Süleyman Arıoğlu/”Temiz Kalmak” Yazısının Eleştirisi…

Temiz Kalabilmek İçin Kirli Olanı Bile Savunabilmek” yazını okudum.

Öncelikle yazı benim kanaatimce hatalı bir tespitle başlıyor ve sonrasında da bu hatalı tespit yazıdaki görüşlerinin tümüne temel teşkil ediyor. O da cemaati, erkten arınmış ve bu nedenle de iktidar karşısında korunmasız ve mağdur ediyor oluşun. “Onların (cemaatçiler), geçmişteki  devlet operasyonlarının baş aktörü olduğunu…” diyorsun.

 

Cemaatçiler geçmişte değil, bugünkü devlet operasyonlarının da baş aktörü. Hatta burada savunma durumunda olan AKP, cemaat değil. Benim kanımca bu kavganın kaybedeni cemaat değil, AKP olacak.

Ergenekon ya da Balyoz davaları ile benzetmişsin. Bence burada benzerlik de var ayrışma da. Öncelikle şunu diyeyim; bu davalar karşısında bizim tutumumuz (bizim diyorum, çünkü seninle aynı kanıda idim) Ergenekon ve Balyoz’u yeni bir rejimin kurulması için egemen blok içinde bir tasfiye hareketi olarak görmemizdi ve taraflardan hiçbirinin kendini haklılaştırma söylemine katılmadan üçüncü bir cephe ve hattı politik ve ideolojik olarak savunmamızdı. Devlet içindeki tasfiyeye karşı çıkmak ya da taraf olmak gibi bir durumumuz yoktu. Aksi halde iktidar üzerindeki hak iddialarının tarafı haline geliriz ki, bu da anarşizmden çok iktidarcı bir bakışın yansıması olur. O davalarda karşı çıktığımız şey, davaların yürütülme biçimlerinin, burjuva yasallığının bile iddialarının gerisine düşülen bir imha metodunun izlenmesiydi. Orada basitçe temel insan hakkı savunusu yapıyorduk, iktidar hakkı savunusu değil.

 

Bence bu yazıdaki görüşlerinde insan hakkı ile iktidar hakkı ayrımını muğlaklaştıran bir durum var gibi.

 

Devletin yürütme erkinin bir topluluğa saldırı hazırlığından söz ediyorsun. AKP’nin böyle bir niyeti olduğu açık. Peki gerçekte durum ne? Yürütme erkine diğer erkler arasında öncelik vermen anlaşılabilir. Ama burada yürütme erkini, yekten AKP’nin kontrolünde var sayıyorsun. Bence bugünün ve bugüne kadar gelen sürecin gerçekliğiyle bu durum hiç örtüşmüyor. Aslında yürütme erkini, diğer erklerden üstün kılan polis ve adalet bakanlığıdır. Yani polis ve savcılar-hakimler… İşte AKP burada hiç de sanıldığı gibi hakim değildir. Sadece durumu kurtarma çabaları var. Bence iktidarını bile  değil, Tayyip ve çevresinin kendini kurtarma çabası…

 

Cemaat hala emniyet içinde etkin ve güçlü bir odak ve nerelere kadar yerleştiği AKP için bile muamma. Bugüne kadar ki klasik devlet refleksiyle giriştiği fişlemeler bile bunu kavramasına  yetmemiş. Adalet Bakanlığı ayağına gelince HSYK ve şimdi artık Terörle Mücadele Kanunu ile Yetkili Mahkemelere dönüştürülen Özel Yetkili Mahkemelerin tek hakimi, cemaat. Yani tasfiye operasyonunun temel araçlarının tümünde cemaatin ciddi bir hakimiyeti var.

 

AKP bir hiçtir, demiyorum. Ama, AKP ciddi ölçüde kan kaybetmiştir. Yapabileceği şey şu olabilir; parlamentodaki üstünlüğünü kullanıp yasal değişikliklere gidebilir ve cemaat kliğinin bütün etkinliğini ortadan kaldırabilir.Ama, bunun koşulları da yok. Çünkü AKP’nin içindeki milletvekillerinin ciddi bir oranı cemaatin milletvekilleri. Yani bırak muhalefetten desteği, kendi içinde bile bu konuda bir adım atamaz halde. Ve bağlı olduğu uluslararası sistem. O da düne kadar görmezden geldiği, “evrensel burjuva hukuku ilkelerini” şu anda birden hatırladı ve AKP’ye karşı kullanıyor, cemaatin yanında yer alıyor. Diyor ki, “yargıya karışma”.

 

Burada cemaate ilişkin öncelikle bir tespitte bulunmak gerekiyor. Cemaat diye konuştuğumuz yapı, bir dini liderin moral önderliğinde, bir inanç çevresinde toplanmış esnaf ile büyümüş ticaret burjuvazisinden ibaret bir toplum kesimi değil. Bunun ötesinde bir şey. Yani dershane sahiplerinden bahsetmiyoruz. Zaten o toplumsal katman açısından bakacak olursak, ki onun en pür  temsilcisi Zaman yazarı Hüseyin Gülerce’dir, cemaat operasyonlarına ve yaşanan çatışmaya karşı çıkıyor.

Cemaat diye tartıştığımız yapı, Mahir Çayan’ın tespitini yaptığı “emperyalizmin iç olgu” olması meselesidir. Bir operasyonel erk. Yani geçmişte ordu ve MİT içinde örgütlü yapının yani kontrgerillanın merkezi, bugün emniyet ve yargı içine kaymıştır. Bu merkez de cemaattir. Ulusalcıların, “millilik” takıntısı gibi, MİT’i ve diğerlerini “milli” ve bundan dolayı da ehven ilan edecek değilim ama kontrgerillanın yönlendirici merkezi bu kurumlara kaymıştır. Ayrıca cemaat, MİT’in de içinde ve MİT bile onunla başa çıkamıyor. Bu nasıl mağduriyet?

 

Diyebilirsin ki, AKP emperyalizme karşı mı? Elbette değil ve onun aparatı ama ABD’nin Arap isyanları ve Suriye savaşından sonra değişen politikası, İran ve Rusya ile anlaşmasını gözardı ederek içerideki çatışmayı eksik okuruz. AKP kullanışlılığını yitirdi ve kendini fazlaca kaptırdığı alt emperyal kibri nedeniyle ayakbağı oluşturmaya başladı. Aynen geçmişte ulusalcıların kullanışlılığını yitirip, tasfiye edilmesi gibi. Bugün tek fark AKP’yi ortağı eliyle tasfiye ediyorlar.

 

Yani ben cemaatin tasfiye olmakta olan ve mağdur duruma düşen güç olduğu tespitini tümden yanlış buluyorum. Cemaat kontrgerillanın merkezidir ve bu ancak devrimle tasfiye olabilir. AKP’nin kanımca buna ne gücü ne de var oluşunun belirlediği dünya algısı ve politik-ideolojik pozisyonunun belirlediği koşulları yeter. Bu NATO’yu tanımamak gibi bir şeydir.

 

Ayrıca şunu eleştireceğim: Aydınlıkçıları hatalı olarak merkeze koyarak bazı okumalar yapıyorsun. Aydınlıkçılar hiçbir etkin güç odağını temsil etmiyor. Kanımca, onların kendilerini şişirmelerini ciddiye alarak gerçekte sahip oldukları etki ve güçten çok çok fazlasını onlara atfediyorsun. Eğer ulusalcıların tavrını okumak istiyorsak, bunun merkezi Aydınlıkçılar değil, CHP içindeki etkin hizip. Bu hizip de kendi içinde farklar barındırıyor bence. Ama yine de Türkiye’de politik etkin ulusalcılığın merkezi burasıdır. Hem Koç gibi İstanbul sermayesi hem de ABD ile kontağı olan etkili çevreler. Dün Deniz Baykal’ın ani çıkışı, Barolar Birliği Başkanının ortaya atılışını falan ben bu çevrelerin siyasi hamlelerinden biri olarak okuyorum.

 

Hatta şu anda bir ittifak pazarı açıldı. Bunlar bir yandan cemaatla flört ediyor, bir yandan da dünkü çıkışlardan sonra AKP’ye diyorlar ki, “Seni ölümden, yok oluştan kurtarırız ama şunları şunları yapacan, kanatlarını yolacağız”…

 

Bu günlerde sıkça dillendirilen “Tayyip Erdoğan’sız AKP” –ki, bunu CIA’nın kontrolündeki ABD think-tank kuruluşlarında görevli eski Türkiye istasyon şefleri sıklıkla telaffuz ediyor- hiç yabana atılır bir şey değil. Başarılır ya da başarılamaz ama böyle bir çaba olduğu bence mutlak. O yüzden ağzı iktidara sulanan CHP ve diğer ulusalcıların iktidar iştahı da boşa çıkabilir.

 

Kürt ulusal hareketine özellikle de PKK’ye gelince, “açıklamalarında AKP’ye mesafe koymuyorlar”, “ağır eleştiriler yöneltmiyorlar” dersek doğru olmaz. Ancak cemaatten ise AKP’yi ehven buldukları da bir gerçek. Buna hak verir ya da vermeyiz ama PKK’nin bunu bir açmaz ve zorunlulukları olarak gördükleri ve açıkladıkları da ortada. Cemil Bayık, Gezi’ye ilişkin samimi bir özeleştiriyi çok önceden verdi ve şu anda da diyor ki, “Gezi bir aktöre dönüşemedi ve şu anda ortada yok”,

 

“Türkiye’de demokratik güçler daha da güçlenmeli” diyor ve bunu teşvik ediyorlar. Bu reel siyaset içindeki bu ehven-i şer durumdan kendilerini kurtaracak, bu açmazı aşacak çabalarının ifadesi. HDP barındırdığı yapıların yetersizliğinden, kuyrukçuluğundan ümit vaadetmese de bu girişimlerden biri.

 

Kürt ulusal hareketi, geçmiş hataların ve onun belirlediği günün reel politiğinin kaçınılmaz bir açmazını yaşıyorlar. Ama, iktidarcı bir anlayışa sahip bir aktör olarak AKP’yi ehven bulmaları, anarşist bir gerekçelendirmeyle cemaati desteklemek gerektiği analizinden politik olarak daha tutarlı bence. Kaldı ki, Cemaat Kürdistan’da PKK’yi silme politikası izliyor ve KCK davalarını şu anda fiilen sürdüren ve tasfiyeyi yürüten güç. Tamam bunu AKP ile beraber yürüttüler ama AKP bir noktada ayrı düştü. Bu reel durumu PKK gözetiyor. Buna da şaşırmıyorum. Kürt ulusal hareketine ilişkin olarak da BDP ve PKK ayrımını kesin olarak yapmalıyız. Mesela Kürt burjuvazisinin, Nursel Aydoğan gibi, AKP’ye hiçbir mesafe koymadan yekten destek veren açıklamaları ile Cemil Bayık’ın tutumu aynı kefede tartılamaz bile.

Bu oyuna oynandığı biçimiyle dahil olamayız. Aksi halde kıyaslarımız (PKK-anarşistler, Kürt burjuvazisi-gerilla hareketi) böyle geri bir mevziye düşer. Karşı çıktıklarımıza bu tablo ile hak verir duruma geliriz. Bu yazıdaki öneri maalesef, reel politik durumun hatalı okunması nedeniyle, dün ulusalcıların ya da Yetmez Ama Evet’çi liberallerin konumu gibi bir yere düşebilir.

 

Bir de maalesef Gezi ile ortaya çıkan durumdan bir eser bulamadım ben bu öneride. Bir politik karamsarlık durumu var. Niyetin ve çıkış noktanın bu olmadığını çok iyi biliyor ve anlıyorum. Ama, Cemaati mağdur ve erkten arınmış bir aktör gibi gördüğün tespitin nedeniyle, hayata müdahale ümidini yitirmiş ve mevcut iktidar bloklarının çekişmeleri içinde konum almayı önermişsin gibi olmuş.

 

Yazı şudur:

 

Temiz Kalabilmek İçin, Kirli Olanı Bile Savunabilmek…

 

İşaretlerden görebildiğim kadarıyla, AKP iktidarı pek yakında, özellikle devlet içinde konuşlanmış Cemaat mensuplarına ve Cemaat medyasına bir saldırıya girişecek. Bunun belirtilerini buraya yazarak ne sizleri ne kendimi yormak isterim. Zaten her şey gözlerimizin önünde cereyan etmekte.

Cemaatçileri günahım kadar sevmem. Onların, geçmişteki devlet operasyonlarının baş aktörü olduğunu hepimiz biliyoruz. Ne var ki, şu anda devletin yürütme erki, bu topluluğa karşı bir saldırı hazırlığı içindeyse, tutup “ben her ikisine de aynı uzaklıkta dururum” demenin, aslında, polise, “gel adamı yakala, sana fazla itiraz etmeyeceğim” anlamına geldiği de açık. Bunun, iktidara, reelpolitik değil, etik açıdan karşı olanlar açısından doğru bir tutum olmadığını düşünüyorum.

Ulusalcıları da günahım kadar sevmem. Ama onlara karşı girişilen “Ergenekon” ya da “Balyoz” adlı devlet saldırılarına aynı gerekçeyle karşı durdum. Bu konuda çok eleştiriye, çok saldırıya uğradım ama bu tutumumda ısrar ettim. Eğer ısrar etmeseydim, dolaylı bir şekilde bugünkü devletin yardımcısı konumuna düşeceğim açıktı. Nitekim, reelpolitik hırslarıyla böyle davrananların çok olumsuz bir noktaya düştüklerini, başbakanla el sıkışma noktasına bile gittiklerini gördük, yaşadık.

Bugün de reelpolitik hırsların etik bir anti-devlet ve anti-iktidar duruşu öteleyip devletin yürütme erkine çanak tutmakta olduğunu görüyoruz. Bunun en başında ulusalcı Aydınlıkçılar geliyor. Onların, “her ikisine de karşıyız” dedikten sonra, Cemaatin üstüne yürüyecek devlet erkinin elinin tutulmaması gerektiği telkinlerine tanık olmaktayız. Neden? Çünkü onlar her zaman reelpolitiktir. Her zaman hâkim bloklar içindeki egemenlik mücadelelerinde yandaşlık rolü oynamışlardır. Şimdi, ellerini oğuşturarak ve büyük bir heyecanla AKP iktidarının Cemaatin üzerine yürümesini beklemekte, bunu teşvik etmekte ve yine reelpolitik hedefleri ve iktidar hırsları nedeniyle Cemaatle ittifaka giren CHP ve MHP gibi güçleri, Cemaati yalnız bırakmaya davet etmektedirler (Bkz. Dünkü Aydınlık’ın manşeti: “CHP ve MHP’ye Cemaat Uyarısı”… Türkiye Barolar Başkanı Metin Feyzioğlu’nun, “muhalefet partilerini AKP ile Cemaat arasındaki kavgada taraf olmamaya” çağıran demecinden hareketle). Bu şu anlama gelmektedir: “İktidar, Cemaat’e karşı topçu saldırısı başlatacak. Top mermilerinin hedefi olmak istemiyorsanız onun çevresinden uzaklaşın.” Bu, reelpolitik açıdan mantıklı bir uyarı olabilir ama devlet erkine etik bakımdan karşı olan anarşistlere işlemez. Biz, tarih boyunca, saldıran devlet erkinin karşısında olmuş, düşene bir de biz bir tekme atmamışızdır. Evet, sırf bu yüzden, anarşistler (gerçi hepsi değil), Kronstadt’ı ezen Troçki’yi Stalin’in karşısında savunmuş,  kendilerini katleden Nazi’leri yargılayan Nurnberg duruşmalarının bile şakşakçısı olmamışlardır. Esaslı bir etik duruştur bu.

Kürt ulusal hareketini de bu bakımdan eleştirmek istiyorum. Ulusalcıların “düşmanı düşmana kırdırma” tutumundan farklıdır onların tutumu ama sonuçta aynı kapıya çıkmaktadır. AKP iktidarının yıpranmasından rahatsızdırlar ve “barış süreci”nin bundan zarar göreceğini düşünmektedirler. Bu yüzden de AKP’ye karşı, “tazıya tut tavşana kaç” taktiği izlemektedirler. Hele hele, DTCF’den tanıdığım (o bana göre biraz daha gençtir) Cemil Bayık’ın, tam şu sırada “Paris’teki cinayetlerin ardında Cemaatin olabileceği” yönündeki açıklaması insanın burnunu tıkamasına yol açacak kadar kökü kokular salmaktadır. Hayır, eğer gerçekten böyle bir durum varsa, bunun açıklanmasına karşı değilim. Karşı olduğum, cinayetlerin muhtemel failinin bugüne kadar açıklanmayıp tam şu sırada açıklanmasıdır. Açıktır ki, cinayetin faillerinin ortaya çıkarılması güdüsüyle değil (herhalde bu “gerçeğe” tam şu sırada ulaşmamışlardır), AKP’ye yardımcı olmak güdüsüyle hareket etmişlerdir. Çok ayıpladım.

Sonuç olarak, bize, geçmişte, nefret ettiğimiz ulusalcıları savunduğumuz gibi, bugün de nefret ettiğimiz Cemaatçileri savunmak gibi bir görev düşmektedir.

Hayatın diyalektiği böyle bir şey işte.

Gerçekten temiz kalmak istiyorsak, kirli olanı bile savunmak zorundayız.

Gün Zileli

3 Aralık 2013

www.gunzileli.com

gunzileli@hotmail.com

Not: Bu yazı, yorumlarından birine gelen bir ihtarname nedeniyle yayından kaldırılmak zorunda kalınmıştır. Ancak tarihi önemi dolayısıyla arşiv olarak buraya alındı. G.Z. (27.7.2016)

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI