Köylülüğün Tasfiyesi ve Köle Emeği Kullanımı

100114154706_holodomor_226x170_nocredit

 

Simon Sebag Montefiore, Stalin: Kızıl Çar’ın Sarayı (Biyografi, İkinci Kitap), çev: Yavuz Alogan, İthaki, 2013

Orlando Figes, Haberini Alayım, Yeter (Gerçek Bir Gulag Aşk Hikâyesi), çev: Nurettin Elhüseyni, YKY, 2013

 

Sovyetler Birliği’nde sanayileşmenin, Sovyet halklarının iç sömürgeleştirilmesiyle; köylülüğün şiddet yoluyla tasfiye edilip “kulak” adı verilen küçük mülk sahibi milyonlarca köylünün topraklarına el konarak tasfiye edilmesi ve esir köylülerin emeğinin köle emeği olarak devreye sokulmasıyla; işçilerin sendikal mücadeleden yoksun bırakılarak ve iç pasaporta tabi tutularak (serbest emek dolaşımı yasaklanmıştı) zor altında işe sevk edilmesiyle; çevre halkların ulusal baskı altına alınıp kölece çalıştırılmasıyla; keza Kırım, Ukrayna, vb. halklara ceza seferleri düzenlenip, ayrıca II. Dünya Savaşı öncesi işgal edilen Baltık ülkelerinden ve Polonya işgal edildikten sonra bu ülkeden  “tutuklanan işgücünün” (tutuklamalar verimli işgücü hesabına göre yapıldığından bu insanlık dışı terimi kullanmak zorunda kaldım) Kuzey kutbuna yakın yerlerde Gulag köle-işçisi olarak değerlendirilmesiyle; keza Büyük Temizliklerde tutuklanan milyonlarca insanın Gulag köle-işçisi olarak en ücra yerlerde ve en zor çalışma şartları altında kullanılmasıyla; sonuç olarak milyonlarca insanın, mahkûmun, köle-işçinin emeğinin amansızca sömürülmesiyle yaratılan “ilkel birikim” sayesinde gerçekleştiğini biliyoruz.

Yukarıda adlarını verdiğim, bu yıl yayımlanan iki kitapta bu konuda çarpıcı anlatımlar var. Bunlardan biri, Stalin’in biyografisinin ikinci kitabı (Birinci kitap olan Genç Stalin, yine Yavuz Alogan tarafından çevrilip İthaki tarafından geçen yıl basılmıştı); diğeri ise, II. Dünya Savaşı’nda Almanlara esir düştükten sonra, Stalin’in, “vatana ihanet” bahanesiyle “esir düşenlerin esir alınması” uygulaması çerçevesinde Sovyetler Birliği’nde de sekiz yıl Gulaglarda kalan bir mahkûmun (köle işçinin) dışarıdaki sevgilisiyle mektuplaşmalarını ve aşklarını konu alan bir kişisel biyografi kitabı. Birinci kitapta köylülüğün tasfiyesiyle sağlanan köle emeğinin; ikinci kitapta ise Gulaglardaki esir-köle emeğinin kullanımına dair önemli bilgiler ve anlatımlar yer alıyor. Bu tanıtma yazısında bu anlatımlara yer vereceğim. (Elbette Montefiore’nin kitabında çok daha kapsamlı ve değerli bir malzeme var: Büyük Temizlik; Show Trialler nasıl düzenlendi; parti içi komplolar; Kirov cinayeti, işkenceler, sanatçıların baskı altına alınması gibi olaylar, bu kitapta Stalin ve yakın saray çevresinin bulunduğu yerden bakılarak anlatılıyor. Bir başka tanıtma yazısında bunları da ele alabileceğimi tahmin ediyorum).

 

Köylülüğün Tasfiyesi ve Açlık

 

Montefiore’nin anlatımlarından başlayalım.

“Ocak 1930’da Molotov kulakların yok edilmesi için bir plan hazırladı. Onları üç kategoriye ayırdı: ‘Birinci kategori: … derhal tasfiye edilmeli’; ikincisi toplama kamplarına kapatılmalı; üçüncüsü, 150.000 hane halkı, sürgüne gönderilmeli. Molotov, infaz müfrezelerini, demiryolu vagonlarını ve toplama kamplarını, tıpkı bir askeri komutan gibi denetliyordu. Sonunda beş ile yedi milyon arası insan bu üç kategoriye göre sınıflandırıldı. Kulak olan birini seçip ayırmak için kullanılabilecek herhangi bir yöntem yoktu. Stalin… Kulaklara ilişkin düşüncelerini küçük kâğıt parçalarına yazdığı notlarda açığa vurur: ‘Kulaklar-dönekler’, ardından daha açıklayıcı bir not: ‘köyler-köleler’. Bir köylü kulakların nasıl seçildiğini şöyle açıklıyordu: ‘Köyün yoksullarından üçümüzü bir toplantıya aldılar. Şöyle dedik. ‘Falancanın ve falancanın altı atı var…’ Bunun üzerine GPU’ya haber verirler ve ‘şu kişilere beşer yıl’ derlerdi.’ “ (Montefiore, s. 49-50)

Baskı, direniş doğurur, direniş ise ceza seferleriyle karşılanır.

“1930-1931 yıllarında, yaklaşık 1.68 milyon insan doğuya ve kuzeye sürüldü. Stalin ve Molotov’un planları birkaç ay içinde 800.000’den fazla insanı kapsayacak şekilde 2200 isyana yol açtı. Kaganoviç ve Mikoyan OGPU askerlerinden oluşturulan tugaylarla ve savaş ağaları gibi zırhlı trenlere binerek kırsal kesime sefere çıktılar.” (Montefiore, s. 50)

Ve köylülerin ürünlerine el koyma seferleri.

“Genç bir eylemci, Lev Kopelev, ‘bana düşen, kırsal kesimde arama yapmak, saklanan tahılı bulmaktı’ diye yazdı. ‘Ev halkının depo olarak kullandığı sandıkları bulup boşaltıyor, çocukların ağlamalarına, kadınların feryatlarına kulaklarımı tıkıyordum… Kırsal kesimde büyük ve zorunlu bir dönüşüm yapmakta olduğumuza inanıyordum.’ “ (Montefiore, s. 50)

Ve tasfiye edilen köylüler Gulaglarda köle-işçi haline getirilir.

“GPU ve kentlerden sevk edilen 180.000 Parti emekçisi, kölelerin direncini kırmak için, silah ve linç çetelerinin yanı sıra, Gulag kamp sistemini kullandı. İki milyondan fazla insan Sibirya ya da Kazakistan’a sürüldü; 1930’da Gulaglar’da, köle konumunda 179.000 kişi vardı; bu sayı 1935’de neredeyse bir milyona ulaştı. Terör ve zorunlu emek Politbüro faaliyetinin özü haline geldi.” (Montefiore, s. 67)

Ve açlık…

“”Fedor Belov şu gözlemde bulunuyordu: ‘Köylüler, köpekleri, atları, çürümüş patatesleri, ağaç kabuklarını, bulabildikleri her şeyi yiyorlar.’ “ (Montefiore, s. 85)

“O sırada Mikoyan’ı ziyaret eden bir Ukraynalı soruyordu: ‘Yoldaş Stalin, hatta Politbüro’dan birileri, Ukrayna’da neler olduğunu biliyor mu? Eğer bilmiyorsa, sana bir fikir vereyim. Açlıktan ölen insanların cesetleriyle dolu bir tren geçenlerde Kiev’e girdi. Poltava’dan kalktı tren, yol boyunca cesetleri topladı…’ “ (Montefiore, s. 86)

Aç köylüler tahıl ambarlarına saldırdıklarında aldıkları karşılık mermiydi, hem de çıkarılan bir yasayla.

“Stalin… 14 Temmuz günü kalemi ve kâğıdı eline alarak Moskova’daki Molotov ve Kaganoviç’e bir mektup yazdı. Tahıl çalan aç köylülerin kurşuna dizilmesi gibi gaddar bir yasanın çıkarılmasını istiyordu. Bunun üzerine o kötü şöhretli kararname çıkarıldı. ‘Sosyalist mülkün suistimali’ en ağır şekilde cezalandırılacaktı.” (Montefiore, s. 91-92)

“Sadece pik demir fırınları ve traktör imal etmek için gerekli para miktarına ulaşma çabasından kaynaklanan bu ‘saçma’ kıtlığın yol açtığı ölümlerin sayısı 4-5 milyon ile en fazla 10 milyon arasıydı.” (Montefiore, s. 86)

“Kaganoviç… Kazaklar’a karşı kitlesel misilleme yapılmasını ve on beş köyün Sibirya’ya sürülmesini emretti. Kaganoviç, bu yaşananlara, ‘ölmekte olan sınıflardan arta kalanların, somut bir sınıf mücadelesine dönüşen direnişi’ diyordu. Sınıflar gerçekten de ölüyorlardı. Kopelev, ‘rengi maviye çalan, hâlâ nefes almakla birlikte gözlerinde hayat ışığı kalmamış, şiş karınlı kadınlar ve çocuklar’ gördü.” (Montefiore, s. 100)

Ve kolektifleştirmenin bilançosu.

“Bu sürecin başladığı 1931’de kabaca 25 milyon hane halkının 13 milyonu kolektifleştirildi. 1937’de 18.5 milyon hane halkı kolektifleştirildi, fakat artık sadece 19.9 milyon hane halkı vardı: 5.7 milyon hane halkı, yaklaşık 15 milyon kişi sürgüne gönderilmiş, çoğu ölmüştü.” (Montefiore, s. 86)

 

 

Gulaglarda Köle Emeği

 

Ünlü yazar Maksim Gorki de, köylülere karşı açılan vahşi savaşın ve köle emeğinin en önde gelen destekçilerindendi.

“Gorki’nin köylülüğün vahşi geriliğine ilişkin deneyimleri, Stalin’in köylere açtığı savaşı desteklemesini sağladı… Kulakların tasfiyesi sırasında Gorki, geri köylülere olan nefretini Pravda’da açığa vurdu: ‘Düşman teslim olmadığı takdirde, yok edilmelidir.’ Toplama kamplarını dolaştı ve bu kampların eğitici değerine hayran kaldı. Yagoda’yla birlikte ziyaret ettiği Belomor Kanalı gibi projelerde köle emeğinin kullanılmasını destekledi.” (Montefiore, s. 94-95)

Böylece hayatta kalabilenler, Gulaglarda köle-işçi olarak çalıştırılmaya başlanır.

“Soçi’de tatil yapmakta olan Stalin ve Sergo, Kaganoviç ve Molotov’a, muhtemelen kulaklardan oluşan 20.000 köle emekçinin çalıştırılmak üzere yeni sanayi kenti Magnitogrsk’a sevk edilmesini emrettiler. Belki de bunca baskının nedeni köle emeği sağlamaktı.” (Montefiore, s. 92)

“Proje, Baltık-Beyaz Deniz Kanalı, Bolşevik kısaltmayla Belomod idi.  227 km. uzunluğundaki Kanal’ın inşasına Aralık 1931’de başlandı ve yaklaşık 25.000’i bir buçuk yıl içinde ölen 170.000 mahkûmun Firavunlar dönemini andıran köle emeği sayesinde tamamlandı.” (Montefiore, s. 118)

“Stalin… genellikle zorunlu emekle sağlanan altın üretimine özel bir ilgi duyuyordu.” (Montefiore, s. 67)

“ ‘Parti terörü’ Gulag’daki 1.7 milyon köle emekçiyi Stalin’in silah imalatı ve demiryolu inşası için kullanarak savaş döneminde iyice gelişti. Savaş sırasında bu emekçilerden yaklaşık 930.000’inin yok olup gittiği hesaplanmıştır.” (Montefiore, s. 416-417)

Ve Gulagları içerden anlatımlara dayanarak aktaran Orlando Figes’le devam edelim:

“Vorkuta’ya giden demiryolunun tamamlanması başta gelen bir öncelik, ülke için bir ölüm kalım meselesi haline geldi ve Gulag şefleri hattın rekor sürede bitirilmesi için muazzam baskıya girişti. Demiryolunun inşasında 1942 itibariyle 157.000 mahkûm dondurucu havalarda çadırlarda veya açıkta uyuma dışında hiç mola vermeksizin çalıştı; hepsi bitkin düştü ve her gün yüzlercesi soğuk, açlık ve hastalıktan öldü.” (Orlando Figes, s. 51)

(Aynı Vorkuta demiryolu inşasında Erica Wallach da 1953’te, diğer Ukraynalı kadın mahkûmlarla birlikte çalıştırılmıştı. Bkz. Erica Wallach, Geceyarısında Aydınlık, çev: Gün Zileli, Ayrıntı, 2013)

“Büyük terör döneminin sekiz ve on yıllık cezalarının sona erdiği savaş sonrası yıllarda böyle milyonlarca işçi vardı. Bürokratik engeller birçoğunun Gulag’dan ayrılmasını önledi. Tipik yöntem MVD’nin çıkış belgesi vermeye yanaşmayarak, uzmanları ve kalifiye teknisyenleri çalışma kamplarında kalmaya zorlamasıydı.” (Orlando Figes, s. 87)

“Asıl sorun kamp şeflerinin elektrik santralleri, üretim laboratuvarları, aydınlanma sistemleri gibi alanlarda yararlandıkları bilim adamlarını bırakmakta genellikle isteksiz olmalarıydı.” (Orlahndo Figes, s. 99)

Gulaglar, yoğun emek isteyen büyük projeler için gerekli ucuz köle emeğini temin etmenin araçlarıydı.

“Gulag’ın nüfusu 1950’lerin başlarında doruğa çıktı. Resmi istatistiklere göre, Gulag sistemine bağlı çalışma kampları ve koloniler o sırada 2.561.351 mahkûm, yani 1945’teki düzeye göre bir milyon daha fazla mahkûm barındırmaktaydı. Bu rakamın ülkedeki toplam işgücünün yüzde 2’sini oluşturmasına karşın, Gulag’ın Sovyet ekonomisine somut katkısı çok daha anlamlıydı. Gulag işgücü özellikle serbest işçileri çalıştırmanın çok maliyetli, belki de imkânsız olduğu soğuk ve ücra bölgelerde değerli metalleri çıkarmada önemliydi. Sovyet sisteminin savaş sonrası atılımlarını (en azından resmen) simgeler hale gelen 1940’ların sonlarındaki ve 1950’lerin başlarındaki sözde Büyük İnşaat Projeleri’nde önemli bir rol oynadı. Volga-don Kanalı; Kuybijev hidroelektrik santrali; Baykal-Amur ve Kutup ötesi demiryolu hatları; Moskova Metrosu’na eklentiler…” (Orlando Figes, s. 171)

 

Madalyonun Öbür Yüzü: Egemenlerin Ayrıcalıkları ve Yozlaşması

 

Yeniden Montefiore’ye dönelim ve köylüler açlıktan, mahkûmlar soğuktan sinekler gibi ölürken, Stalin’in etrafında kümelenmiş azınlığın yaşam koşullarını ondan okuyalım.

“Sovyet elitine ‘aristokrat’ demek ironik bulunabilir, fakat onlar daha çok, ayrıcalıkları tamamen sadakatlerine bağlı olan feodal hizmet soylularına benziyorlardı.” (Montefiore, s. 55)

“Her lidere Kremlin kantininden yiyecek sepeti ve GORT (hükümet) mağazalarından özel tayın veriliyordu. Fakat onlar, teşvik primi alan bankerler gibi nakit halinde gizli ödenekler ya da kahverengi bir zarf içinde para, tatil kuponları ve paketler de alıyorlardı.” (Montefiore, s. 55)

“Bolşevik ana babalar kendi çocuklarını büyütmüyorlardı. Onları büyütenler dadılar ve özel öğretmenlerdi.” (Montefiore, s. 71)

“Yönetici ailelerin çoğu Volga Almanları’nı hizmetkâr ve dadı olarak istihdam ediyordu.” (Montefiore, s. 181)

“ ‘Dükkânlarda hiçbir şey yokken neden fiyatları %100 artırıyoruz’ diye soruyordu Marya Svanidze, günlüğünde. Plan hedeflerine ulaşanlara madalya verilirken pamuk, keten, yün nerede? Ve özel daçaların inşası… muhteşem evlere ve dinlenme mekânlarına çılgınca para harcanıyor?’ “ (Montefiore, s. 221)

“Lider çocuklarının çoğu 175 (YA DA 110) Numaralı Okul’a gidiyorlardı. Babalarının şoförleri onları Packard ya da Buick marka arabalarla okula bırakıyordu. Bu durum, Batı’da okul kapılarında bekleyen Roll-Royce’lar kadar sıkıntı verici olabiliyordu. Mikoyanlar arabanın çocukları son yarım kilometreyi yürüyebilecekleri bir mesafede bırakmasında ısrar ediyorlardı.” (Montefiore, s. 249)

“Abakumov, Moskova’da spor İtalyan arabalarla dolaşıyor, Göring tarzı bir müsriflikle Almanya’yı yağmalıyor, büyük bir alışveriş mağazasını dolduracak miktardaki antika hazineleri getirtmek için Berlin’e uçak kaldırıyordu. Kendisi de Alman film yıldızı ve uluslararası gizemli bir kadın olan Olga Çehova’yla aşk ilişkisini sürdürmek için Berlin’e uçuyordu… Stalin’in kurmayları yolsuzluğa batmışlardı. Lüks bir yiyecek, içecek ve malikâne imparatorluğunu yöneten vezir Vlasik, hovarda ressamlar, cani çekistler ve zevk düşkünü bürokratlardan oluşan bir tayfayla birlikte resmi dinlenme evlerinde fahişelerle eğleniyordu. Limuzinler, kendilerine apartman daireleri verilen ‘metresler’e, havyar, Kızıl Meydan resmi geçitleri ve futbol maçları için bilet taşıyordu.” (Montefiore, s. 518)

“Stalin’in adamları varlıklarını artık incelikli bir ayrıcalıklar serasında sürdürüyorlardı. Büroları mükemmel İran halıları ve büyük yağlıboya tablolarla süslüydü. Evleri saray gibiydi. Moskova şefi artık Grand Dük Sergey Aleksandroviç’in sarayının tamamını işgal ediyordu… Stalin… 27 Şubat 1945’te ‘bu saraylara çekidüzen verin’ diye yazdı Beria’ya. Onları, ‘sorumlu emekçiler için hazırlayın.’ … Böylece yöneticiler ve çocukları MBG 9. Şube aracılığıyla bu saraylarda kendilerine yer ayırtmaya başladılar. Stepan Mikoyan, Vorontsov’un sarayında balayına çıkarken, Stalin de Livadya’da tatil yapıyordu… Liderler, Stalin’in emriyle Amerikan Packard’ları örnek alınarak imal edilen zırhlı ZİS limuzinlerle dolaşıyorlar; Çekistlerden oluşan bir ‘kuyruk’ siren çalarak onları izliyordu.” (Montefiore, s. 520)

“Politbüro kadınlarının artık kendi moda tasarımcıları vardı. ‘En tepedeki on aile’ özel bir MGB şubesinin denetiminde Kutuzovskiy Prospekt’te sanatını icra eden bir atelier’ye (stüdyo) gidiyor, burada Abram (Nina Huruşova’ya göre Danyat İgnatoviç) Lerner ve Nina Adjubey erkeklere takım ve kadınlara elbise tasarlıyorlardı.” (Montefiore, s. 520)

“Polina elli kişilik maiyetiyle seyahat ettiği resmi bir uçakla ‘süslü giysiler içinde ve kürklere bürünmüş olarak’, kızı ise omuzlarında bir ‘mink etol’ olduğu halde sık sık Karlsbad’i ziyaret ederlerdi. Polina’nın ‘gerçek bir Bolşevik prenses’ olan kızı Svetlena, seçkin çocuklarının okuduğu Dış İlişkiler Enstitüsü’ne özel bir şoförün kullandığı arabayla götürülür, ardında bir Chanel No 5 kokusu bırakarak içeri girer, ‘her gün yeni bir elbise giyerdi.’ “ (Montefiore, s. 521)

“Stalin her lider için araba seçmeyi sürdürerek bu ayrıcalıkları denetliyordu. Bu denetimin bir sonucu olarak, Jdanov zırhlı bir Packard, normal bir Packard ve bir ZİS 110; Beria, zırhlı bir Packard, bir ZİS ve bir Mercedes alırken; Poskrebişev bir Cadillac ve bir Buick’le yetinmek zorunda kaldı.” (Montefiore, s. 521)

“Stalin sayısız devlet daçasının her birinde kalmıştı, fakat düzenli olarak, Moskova çevresindeki beş daçayı, Kırım’da iki imparatorluk sarayı dâhil çeşitli daçaları, Gürcistan’da üç, Abhazya’da yaklaşık beş daçayı kullandığı görülür. Beraberindeki insanlara ayrılmış en az on beş daça vardı.” (Montefiore, s. 534)

Bu satırları okuduktan sonra, Havariler’de anlattığım bir anekdot geldi aklıma. Açıp yeniden okudum. Bu anekdotu buraya aktararak bitireyim yazıyı:

Yapacağım konuşmanın ana hatlarını önceden hazırlamıştım… Rusya’daki ‘yeni bürokrasi’ ya da ‘yeni burjuvazi’nin Kruşçev döneminde oluştuğu tezi … yeni baştan ele alınmalıydı. Bu ‘yeni sınıf’ın Lenin döneminde uç vermeye başladığı, Stalin döneminde egemenliğini kurduğu yönünde argümanlar söz konusuydu. Örneğin, bu ‘yeni sınıf’, daha Stalin döneminde, özel hizmetçilerin çalıştırıldığı daçalarda yaşamaya, imtiyazlı  bir kesim olarak, para ödenmeyen özel dükkânlardan alışveriş etmeye başlamıştı… Doğu, ‘Daçalarda bürokratlara hizmet eden hizmetçiler’ tezime takılmıştı. Benim ‘safdil’ sosyalizm anlayışıma kesinlikle katılmıyordu. Elbette ‘hizmetçi kullanılacaktı’, ‘hizmetçisiz sosyalizm’ nerede görülmüştü?” (Gün Zileli, Havariler, İletişim, 2002, s. 523-524-525)

 

Gün Zileli

14 Kasım 2013

www.gunzileli.com

gunzileli@hotmail.com

 

 

 

 

 

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI