KarşıDevrimci Kimdir?

gezi-ruhu-butundur-bolunemez-1

 

En önce saptanması gereken nokta şudur: Toplumsal mücadele alanına giren bütün ideolojiler, ideoloji sahiplerinin bir çeşit ilüzyona kapılmalarına neden olur ve bir süre sonra, her ideoloji mensubu kendi dışındakini düşman olarak görmeye başlar.

Tarihte ve sosyal pratikte bunun sayısız örneği vardır.

Özellikle 1917 Devrimi’nden sonra kurulan Komintern, bu konuda çok kötü bir gelenek bırakmıştır.

İktidarı Sol-Sosyalist Devrimcilerle koalisyon kurarak ele geçiren Bolşevikler, Sol Sosyalist Devrimcilerin Brest-Litovsk anlaşmasına itiraz etmeleri üzerine, onları hükümetten attı ve yasadışı ilan etti. Devrimin Bolşevik tekeli altına alınmasına itiraz eden Anarşistler, Maksimalistler ve Bolşeviklerin politikalarını eleştiren Menşevikler de aynı zaman diliminde yasadışı ilan edildiler. Bir süre sonra, Bolşevik Partisi, bu tür akım ve partilerin karşıdevrimci olduğunu duyurdu. Buna rağmen parti içi muhalefet akımları, örneğin o sırada “sol” bir muhalefet yürüten Buharinciler, İşçi Muhalefeti ve Demokratik Merkeziyetçiler kendilerini parti içinde ifade etme olanağına sahiptiler.

1921 yılında Kronstadt bahriyelileri, Bolşevik iktidar tekeline karşı baş kaldırdılar ve Sovyetler’de bütün devrimci akımlara ve sosyalist partilere temsil olanağı tanınması, taleplerinin en başında yer aldı. Vahşice ezildiler. Hem isyancılar, hem de Kronstadt müstahkem mevzilerine, kaçmamaları için arkalarına dizilmiş Çeka birlikleri olduğu halde buzlar üzerinden ilerlemek zorunda olan Kızıl Ordu büyük kayıplar verdi.

Lenin’in ölümünden sonra Troçki’nin öncülüğünde ortaya çıkan sol muhalefet bir süre sonra yasadışı ilan edildi ve Troçki 1927 yılında sürgüne gönderildi. Sol muhalefet ve Troçkizm bu tarihten itibaren karşıdevrimci olarak damgalandı. 1930’lu yılların başında Buharin, Zinovyev-Kamenev muhalefetleri de bastırıldı ve karşıdevrimci olmakla suçlandı.

1930’ların ortalarına gelindiğinde, parti dışındaki ve içindeki bütün akım, parti ve eğilimler yasaklanmış ve karşıdevrimci ilan edilmişti. Bununla da kalınmadı. Başta Troçki olmak üzere muhalefet edenlerin önde gelenleri “halk düşmanı” ve hatta “Nazi ajanı” diye yaftalanarak ya öldürüldü ya da ölüm kamplarına sevk edildi. Bunun ardından, sıra, Stalin’in izlediği çizgiye ayak uyduramayan ya da ayak uyduramadıkları farz edilen Stalinistlere geldi ve Büyük Temizliklerde, o zamana kadar öldürülen muhaliflerden bile çok daha fazla sayıda Stalinist öldürüldü. Sonuç olarak, ortada, Stalin ve ona bağlı birkaç politbüro üyesinin oluşturduğu klik dışında, “devrimci” ya da “komünist” kalmamıştı.

Bu uygulama, bütün dünya komünist partilerinde de aynen taklit edilerek sürdürüldü. Komünist Partiler, sadece kendilerinin “devrimci” olduğunu, bunun dışındaki tüm devrimci akımların “karşıdevrimci” olduğunu söylemekle kalmadılar, kendi içlerindeki en ufak ayrılıkta da parti merkezine ters düşen herkesi “karşıdevrimci” olarak görüp partiden ihraç ettiler.

Bu gelenek ne yazık ki, bizim gençlik dönemimizde, yani 1960’larda hâkimiyetini sürdürdü. En ufak bir ayrılıkta “emperyalizmin beşinci kolu oportünistlere” karşı “devrimci şiddet” uygulanmasının gerekli ve yerinde olduğu ileri sürülüyordu. Bu nedenle, ben de dâhil çok sayıda devrimci insana fiili saldırılar düzenlenmiştir. (Bkz: Yarılma, İletişim, 2002)

Derken 12 Mart geldi. Bir de bakıldı ki, “emperyalizmin beşinci kolu oportünistler” de kendileriyle birlikte içeri atılmışlar. Yani emperyalistler ve işbirlikçileri, “kendi beşinci kolları oportünistlerin” de gözünün yaşına bakmadan içeri tıkmışlar, kimi durumlarda idamla bile yargılamakta bir an bile tereddüt etmemişler. Bu paradoksu izah etmeye kimse kalkışmadı. Kimse soru sormaya da yanaşmadı. Dolayısıyla sol saflardaki “hain ilan etme” virüsü güçlü bir şekilde yaşamaya devam etti.

1970’lerde, solda neredeyse her fraksiyon bir diğerini “karşıdevrimci” ilan etme alışkanlığını sürdürdü. Tabii somut durumlara göre bu nitelemede bazı yumuşatmalar yapılabiliyordu. Örneğin, bir fraksiyon diğerini kendine biraz yakın görüyorsa, onu “küçük burjuva devrimciliği” ile taltif edebiliyordu. Tartışmasız bir şekilde tek “proletarya temsilcisi” kendi olduğu için müttefikine de bu adı takıyordu. 1970’in en amansız fraksiyon çatışması, bilindiği gibi, Çinci ve Moskovacı fraksiyonlar arasında yaşandı ve birbirlerine “Maocu bozkurt”, “sosyal-faşist” adını takarak düşman ilan eden bu iki kesimin 1 Mayıs 1977’deki amansız çatışması, sonuçta devletin büyük bir provokasyonuna olanak sağladı ve 1 Mayıs’a katılan 34 devrimci insan bu yüzden hayatını kaybetti. Sadece bu kadar da değil. O dönemde birbirini düşman ilan eden sol fraksiyonların arasında çıkan silahlı çatışmalarda ölenlerin sayısı bir hayli kabarıktır.

Derken 12 Eylül geldi ve devlet, birbirini düşman ilan eden bütün sol fraksiyonları içeri attı. Birbirlerini hapiste gören “düşman” solcular bunun üzerinde de çok fazla düşünmediler. Mutlaka içlerinde düşünenler olmuştur ama ne yazık ki bu, sol hareketin iç değerlendirmelerine çok fazla yansımadı. Gerçi “sol içi şiddetten” şikâyetler başlamıştı ama bunu önleyecek büyük bir atılım yapmayı hiçbir sol örgüt göze alamadı. Sol örgütlerin yöneticileri genellikle gerçeği ifade etmekten korkan bürokratlardır ve üstelik bu korkaklığı kendi üyelerine de aşılarlar. Devrim için hayatını vermekten çekinmeyecek ölçüde cesur olan nice militanın örgüt içinde fikir ya da itiraz beyan ederken bir fare kadar korkaklaştığı bilinen bir gerçektir.

1990’lara gelindiğinde, solun iç fraksiyon çatışmaları bir ölçüde duruldu. Her örgüt kendi “arka bahçesine” çekildi, kendi çitlerini çekti ve bu küçük “devletçikler” neredeyse “diplomatik” denebilecek, birbirine ilişmeme tutumu içine girdiler. Ne var ki bu, aynı zamanda, birbirlerinin içindeki infazlara karşı da “saygılı” davranmak gibi korkunç bir vurdumduymazlığı getirdi. Bunları Aytekin Yılmaz, Labirentin Sonu (İletişim, Mahsus Mahal) kitabında çok güzel anlatır. Örgüt tarafından “uygulama”ya alınmış bir genç vardır içerde ve örgüt tarafından infaz edilmesi an meselesidir. Aytekin, gidip diğer sol örgütlerin yöneticileriyle konuşur, gencin kurtarılması için. Aldığı cevap, “o örgütün kendi iç işidir, biz karışamayız” olur.

Böylece 2013 yılının 31 Mayıs-1 Mayıs’ına geldik. Gezi isyanı patlak verdi. Gezi isyanının ardından, polisin kovalandığı Taksim Meydanında ve Gezi Parkı’nda bir çeşit “Paris komünü” ilan edildi. Ve orada çok önemli bir şey oldu. Solun bütün bileşenleri oradaydı ama hiçbiri Gezi isyanına hâkim değildi. Ve Gezi isyanı öyle bir ruh yaratmıştı ki, normal koşullarda alana hâkim olmak için birbirinin gözünü oyacak ve yekdiğerini “oportünist”, “karşıdevrimci”, “halk düşmanı” ilan etmeye teşne örgütlerin hiçbiri bunu yapmadı, yapamadı ve herkes birbirine son derece saygılı davrandı. Bir anda bambaşka bir atmosfer oluşmuş ve bütün devrimci örgütler, aralarındaki bütün gerçek ya da yapay ayrılıklara rağmen mücadeleye hep birlikte omuz vermişlerdi. Ve her darbede hapishanelere bir arada düşmenin bizlere öğretemediği bir gerçeği Gezi Parkı on beş günlük yaşam süresi içinde açıkça gösterdi. Karşıdevrimci olan kimse yoktu. Herkes devrimci mücadeleye şu ya da bu ölçüde omuz veriyordu. Karşıda bir tek karşıdevrimci vardı, o da AKP iktidarı ve onun polisiydi. O biber gazı bulutunun içinde el ele koşan Türk bayraklı kızla, BDP bayraklı gencin fotoğrafı bu gerçeğin anıtsal bir ifadesidir.

O mücadelede DHKP-C’li de, MLKP’li de benim kardeşimdi, TKP’li de, DSİP’li de, İP’li de.

Şimdi denecektir ki, “evet ama bazı sol örgütler karşıdevrimci şeyler savunmuyorlar mı?”

Bunu söyleyen arkadaşlara cevabım şudur: Kimi sol ya da devrimci örgütlerin ideolojileri, çizgileri ya da savundukları politikalar veya izledikleri pratik gerçekten de karşıdevrime hizmet ettiği gerekçesiyle eleştirilebilir. Bu tür eleştirileri ben de an be an yapmaktayım. Ancak ideoloji ve politik tartışma ile toplumsal saflaşmayı birbirine karıştırırsanız, bunun sonu felaket olur ve işte esas bu karşıdevrime hizmet eder.

Devrim o kadar büyük bir olaydır ki, orada, ona omuz ve gönül veren herkese, her örgüte yer vardır. Geleceğin devrimci toplumunda da böyle olacaktır. Yani 1917 sonrasında olanın tam tersi. O zaman nasıl bütün devrimci örgütler yasa dışı ilan edilmişse, geleceğin toplumsal devrim toplumunda da bütün devrimci örgütler tam ve asla dokunulamaz bir meşruluğa sahip olacak, kimse kimseyi dışlayamayacaktır.

Gezi’de yaşadığımız gibi.

 

Gün Zileli

6 Aralık 2013

www.gunzileli.com

gunzileli@hotmail.com

 

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI