu tespit etmemiz gerekir. Böyle baktığımız zaman iktidar önemini kaybediyor veya ikinci plana düşüyor. Önce iktidarı alıp ondan sonra mı devrimci işlere girişmek, yoksa bugünden devrimci bir toplumsal örgütlenmeyi toplumun hücrelerine yaymak ve iktidarı-devleti bir ur gibi toplumun gereksiz ve kesilip atılması gereken işlevsiz bir organı haline getirip onu aşağıdan yukarıya doğru tecrit etmek ki? Yeni devrimci paradigma, ikinci yolu öneriyor.

Tüm devrimcilerin bu konuda yapacakları, günlük hayatta yapması gereken o kadar çok iş var ki.

Gün Zileli
5 Aralık 2013
www.gunzileli.com
gunzileli@hotmail.com

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI