Hangi Stalin?.. Öteki Stalin…

 

 

Yuriy Jukov, Öteki Stalin, Rusçadan çeviren: Orhan Uravelli, 2013, Lena Yayınları39bfe4a1a270fe85c1df6c297da36bd5eed59199

 

Türkiye solunda “Stalin tartışması” başlayalı, otuz yılı aşkın bir zaman oluyor. Bu tartışmaya bakışı iki ana kategoride toplayabiliriz:

Birinci tutum: “Stalin tartışması önemlidir ve üzerinden atlamak ya da görmezden gelmek doğru değildir. Dolayısıyla, o dönemde yaşananlar dikkatle incelenmeli ve gerekli sonuçlara varılmalıdır.”

İkinci tutum: “Bunlar yaşanmış ve tarihe mal olmuştur. Tarihte aynı şeyler yaşanmaz. Bu bakımdan böyle bir tartışmaya girmek ortaçağ dinbilimcilerinin ‘meleklerin kanatları’ tartışmasından farksızdır.”

İkinci tutumu sergileyenler, daha çok, bir kısım sol örgütler ve örgütlerinin ideolojik temellerinin böyle bir tartışmayla yıpranacağını düşünen örgüt liderleri olmuştur.

İkinci tutum, tartışmanın gelişmesini önemli ölçüde engellemiş olsa da, konu, duvarlardan sızıntı yapan sular gibi, şu veya bu şekilde kendini tekrar tekrar gündeme getirmiştir. Bir metafor yaparak söyleyecek olursam, kişi, geçmişte yaşadığı kötü bir olayı örtbas edip tamamen karanlıklara gömmekle, bu olayla açıkça yüzleşmek ve hesaplaşmak arasında gidip gelmektedir. Hesaplaşırsa, hayatını idame ettiremeyeceği endişesi içindedir ama öte yandan, vicdan sızısı ona rahat vermemektedir.

Bu yazıda, Stalin tartışmasında alınan tavırlara girmeyeceğim ama hazır konu açılmışken o konuda da özet bir kategorileştirme yapayım:

Birinci tutum: Stalin döneminin Büyük Temizliklerini ve uygulamalarını dikkatli bir şekilde tahlil edip bundan devrimci sonuçlar çıkaranlar (bir kısım anarşist, sol komünist, Troçkist ve devrimci Marksist).

İkinci tutum: Stalin döneminde yapılanları, toplumsal devrimin, sosyalizmin ve her türlü devrimci ve radikal toplumsal değişim eğiliminin çıkmazının kanıtı olarak görenler (sağcılar, liberaller, liberal solcular, Menşevik eğilimdeki bazı kişiler).

Üçüncü tutum: Stalin’i kökten reddediyormuş ya da Stalin tartışmasını gereksiz görüyormuş gibi yapıp bu konuyu tartışmaya yanaşmayanlar (bir kısım anarşist, bir kısım örtülü Stalinist, bir kısım ulusalcı veya milli solcu).

Dördüncü tutum: “Düello çağrısını” kabul edip Stalin’e karşı bütün argümanların CIA uydurmaları olduğunu kanıtlama çabasına giren bir kısım açık ya da örtülü Stalinist.

 

Türkiye, Stalin tartışmasına her ne kadar (her zaman olduğu gibi) batıdan en az 20-30 yıl sonra başlamış olsa da (batıda bu tartışma daha 1930’larda, Troçki-Stalin tartışmasıyla başlamıştı ama tarihi bir olgu olarak tartışma batının gündemine 1956 Macar devriminden sonra gelmiştir), otuz yıl içinde bu konuda yayınlanmış kitaplar bir kütüphane rafını dolduracak yoğunluğa ulaşmıştır. Rusçadan doğrudan çevrilen Yuri Jukov’un kitabı ise bu literatüre değerli bir katkıdır. Bu kitabın orijinalliği şuradan gelmektedir ki, halen yaşayan (1938 doğumlu) Rus bir tarihçi ve akademisyen olan Yuriy Jukov, bir Marksist değildir ve dolayısıyla bu konuda “dışarıdan” bir bakışa sahiptir. Kimi durumlarda dışarıdan bakışların gerçeğe daha yakın olduğu düşünülebilir.

 

Stalin Yanlısı Bir Öteki Tarihçi

 

Yuriy Jukov’un Stalin konusundaki tutumunu, romanın ya da filmin sonunu söyleyen beceriksiz anlatımcılar gibi, baştan açık etmek istemesem de, onun bakış açısı, kendisinden yapacağım özetlemelerle ve alıntılarla zaten ortaya çıkacağı için yeri geldikçe onun bu konuya nasıl yaklaştığına değinmek zorunda olduğumu hissediyorum. Bu girizgâhtan sonra şunu belirteyim: Benim edindiğim izlenime göre (kendisi hiçbir yerde böyle bir şey söylememektedir), Yuriy Jukov, merkezi-üniter devletten yana, liberal bir Rus milliyetçisidir ve işin daha da ilginç tarafı, olayları tahlil ederken, mümkün olduğunca objektifliğini korumaya çalışsa da, bu eğilimleri dolayısıyla, Stalin taraftarıdır.

Şöyle ki: Yuriy Jukov, üniter devlete ve merkeziyetçiliğe taraftar olan; 1917 devriminin getirdiği sınıfsal ölçütleri terk etmeye çalışan; Dünya Devrimi yerine Sovyetler Birliği’nin çıkarlarını koyan; zorla kolektifleştirme ve hızlı sanayileşme hamlesine girişen; “proletarya diktatörlüğü”nü tasfiye edip “eşit ve gizli oy” sistemini getirmeye çalışan; eski Bolşevik Partisi’ni şeklen ve fiziken ortadan kaldıran; Kızıl Ordu’yu 1917’nin sınıfsal ölçütlerinden tamamen arındırmak isteyen; bütün bunları yapabilmek için, eski Bolşeviklerle hesaplaşmakla yetinmeyip, kendi Ortodoks “partokrasi”si ile de hesaplaşmaya girişen Stalin’i onaylamakta; hatta Büyük Temizlik’lerdeki NKVD komplolarına ve sahte suçlamalarına karşı kuşkularını belirtmekle birlikte, Stalin’in bu konudaki sorumluluğunu minimize etmeye, sorumluluğu mümkün olduğunca başkalarının sırtına (örneğin Yezhov’un) yıkmaya çalışmaktadır. Yuriy Yakov’a göre, Stalin, devrimcilikten ve solculuktan uzak, “demokratik reformlar” yapmaya çalışan bir devlet adamıdır. İşte “Öteki Stalin” budur. Evet ama Rusya’daki muhalifler de zaten bu “Öteki Stalin”in sağcı, ulusalcı çizgisine karşı mücadele ettikleri için idam müfrezelerinin önüne sürülmemişler miydi? Bana kalırsa, burada “öteki” olan, Stalin değil de, Yuriy Jukov’un kendisi. Ya da belki “biricik” demek daha doğru olur. Stalin tartışmasına yıllar sonra “dışarıdan” dalıp, bir liberal ve milliyetçi olarak onu olumlu bulan bir tarihçi, bence, hem bu tutumuyla sola ışık tutması hem de burjuvaziye bir başka bakış açısı sunmasıyla gerçekten biriciktir.

 

Üniter Devlet Yanlısı Stalin

 

Doğal olarak Marksizmin teorik konularını irdelemeye o kadar da eğilimli olmayan Yuri Juvkov, kitabın başlarında yine de bazı teorik konulara girmekte, fakat bunu sadece, Stalin’in merkeziyetçi bir üniter devletçi olduğunu göstermek için yapmaktadır. Ona göre, Stalin’in ulusal soruna ilgisi başından beri “ülkenin siyasal bütünlüğünün sağlanması” inancından (s. 32) kaynaklanıyor. Stalin’e göre, “milli bir zeminde ortaya çıkan ve gelişen mücadele şekilleri, sonraki aşamalarda merkezkaç güçlere dönüşebilirdi. Böylece imparatorluk toprakları bölünebilir… ve bu, bolşeviklerin amaçladıkları yeni devrimin önceden kestirilemeyen sonuçlarından biri olabilirdi.” (s. 32) Dolayısıyla Stalin, “Ulusların kendi kaderlerini belirlemesine yönelik Marksist yorumu, ülkenin bütünlüğünü koruma koşuluyla örtüştürmeye çalıştı.” (s. 32) O, “halkların kendi kaderlerini belirleme haklarının mutlaklaştırılmasına izin verilemeyeceğini belirterek, bu hakkı önemli derecede sınırlamayı ve devletin genel çıkarlarına bağlı kılmayı öneriyordu.” (s. 33) Stalin, tamamen farklı bir bakış açısı getiriyordu: “devleti güçlendirmek ve onun kurumlarını pekiştirmek. Bunun için, bölücü hareketlerden daha yeni nasibini almış çokuluslu RSFSC içinde temel gövdeyi teşkil edecek yapı… üniter veya buna azami derecede yakın bir yapı olmalıydı.” (s. 35)

Keza uygulamalar da bu yöndeydi:

“Stalin ‘taşra bölgelerin ayrılma taleplerinin devrimin şimdiki aşamasında, devrim karşıtı dev bir adım’ olduğunu öne sürdü.” (s. 35) Stalin, “… bütün inşaatların ve tarımsal üretimin, doğrudan Moskova’dan sıkı bir şekilde yönetilmesine dayanan üniter bir sistem kurmuştu.” (s. 48)

“1935 yılının son günleri ve yeni 1936 yılının ilk günlerindeki gelişmeler, parti rotasının ideolojik olarak kesinlikle değiştiğini, eski savaşçı ‘sol’culuktan tamamen kopularak ilke açısından yeni bir rotaya girildiğini bir kez daha doğruluyordu. Ülkeyi bu rotada tutmak, bu rotayı gelecekte de sürdürmek için, parti, neredeyse yirmi yıllık idari yapıları dağıtmaya başladı. Birliğe üye cumhuriyetlere, kendi milli kültürlerini bağımsız bir şekilde geliştirmeleri için 1924 anayasasıyla verilmiş olan hak, tek kalemde iptal edildi.” (s. 200) “…okullarda çok önem verilen Rusça dersleri de zorunlu hâle getirilerek yoğunlaştırılmıştı ve bütün eğitim süresini kapsıyordu.” (s. 201) “Böylece SSCB üyesi cumhuriyetlerin daha düne kadar Moskova’dan bağımsız olan milli eğitim, kültür, bilim, basın ve yayınevi faaliyetleri dar yönetimin [kitapta sık sık geçen bu terim, Stalin ve dar çevresini anlatmaktadır. G.Z]kontrolüne geçiyordu. Bunun yanı sıra… federasyondan üniter devlete doğru, gözle görülür ilk somut adım atılıyordu.” (s. 184-185)

 

Dünya Devriminin Değil, SSCB’nin Çıkarı

 

Aslında Yuriy Jukov’un kitabı, sol içi bir tartışmaya göre, öyle bir bakış açısıyla hazırlanmamıştır. Öyle hazırlansa ya da Y. Jukov, sol içi klasik bir Stalinist olsa, özellikle aşağıda alıntılarla dikkat çekeceğim noktalardaki görüşlerini bu kadar açıkça ifade etmez, Stalin’in solcu eleştirmenlerine, kullanacakları bu kadar açık argümanlar vermezdi. Y. Jukov, tartışmayı, solcularla değil, Stalin’in sağcı eleştirmenleriyle, daha açıkçası Stalin’i “sol” olduğu gerekçesiyle eleştiren burjuvaziyle yürütmekte ve gerek kendisi gibi sağcıları, gerekse burjuvaziyi, Stalin’in hiç de sandıkları gibi solcu olmadığı, düpedüz düzenden, devletten ve burjuva demokrasisinden yana bir devlet adamı olduğu noktasında ikna etmeye çalışmaktadır.

Örneğin alalım, dünya devrimi, enternasyonalizm ve Sovyetler Birliği’nin çıkarları tartışmasını.

Y. Jukov, aynı Stalin’in solcu muhaliflerinin yıllardır ileri sürdükleri gibi, Stalin’in dünya devrimini ve enternasyonalizmi rafa kaldırdığı ve Sovyetler Birliği’nin çıkarlarını birinci plana koyduğu konusunda nettir ve üstelik bu tutumu desteklemektedir de: “VKP (b) için tek hedef, gittikçe hayali olan proleter devrimi ve buna bağlı olarak dünya devrimi fikrinin peşinden koşmak değil, ülkenin milli güvenliğini sağlamak ve ülkeyi savunmak olacaktı.” (s. 65) “Dünya devrimi rotasından kesinlikle vazgeçilmişti; SSCB’nin milli çıkarlarına öncelik verileceği ilan ediliyordu ve bütün bunların SSCB anayasasında kayıt altına alınması isteniyordu. Kısacası, hiçbir şekilde saklanmayan, apaçık bir devletçilik (etatizm) söz konusuydu.” (s. 125-126) “Daha 1934’de, ütopik sayılan dünya devrimi fikrinden tamamen vazgeçen Sovyet liderleri, ‘sol’ radikallerin hareketlerinden azami derecede uzak durmak için mümkün olan her şeyi yapıyorlardı.” (s. 371)

Yazara göre, Troçki ve Zinovyev taraftarlarının yargılanmasındaki amaçlardan biri de batıya, Sovyetler Birliği’nin dünya devriminden vazgeçtiğini göstermekti: “Stalin grubu, bu merkezin [“Birleşik Troçkici-Zinovyevci Merkez” G.Z.] ‘üyelerini’ yargılayarak… Batılı demokratik ülkelere yönelik bir propaganda kampanyası yürütmüş olacaktı. Bu, eski rotadan kesin ve kararlı bir şekilde vazgeçildiğini gösterecekti. Eski rota öncelikle dünya devrimini hedef alıyor, Londra ve Paris bu rotada ‘Moskova’nın parmağı’ olduğunu, yani bunun bir devrim ihracı çabası olduğunu düşünüyordu. Ve bu rota iki kişinin, Troçki ve Zinovyev’in adlarıyla özdeşleşmişti.” (s. 234) Keza Komintern önderlerinden Pyatnitsky’nin tasfiyesi de, yazar tarafından enikonu desteklenerek şöyle verilmektedir: “Eski politikalardan yana olan, çoktan vazgeçilmiş sert ve acımasız yöntemleri savunan [ilginçtir ki, yazar, onca tasfiyeyi gerçekleştiren Stalin hakkında bu tür terimleri kitabının hiçbir satırında asla kullanmamaktadır. G.Z.] İ.A. Pyatnitskiy’in 07.07. 1937’de görevden alınması çarpışmanın yakın olduğunu gösteriyordu. Pyatnitskiy, Komintern’de görev yaptığı on beş yıllık süre içinde ‘devrim ihracı’ için az çaba göstermemişti.” (s. 430)

Nitekim, SSCB yönetimi, devrimci hareketlere karşı olumsuz tavrını, Avrupa’daki devrimci girişimlerde açıkça ortaya koymaktaydı: “VKP (b) MK ve Komintern’in, Avrupa’da proletaryanın bir yıl içindeki bu ikinci silahlı hareketine tepkisi, Şubat’taki Avusturya olaylarına yönelik tepkisi gibi, açıkça kaçamaklı oldu. İspanya’ya ne para yardımı, ne silah, ne de profesyonel devrimci gönderildi.” (s. 95)

Yazar, İspanya’daki “devrimci başıbozukluğu” ortadan kaldırmak için yapılan Stalinist bastırma harekâtlarını, tamamen destekleyen bir tutumla vermektedir: “NKP, FAİ ve POUM gibi örgütlerin son derece aşırı tutumları öylesine açık ve ortadaydı ki, cumhuriyetçiler kampındaki iç çekişmeler kimse için bir sır değildi. Özellikle cumhuriyet ordusunun kurulması, eğitimi ve hazırlanması, ona gerekli disiplinin ve savaş kabiliyetinin kazandırılması çalışmalarına çok olumsuz biçimde yansıyan devrimci başıbozukluğu ne pahasına olursa olsun engellemek için Sovyet danışmanlarının gösterdiği çabalar bir sır değildir.” (s. 254-255)

İspanya’daki devrim, Sovyetler Birliği içindeki devrimci gelişmeleri körükleyebilir, dolayısıyla Stalin’i zor duruma sokabilirdi: “Öte yandan devrimci fikirlerin yoğun dürtüsü, İspanya devriminin şeklen kazandığı başarılar, SSCB içinde de kısa süre, sadece üç dört yıl önceki aşırı ‘sol’ eğilimi yeniden canlandırabilirdi. En tehlikelisi, gelişmeler, radikal görüşlü parti üyelerinin ve gençlerin başını döndürüp geniş yönetimin [Yazar bu deyimle, Stalinist dar grubun dışında kalan Stalinist diğer yönetici kadroyu –MK’yi-kastetmektedir ki, bu kadro daha sonra Stalin tarafından fiziki olarak –yani öldürülerek- ortadan kaldırılmıştır. G.Z.] eline Stalin grubuna karşı korkunç bir silah verebilirdi.” (s. 255) “…dar yönetim [yani Stalin’in çevresindeki esas dar grup G.Z.] için en ciddi tehlike İspanya’daki olayların gidişatıydı; zira iç savaş giderek devrimci bir hareket hâlini almaktaydı ve bu, Stalin’in değil, Trotskiy ile Zinovyev’in haklılığını gösteriyordu.” (s. 314)

Bütün bu alıntılardan sonra şu sözü hatırlamamak mümkün değil: “Şecaat arzederken merdi Kıpti sirkatin söyler.”

 

Sınıfsal Yaklaşıma ve Orduya İlişkin Başka Arz-ı Şecaatler

 

Yazar, bununla da kalmayıp, muhatap aldığı sağcıları ve burjuvaziyi, Stalin’in hiç de sandıkları gibi biri olmadığına ikna etmeye çalışırken 1917 Devrimi’nin kalıntılarının Stalin tarafından nasıl tasfiye edildiğine ilişkin başka örnekler de sunmakta, örneğin sınıfsal bakış açısının nasıl değiştirildiği üzerinde durmaktadır: “…eğitim-öğretimi, devrim döneminde benimsenmiş ‘sınıfsal yaklaşımdan’ kurtarmak lazımdı… devrimin ve Sovyet iktidarının kazanımlarından biri sayılan zorunlu sınıfsal yaklaşım ilkesi eğitim-öğretim alanından azami derecede dışlanmaya başladı.” (s. 84-85) “O dönemde vazgeçilmez olan ‘sınıf’ yerine, alışılmadık biçimde ‘halk’ kavramı kullanılmıştı.” (s. 89)

Artık “Emek Kahramanı” ünvanı da terk ediliyordu: “Emek Kahramanı ünvanının yerine, yeni bir en yüksek fahri unvan, Sovyetler Birliği Kahramanı ünvanı getirildi. Yeni unvan, sadece tanımlanmasıyla bile, artık, çalışan Yurttaşların ülkeye, vatana başlıca hizmeti olan emeği ikinci plana itiyordu… Nitekim ilk Sovyetler Birliği Kahramanları, işçiler, madenciler, traktör sürücüleri veya kolhoz çiftçileri değil, parti üyesi olmayan kutup pilotları oldular.” (s. 92)

Bu gelişmelerin sonucunda “proleter” adını taşıyan sanatsal birlikler de ortadan kaldırıldı: “Böylece son derece nahoş, güya salt sınıfsal, sadece sol değil, belirgin şekilde devrimci, üstelik proleter devrimci yazar, ressam ve besteci birliklerinin kapatılmasıyla, 1932’de başlayan bir süreç sona erdi. Rusya Proleter Yazarlar Birliği (RAPP), Devrimci Rusya Ressamlar Birliği (AKhRR), Birlik Geneli Proleter Mimarlar Birliği (VOPRA), Rusya Proleter Müzisyenler Birliği (RAPM) gibi birlikler ortadan kaldırıldı.” (s. 201)

1917 Devrimi’nden gelen, orduda rütbelerin olmaması uygulaması da Stalin tarafından kaldırılıyor ve ordu, klasik, bilinen orduların yapısına sokuluyordu: “Bu kararnameyle takım, bölük, tabur komutanı gibi daha önce var olan ve ‘küp’ veya ‘travers’ şeklindeki yaka işaretleriyle belirtilen görevler ortadan kalkıyordu. Şimdi teğmen, üsteğmen, yüzbaşı, binbaşı, albay gibi yeni personel rütbeleri, ayrıca sadece ad olarak kalan tugay komutanı (kombrig), tümen komutanı (komdiv), kolordu komutanı (komkor), 2. derece ve 1. derece ordu kumandanı (komandarm) daimi rütbeler olacak ve bu rütbeler görev temelinde değil şahıs temelinde verilecekti… İçeriği açısından devrimci, niteliği açısından sınıfsal İşçi Köylü Kızıl Ordusu’nun on yedi yıldır başlıca özelliği olan temel, bu şekilde ortadan kaldırıldı. Böylece geriye sadece ordunun artık hiçbir anlamı olmayan adı kalıyor, Kızıl Ordu kapitalist ülkelerden herhangi birinin ordusundan pek farkı olmayan bir görünüme bürünüyordu.” (s. 188)

Bundan sonra, eski Çarlık ordusunun geleneklerine de rahatlıkla dönülebilirdi: “Voroşilov’un getirdiği bir teklifle, eski geleneksel kıyafetleriyle – renkli (Don kazakları için kırmızı, Kuban Kazakları için mavi) kasket kuşakları ve pantolon şeritleri, külahlar, kubanka (Çerkes cübbesi) denilen üst giysi ve beşmet denilen giysi vb ile- Kazak kıtalarının yeniden kurulmasına karar verildi.” (s. 213)

Yazarın kitabının neredeyse ana eksenini oluşturan ve kendisinin çok önem verdiği “büyük” (gerçekten büyük mü?) bir değişiklik  daha söz konusu: Yazarın deyişiyle, 1917’de kurulduğu farz edilen “proletarya diktatörlüğü”nden, yine yazarın iddiasına göre, Stalin’in önerileriyle, burjuva parlamentarizmine geçiş yönündeki çabalar. Yani Stalin’in hazırlattığı yeni Sovyet Anayasa’sı. Şimdi bu konuda yazarın temel tezlerine yer verelim.

 

“Proletarya Diktatörlüğü”nden Burjuva Parlamentarizmine Geçiş (mi?)

 

Yazar, yeni Sovyet anayasasında öngörülen “gizli ve eşit oy” meselesine, anlaşılması güç bir biçimde olağanüstü ağırlık vermekte, bunu adeta bir rejim değişikliği olarak görüp kitabını ve Stalin dönemindeki olayları esasen buna dayandırmaktadır. Sanki tarihte görülmemiş ölçüde korkunç bir gizli polis (NKVD-OGPU) terörüne dayanarak herkesi sindirmiş o tek kişi diktatörlüğü ortamında oy verme biçiminin şöyle veya böyle olması herhangi bir değişikliğe yol açabilirmiş gibi, Stalinist bürokrasinin, Stalin’e ve dar grubuna karşı direnişini bu değişikliğe bağlamaktadır. Sanırım yazarın bu konuyu gerçeklikten tamamen uzak bir şekilde bu kadar abartmasının nedeni, sağcı ve burjuva muhataplarını, Stalin’in “proletarya diktatörlüğü” denen şeyi nasıl tasfiye ettiğine (gerçi bu, 1917 devriminden sonra kurulan Bolşevik parti diktatörlüğünün tasfiyesi anlamında doğrudur) ikna edebilmektir: “Stalin’in önerdiği bu tasarı, Yenukidze’nin üzerinde durduğu çerçeveden daha genişti ve her türlü seçimlerin yürürlüğe konması, ayrıca kent ve köy nüfusuna, yani işçilerle köylülere aynı hakların tanınması, dolayısıyla proletarya diktatörlüğünden vazgeçilmesi söz konusuydu.” (s. 130) “ ‘İşçi sınıfına proletarya diyebilir miyiz? Tabii ki hayır.’ (Stalin) Stalin böylece delegelere, kendi kendilerine mantık yürüterek şu sonuca varmaları için bir yol açıyordu: Madem ki proletarya yoktu, o hâlde artık onun diktatörlüğü de yoktu.” (s. 281) “… Molotov, Trotskiy ve yandaşlarını da bu düşmanların safına kattı. Halbuki onlar komunist ve devrimci pozisyonlarını koruyor, Stalin grubu ve SSCB yeni anayasasını revizyonizme yuvarlanmaktan dolayı eleştiriyor, Ekim Devrimi’nin başlıca kazanımı olan proletarya diktatörlüğünün tasfiye edildiği gerekçesiyle tepki gösteriyorlardı.” (s. 293)

1917’den sonra konan seçim sisteminde işçilerin bir oyu neredeyse köylülerin üç oyuna bedeldi, yani işçilere bu konuda bir ayrıcalık sağlanarak güya “proletarya diktatörlüğü” garanti altına alınmış oluyordu. Oysa bu tamamen göstermelik bir hüküm ve uygulamaydı. Çünkü gerçeklikte Sovyetler iktidardan tamamen arındırılmış ve çoktan Komünist Partisi diktatörlüğünün vitrini haline getirilmişti. Bu yüzden, hiçbir iktidara sahip olmayan bir organı ister tamamen işçiler seçiyor olsun, ister bir başkaları, pratikte bunun hiçbir hükmü yoktu. Bolşevikler bu hükmü, oraya, dünya devrimcilerine ve işçilerine, kendi iktidarlarının işçi iktidarı olduğunu göstermek amacıyla, propaganda olsun diye koymuşlardı. İşçilerin en ağır bir sömürü altına alındığı, hele hele köylü emeğinin büyük ölçüde köle emeği derekesine düşürüldüğü Stalin döneminde ise bu tür yasal değişiklikler ve oy eşitlemeleri sadece gülünüp geçilecek bir gösteriden fazla bir şey ifade etmezdi. Stalin’in böyle bir gösteriye girişmesinin başta gelen nedeni, batılı burjuva demokrasilerine kendilerinin de demokraside onlardan geri kalmadıklarını gösterme çabasından başka bir anlam ifade etmiyordu ki, yazar da bu gösteriyi yıllar sonra parlatarak burjuva muhataplarına aynı propagandayı yapmaya çalışmaktadır. İşte:

“Stalin, reformun daha ilk aşamasında, faziletleri on altı yıldır propaganda edilen Sovyet seçim sisteminden vazgeçmeye ve ilke olarak reddedilen ve aşağılayıcı bir tarzda burjuva demokratik sistemi denilen başka bir seçim düzenine geçmeye çalışıyordu.” (s. 130)

Bu düzenlemede gerçeğe tekabül eden bir tek nokta vardır, o da, Stalin’in, bu tür değişikliklerle, Stalin’e karşı üstü örtülü bir şekilde direnmeye çalışan Ortodoks komünist bürokrasinin yasal dayanaklarını ve “proletarya diktatörlüğü”ne ilişkin argümanlarını yok etme çabasıydı. Yazardan yapacağımız şu alıntı da bunu ortaya koymaktadır: “En bilinçli, inançlı ve aktif komünistlerin, özellikle de devrim ve iç savaşa katılmış olanlarının bir kısmı, Stalin’in yeni rotasını kabullenmiyor ve konformizmi açıkça reddediyorlardı. Bu unsurlar sadece dünya devrimini temel hedef olarak alıyor, Sovyetler Cumhuriyeti’nin, proletarya diktatörlüğünün sınıfsal temellerinin dokunulmazlığını savunuyor, yaşamlarının anlamını oluşturan yaklaşımdan vazgeçmek istemiyorlardı.” (s. 180) “Stalin’in, Sovyetler Birliği’ni ve Sovyet devlet düzenini, devletin sınıfsal niteliğini ifade eden her şeyi anayasadan atarak değiştirme isteği de, sabrı taşıran en son damla olmuş olabilirdi.” (s. 181) “Kısacası, 1935 sonbaharında, eski anayasayı değiştirme işinin sadece ön çalışma etabında bile, eskiden partinin ünlü liderleri olan ve eski ilkelerinden vazgeçmeyen Ortodokslar ile Stalin grubu arasında ilkesel ve ideolojik açılardan ciddi anlaşmazlıklar ortaya çıkmıştı.” (s. 195)

Aslında içerik olarak hiçbir şey ifade etmeyen bu tür değişiklikler ağırlıklı olarak sembolik alandaki mücadele alanında bazı anlamlara sahipti. Stalin, Bolşevik partisini bütün temelleriyle ve hatıralarıyla birlikte mezara gömmek ve Bolşevik partisinde yetişmiş Stalinist bürokrasiyi tamamen kendi iradesine bağımlı kılabilmek için sembolik alandaki bu mücadeleye önem veriyordu elbette.  O, “eşit ve gizli oylama” derken, “proletarya diktatörlüğü” diye sunulan Bolşevik diktatörlük için tamamen soyut ve sembolik kavramlar dünyasından bir ölüm ilanı yazmış oluyor, aynı zamanda da kendi bürokrasisini, “istersem sizi, sadece sembolik ve formel bir değeri olan Sovyetlere bile seçtirmem” diyerek tehdit etmiş ve sindirmiş oluyordu: “Milyonlarca seçmen, adaylara işte bu kriterlerle yaklaşacak ve uygunsuzları saf dışı bırakacak, onları listelerden sileceklerdir.” (Stalin) (s. 205) “…bu sistemle, obkom ve kraykom 1. sekreterleri, geleneksel yetkilerinden, en üst Sovyet yönetim organının oluşumunu etkileme hakkından mahrum bırakılıyorlardı.” (s. 222)

Yıkmak istediği bir Stalinist bürokratı seçtirmemek için Stalin’in vereceği küçük bir işaret yeterdi. NKVD’nin gözetim ve tehdidi altındaki milyonlarca seçmen, verilen işareti hemen görür ve korkuyla titreyerek, o Stalinist bürokratın adını derhal listelerden silerdi. Gerçi, Stalin’in, istediği kişiyi NKVD aracılığıyla anında tutuklatıp, isterse ölüme yollayabildiği koşullarda buna ihtiyacı mı vardır diye sorulabilir. Evet ama bir diktatör, neden sadece ölüme dayansın ki. Ölümü tek yola getirme aracı olarak sürekli gündemde tutmak yorucu ve yıpratıcı bir şeydir de. Ayrıca fazla mal göz mü çıkarır? Diktatör, polis, ölüm, işkence, atama, görevden alma vb. gibi yolların yanı sıra, neden bir de böyle bir baskı aracını elinde tutmak istemesin ki. Hele bir de bu yol ona, fazladan “halk hamisi”, “demokrasi yanlısı”, “bürokrasiyle mücadele eden yüce lider” propagandası avantajı sağlıyorsa. Öte yandan, yazar, gerçekten Sovyetin “en üst yönetim organı” olduğuna inanacak kadar saf mı, yoksa saf numarası mı yapıyor, karar veremedim ama bunu sanki böyle bir yönetim organı varmışçasına ciddi ciddi ileri sürüyor olması gerçekten çocukçadır. Karar veremediğim bir diğer husus, yazarın “proletarya diktatörlüğü” diye bir şeyin varlığına gerçekten inandığı mı, yoksa sağcı ve burjuva muhataplarını, Stalin’in böylesi bir diktatörlüğü yıkmak isteyen iyi niyetli bir devlet adamı olduğuna ikna etmek için mi böyle bir şey varmış gibi abarttığıdır?

 

Bolşevikler, Stalinist Partokrasi ve Stalinist “Dar Yönetim”

 

Bütün bunlardan sonra, yazarın saptamalarıyla açıklık kazanan, çok önemli bir konuya geçebiliriz: Büyük Temizlik dönemindeki tarafların tahlili, aralarındaki ilişkiler, karşıtlıklar ve benzerlikler.

Yazarın tahlillerinden, bana da akla yatkın gelen üç kesim ortaya çıkmaktadır: 1. Eski Bolşevikler kesimi; 2. Yazarın yer yer “geniş yönetim” ve “partokrasi” diye tanımladığı Stalinist bürokrasi; 3. Yazarın “dar yönetim” dediği, benim Stalinist Konsül demeyi tercih ettiğim, ülkenin gerçek yöneticisi ve diktatörü Stalin ve beş-altı kişilik yakın çevresi. (Stalin, Molotov, Kaganoviç, Voroşilov, Jdanov ve NKVD şefleri olarak sırasıyla: Yagoda –öldürüldü- , Yezhov –öldürüldü-, Beria –Kruşçev döneminde öldürüldü-).

Yazar, Stalinist bürokrasinin iktidar gücünü epeyce abartarak bu kesimi şöyle tahlil etmektedir: “…plenumlarında Politbüro, Sekreterya, Organizasyon Bürosu gibi partinin en üst organlarını, yani sonuçta dar yönetimi seçen MK yapısının esasını da yine bu yirmi iki birinci sekreter oluşturmaktaydı. Bu nedenle onlar, Stalin grubu için tehlikeli ve ciddi rakiptiler. Bu durumu dramatikleştiren başka bir husus daha vardı: İstisnasız olarak bütün birinci sekreterler, hem ‘sol’cu ve ‘sağ’cı muhalefete karşı tavizsiz bir mücadele veriyor, hem kendi ‘solcu’ inançlarını muhafaza ediyorlardı.” (s. 83) “… alternatifli adaylık sistemi, cumhuriyetlerdeki milli komünist partilerinin MK’larının, kraykomların, obkomların, gorkomların birinci sekreterlerinin gerçek iktidarı ve pozisyonları için doğrudan bir tehditti.” (s. 208) “Bu kişiler Moskova, Kiev, Minsk, Tiflis, Smolensk, Odesa, Kursk, Simferepol, Kuybişev, Sverdlosk, İrkutsk ve Habarovsk’u kapsayan geniş bir coğrafyayı temsil ediyorlardı.” (s. 395)

Kanımca yazar, Stalinist Konsül ile Stalinist bürokrasi arasındaki çelişkiyi iyi tespit ediyor ama bu çelişkinin kaynaklarını iyi tahlil edemiyor. Öyle sanıyorum ki, bu tahlil yetersizliğini besleyen esas neden ise, yazarın şu seçim ve oylama sorununu abarttıkça abartmasıdır. Bu noktada ben bu çelişkinin gerçek kaynağı üzerine kendi görüşlerimi ortaya koymak istiyorum.

1917 Devrimi’nden sonra devrimin bütün düşmanlarını ve dostlarını (ve emekçileri) bastırarak bir tek parti diktatörlüğü kuran Bolşevik Parti’nin bu sefer kendi içinde çetin bir iktidar mücadelesi yaşaması kaçınılmazdı. Çünkü iktidar hangi organda yoğunlaşmışsa, iktidar mücadeleleri de o organda yoğunlaşır. 1920’lerde bu iktidar mücadelesi Stalin ve müttefikleri (Zinovyev, Buharin) ile “sol muhalefet” adı verilen Troçki ve taraftarları arasında yaşandı. Stalin’in önderliğindeki blok mücadeleyi kazandı ve Troçkistleri tasfiye etti. 1930’ların başında mücadele bu sefer “Bolşevik eski muhafız”larla (Zinovyev-Buharin) Stalinistler arasında cereyan etti ve Stalinistler bu mücadeleden de zaferle çıktılar.

Stalin, gerek Troçki’ye, gerekçe “Bolşevik eski muhafız”lara karşı mücadelesinde kendine bağlı bir bürokrasi yaratmak ve onlara dayanmak zorundaydı. Ne var ki, 1930’ların ortalarından itibaren, bu Stalinist bürokrasi de, yeni oluşmakta olan Stalinist Konsül’ün mutlak iktidarı için bir engel olmaya başlamıştı. Çünkü, Stalin kültünün oluşturulması sırasında, bu Stalinist bürokrasi, Stalin kültünü, neredeyse Stalin’i bile aşan noktalara vardırarak kendi küçük iktidar alanlarını oluşturmuştu. Bir derebeylik gibi her biri kendi iktidar alanında küçük bir Stalin haline gelmişti (Nikita Mikhalkov’un Güneş Yanığı filmi bunu çok güzel anlatır). Troçkist muhalefetin ve “Bolşevik eski muhafız”ların (yani aslında Bolşevik Partisi’nin kendisinin) tasfiyesinden sonra, bu bölgesel küçük Stalin’ler, merkezi Stalinist Konsül’ün mutlak iktidarının önünde bir engel haline gelmişti. Bunlar, muhalifleri ezme bahanesiyle ve Stalin kültünün arkasına saklanarak kendi yerel dükalıklarını güçlendirdikçe güçlendiriyorlardı. Sanki Stalinist Konsül’ün emir ve talimatlarını tam bir sadakatle uyguluyormuş gibi yaparak, bu emir ve talimatları kendi iktidarlarını daha da artıracak bir şekle getirmekten de geri kalmıyorlardı. Mutlak iktidar peşinde olan Stalinist Konsül’ün böyle bir duruma razı olması beklenemezdi. Onların muhaliflere aşırı düşmanlık perdesi altındaki uygulamalarının kendi mutlak iktidarını çarpıttığını ve hatta sınırladığını gören Stalinist Konsül, sonunda kendi Stalinist bürokrasisini temizlemek üzere harekete geçti ve Stalinist bürokrasiyi esasen fiziki olarak yok etti. İşte Büyük Temizliklerde öldürülen üst düzey yöneticilerin sayısının gerçek muhaliflerin sayısını bile kat be kat aşmasının nedeni budur.

Bir nokta daha var. Yazarın da belirttiği gibi bu Stalinist bürokrasinin “solcu” inançlarını muhafaza ettiği noktası. Aslında buna “solcu” inançları muhafaza demek pek doğru değil. Bu kesim, esasen, iç savaş sırasında ön plana çıkmış, Bolşevik Partisi’nin alt tabakasıydı (üst tabaka, sol muhalefeti ve “Bolşevik muhafız”ları oluşturan kesimdi). Dolayısıyla bu alt tabaka Bolşevik Parti diktatörlüğünün 1920’lerdeki argümanlarıyla yetişmişti ve bu diktatörlüğün alışkanlıklarını taşıyordu. Stalinist Konsül ise, artık Bolşevik Parti diktatörlüğünden, doğrudan Stalinist Konsül diktatörlüğüne geçmek istiyor ve Bolşevik diktatörlük döneminin argümanlarını da, alışkanlıklarını büyük ölçüde terk etmek istiyordu. İşte bu noktada Stalinist bürokrasi yeni yönelime ayak uyduramadı. Bolşevik Parti diktatörlüğünü bir kenara atan argüman ve uygulamalara uyum sağlamakta tutuculuk gösterdi, hatta bürokrasi bunu, kendi iktidar payına bir saldırı olarak gördü ve üstü kapalı bir direniş gösterdi. Üstelik bunu, Stalinist ilkelere bağlılık adına yapmaya kalkması, Stalinist Konsül’ün asla tahammül edemeyeceği bir şeydi. Bu direniş onların sonu oldu.

Tabii burada insanların anılarına bağlılıklarının ve duygusal durumlarının payını da dikkate almak gerekir ki, yazar da bu noktayı, gayet güzel yakalamıştır: “Çünkü sonuç itibariyle partokrasi [yani Stalinist bürokrasi G.Z.] köken olarak, parti deneyimi, devrim tecrübesi, iç savaştaki birikimiyle ‘sol’culara son derece yakındı; hatta on yıl öncesine bakıldığında, onunla bir bütün olduğu bile söylenebilirdi. Dolayısıyla, partokrasi, duygulardan hareketle, kendisi için bile sürpriz olacak şekilde eski Bolşevik arkadaşlarına destek verebilir ve onlarla birlikte reformcu Stalin grubuna karşı çıkabilirdi” (s. 267)

Stalinist bürokrasi, eski Bolşevikleri tasfiye etmek istiyordu ama bu, onlar açısından Bolşevik Partisi’nin tasfiyesi demek değildi. Üstelik, bu insanlar, yazarın da belirttiği gibi, her şeye rağmen, iç savaşta ve sonrasında, eski Bolşeviklerle omuz omuza dövüşmüş, omuz omuza mücadele etmişlerdi. Aynı mücadele içinden gelmekten doğan bağları, ortak anıları vardı. Eski Bolşeviklerin siyasi ve ideolojik çizgisinin ortadan kaldırılmasını fazlasıyla onaylıyorlardı ama bunun, eski mücadele arkadaşlarının fiziki olarak tamamen ortadan kaldırılması noktasına kadar uzanmasını onlar bile tahayyül edememişti. Buna ses çıkartmadılar, hatta bu konuda aşırı gayretkeş tutumlar bile sergilediler ama bunun, kendilerinin de dâhil olduğu eski savaş atlarının harcanması anlamına geldiğini içten içe hissettiler. Bu hissiyat aynı zamanda, sıranın bir gün kendilerine  de gelebileceği sezgisiyle birleşti ve sonuçta bu kesimde tasfiyelerin bir noktada durdurulması gerektiği düşüncesini doğurdu. Ama artık çok geçti. Nitekim sıra onlara da geldi.

“Geniş yönetim [yani Stalinist bürokrasi G.Z.], işte bu yaklaşımları, kendilerine yönelmiş açık bir tehdit ve Stalin grubunun [yani Stalinist Konsül’ün G.Z.] onların çoğunu iktidardan uzaklaştırmaya dönük niyeti olarak okumuş olsa gerekti.” (s. 292) “Geniş yönetim temsilcilerinden oluşan birinci grup, en önemli konunun, yeni seçim sisteminin tartışılmasından açıkça uzak duruyordu, buna karşın sınıf  düşmanlarına karşı aşırı nefret ve düşmanlık havası yaratmaya çalışıyor, sadece eski muhalifleri değil, kendi yerel milliyetçilerini de bu düşmanlar arasına katarak, bütün bu unsurlara ceza uygulanmasını istiyordu.” (s. 293)

Yazarın, burada durumu yeterince anlayamadığı kanısındayım. Aslında Stalinist bürokrasi, muhaliflere ve yerel düşmanlara karşı tasfiye hareketini yoğunlaştırarak, Stalinist Konsül’den kendi üzerine doğru yuvarlanan çığın yönünü değiştirmeye çalışıyordu. Yani şu: “Hırsız”, üzerine doğru gelen polisi savuşturmak için, bir başkasını göstererek şöyle diyordu: “Tutun, hırsız orada!” Bu, bir paragraf önce yazdıklarımla çelişmez. Özetle Stalinist bürokrasi kendi durumundan korkuyordu. Hem eski Bolşeviklerin acımasızca ortadan kaldırılmasına içten içe tepki duyuyor hem de böylesine korkunç bir tasfiye ortamında yaklaşan felaketi kendi üzerinden savuşturabilmek için, abartılı bir muhalif düşmanlığına sarılıyordu.

 

Çar Çok mu Uzaklarda?

 

Eugenia Ginzburg’un da sözünü ettiği (Anafora Doğru, çev: G.Zileli, 1996, Pencere, s. 27) Rusların ünlü bir sözü vardır: “Çar çok uzaklardadır.”

Y. Jukov’un Büyük Temizliklerdeki sorumluluklara yaklaşımı bana yeniden bu sözü hatırlattı. Ne var ki bu sefer halkın naifçe bir inancı söz konusu değildir. Yazar, bilinçli ve kasıtlı bir şekilde Stalin’i büyük temizliklerin sorumluluğundan uzak tutmaya çalışmıştır. Bu konuda o kadar çok örnek var ki hangi birini ele alacağımı bilemiyorum.

Sırf, sonradan tasfiye edildiği için, aşağı yukarı bütün Stalinistlerin yaptığı gibi, suçu Yezhov’un üzerine yıkmak mı desem, köylülere ve yerel halklara girişilen kıyımla ilgili olarak, Stalin yerine Stalinist bürokrasiyi hedef göstermesini mi desem, Büyük Temizliklerin yüreksiz savcısı, kasap Vişinski’yi makul bir hukuk insanı gibi göstermesi mi desem, ölüm cezaları istedi diye Kruşçevi canavar olarak nitelendirirken, Stalin hakkında bu tür deyimler kullanmamaya büyük özen göstermesi mi desem, ad dizininde geçen isimlerin neredeyse üçte ikisinin (inanın, ben işaretlemekten yoruldum) ölüm ve intihar tarihlerinin 1936 ile 1939 yıllarını göstermesine mümkün olduğu kadar değinmemeye çalışması mı desem…

Hadi bunların hepsini sineye çekelim de, Stalin’in anayasal reformlarının aslında Yezhov ve partokrasinin hedefi olan köylü kitlesini kurtarmaya çalıştığını ifade eden satırlar yenir yutulur gibi değil: “Yejov ve 1. Sekreterlerin bu şekilde hedefe koydukları insanlar, aslında 7 Ağustos 1932 tarihli kararname uyarınca verilen cezalarını artık çekmiş veya Politbüro kararıyla erken tahliye edilmiş köylüler ya da zamanında kulak ilan edilerek Sibirya’nın uzak yerlerine sürülen kişilerdi. Yeni anayasa ve yeni seçim yasası bu insanların sivil, medeni haklarını onlara iade etmiş, onlara SSCB Yüksek Sovyeti seçimlerinde kendi adaylarını koyma, açıkça propaganda yapma ve oy kullanma hakkı vermişti.” (s. 419)

Artık bu satırları da okuduktan sonra, yazarın gerçekten çok saf mı olduğu, yoksa saf numarası mı yaptığı konusunda iyice tereddüde düştüm.

Bunlar bir yana, yazarın bizzat kendisi “etatist”, yani devletçi bir bakış açısına sahiptir. Bu kitapta yönetim kademelerine, devlet içindeki tayinlere, kadro hareketlerine dair çok yararlı bilgiler bulabilirsiniz ama Sovyetler Birliği halkının hayatına, onların neler çektiğine, o dönemi nasıl yaşadıklarına dair çok az şey bulabilirsiniz. Hele çoktan tarihin karanlıklarına gömülmüş 1917 devriminin gerçek kahramanlarına, Kronstadt bahriyelilerine, Mahnovistlere, anarşistlere ilişkin tek bir kelime bile…

 

Bütün bunlara rağmen kitaptan çok yararlandığımı söylemeliyim. Özellikle kitabı Rusçadan çok güzel bir şekilde çevirmiş olan Orhan Ulavelli’yi tebrik etmek isterim. Kendisi 1957-1990 arasında Sovyetler Birliği’nde yaşamış, kendi ailesi de Stalin’in sürgününe uğramış bir çevirmendir. Kendi anılarını okumayı ne kadar çok isterdim.

 

Gün Zileli

25 Kasım 2013

www.gunzileli.com

gunzileli@hotmail.com

 

http://www.gunzileli.com/2009/10/16/1917-kucuk-balik-buyuk-baligi-yer/

 

http://www.gunzileli.com/2012/01/01/%E2%80%9Csosyalizmin-sorunlari%E2%80%9D-tartismasi-tarihinden-yapraklar%E2%80%A6/

 

 

 

 

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI