Totaliter Diktatörlük İlan Edilirken…

97k/09/huty/6588/20imageserdogan-afrika-ziyareti-oncesi-aciklama-yapiyor

 

 

 

Komintern geleneğinden gelen bir alışkanlıkla, özellikle solda sadece faşist ya da Nazi ideolojisine sahip diktatörlükler dikkate alınır ve bunlara genellikle faşist diktatörlük adı verilir. Doğrudan ırkçı-faşist ideolojiye sahip olmayan totaliter diktatörlükler ise es geçilir. Hele bu totaliter diktatörlükler “komünizm” adını almışsa…

Oysa tarihin kaydettiği iki en büyük diktatörlük olan Almanya’daki Hitler diktatörlüğü Nazizm ideolojisini temel alırken, Sovyetler Birliği’ndeki Stalin diktatörlüğü, ilk kez Kaganoviç’in kullandığı adla Stalinizm olarak adlandırılır. Bu iki diktatörlük arasındaki ideolojik farklılıklar bir yana bırakılırsa, her ikisi de totaliter diktatörlüğün tarihteki iki ve eksiksiz örneği olarak bize günümüzdeki totaliter diktatörlüklerin kuruluş ve yönelimi açısından eşsiz malzeme sunarlar.

Bu yazıda ben de, bugün Türkiye’deki rejimin yönelimlerini incelerken bu iki totaliter diktatörlüğün bize sunduğu verilerden yararlanacağım.

Her iki rejimin de oluşum, kuruluş ve yöneliminde ortak yönler şunlardır:

Bir. Devletin, özellikle de devletin içerdeki en büyük baskı gücü olan polisin mutlak denetimi. Ordunun, bir dizi tasfiye sonucu iktidar partisinin tam denetimine alınması. Adalet mekanizmasının iktidar partisine bağımlı hale getirilmesi.

İki. Devleti yöneten totaliter partinin siyasal alanda mutlak egemenliği. Dolayısıyla iktidar partisinin dışında kalan bütün siyasal güçlerin baskı altına alınması, susturulması; en önemlisi de basın (ve günümüzde medya) alanında baskı ve manipülasyon yoluyla egemenlik kurulması.

Üç. Devletin ve onun yönetici partisinin (veya tek kişi diktatörlüğünün) kayıtsız şartsız ideolojik ve kültürel egemenliğinin ilan edilmesi. Diğer ideolojilerin ve kültürel yapıların baskı altına alınması, zor yoluyla marjinalize edilmesi. Devletin toplumun her alanına hâkim olması, özel yaşamların devlet ve polis güçleri tarafından gözetlenmesi, dolayısıyla özel yaşamın dokunulmazlığının ortadan kaldırılması. Bu, totaliter diktatörlüğün toplumu baskı altına almasının en tipik ve tayin edici adımıdır. Bu üçüncü unsur, devlet ideolojisi haline getirilen ideolojinin ve kültürün devletin adı haline getirilmesiyle (Almanya’da Nazizm, İtalya’da faşizm, Sovyetler Birliği’nde Stalinizm) zirve noktasına vararak tamamlanır.

Dört. Totaliter diktatörlükler daima toplum içindeki baskın bir milliyet ve mezhebe dayanır ve bunun dışında kalanları ötekileştirir, baskı altına alınırlar. Nazi diktatörlüğü, kendine “arî ırk” Almanları temel almış, Yahudileri, Çingeneleri, Polonyalıları yok etmeye ve köleleştirmeye yönelmiştir. Stalinist rejim ise, hakim unsur olarak Büyük Ruslara dayanmış, bunun dışındaki halklara ikinci sınıf muamelesi yaparken hem doğrudan baskı altına almış, hem de aydın kesimlerini tutuklamıştır. Milyonlarca mahkûmun Gulaglarda köle emeği olarak kullanılması ise, Hitler’in soykırımına ve Yahudileri köle emeği olarak kullanmasına eşdeğer, çok özel bir uygulamadır.

Beş. Mutlak iktidarın ardından dışta istilacılık gelir. Nazi Almanya’sının, daha II. Dünya Savaşı başlamadan Avusturya ve Çekoslovakya işgalleriyle başlayan dünyayı fethetme girişimi; Sovyetler Birliği’nin Baltık ülkelerini (Letonya, Estonya, Litvanya) işgali ve Finlandiya’yı istila girişimi; ardından bu iki ülkenin Polonya’yı birlikte işgal etmesi ve ortadan kaldırması.

 

Elbette totaliter diktatörlükler, iktidara kendine özgü yollardan ilerler ve total diktatörlüğünü yine kendine özgü yollardan adım adım kurarlar. Bu bir çırpıda olmaz ve adım adım, giderek daha koyulaşarak gerçekleşir. Gelişmenin bir aşamasında, iktidara tamamen egemen olmak ve farklı ses ve unsurları bütünüyle susturmak için iktidar partisinin ya da gücünün eline bahane verecek ve kendisini pekiştirmesini sağlayacak iki şeye ihtiyacı vardır: 1. Büyük bir provokasyon (Almanya’da Reichstag yangını; Sovyetler Birliği’nde Kirov cinayeti, ki tam anlamıyla kanıtlamasa da birinde Gestapo’nun, diğerinde NKVD’nin parmağı olduğu tarihçilerin ortak yargısıdır); 2. İktidar gücü içinde, totaliter rejimin uygulanmasına ayak bağı olacağı düşünülen unsurların tasfiye edilmesi ve fizik olarak da ortadan kaldırılması (Almanya’da “Uzun bıçaklar gecesi”; Sovyetler Birliği’nde Büyük Temizlikler ve “Show Trial”ler).

 

Türkiye’nin bugünkü durumuna baktığımız zaman AKP iktidarının, yukarda özelliklerini sıraladığımız türden bir totaliter diktatörlük yönünde dev adımlar atmakta olduğunu görebiliriz.

Birincisi, polisin mutlak denetimi kurulmuştur. Başbakan, Gezi olayları sırasında biber gazı sıkan polisine “kahramanlık” payesi vererek polis egemenliğine tam destek vermiştir. Zaten Ergenekon vb. tutuklamaları sırasında polisin Gestapo ve NKVD’den farksız bir şekilde uydurma delil ürettiği açıktır. Orduya yönelik operasyonlar yoluyla ordu tam denetime alınmış, keza adalet mekanizması iktidarın emrine verilmiştir. Yani totaliter diktatörlüğün birinci koşulu aşağı yukarı gerçekleşmiştir.

İkincisi, Hitler’e benzer bir şekilde, parlamentodaki çoğunluğuna dayanan AKP, siyasal alanda fiili bir egemenlik kurmuştur. İktidar ve ekonomik güç aracılığı yoluyla da basın ve medyada aynı egemenliği gerçekleştirmiştir. Muhalefetin tamamen ve bilfiil susturulması için bir Reichstag yangını ya da Kirov cinayeti beklenebilir. Unutmayalım ki, Reichstag yangınına kadar, Nazi partisi’nin  iktidarı altında komünist partisi de dahil diğer muhalefet partileri Reichstag’daki varlıklarını sürdürmüş, örneğin komünist ve sosyal demokrat basın Nazi rejimini eleştirmeye devam edebilmişti.

Üçüncüsü, AKP, toplumu kendi ideoloji ve kültürü yönünde baskı altına almak üzere dev adımlarla ilerlemektedir. Bugün sıra son derece tayin edici bir adımın atılmasına gelmiştir: Devletin ve polisin özel yaşamları gözetlemesi ve özel yaşamların tam bir denetim altına alınması. AKP’nin bu son girişiminin bir seçim yatırımı olduğunu ya da muhafazakârlığının ürünü olduğunu düşünenler yanılıyor. Elbette seçimlerde puan toplamak ya da kendi muhafazakâr hayat tarzını oturtmak gibi yan amaçlar da vardır ama esasında bu adımın ardında çok daha vahim bir niyet yatmaktadır, o da özel hayatı ortadan kaldırarak toplumu tüm gözenekleriyle gözetim ve denetim altında tutmaktır. Eğer bunu başarırlarsa, bugüne kadar yarım yamalak var olan bütün özgürlüklere elveda demek gerekecektir. Devlet, evlerimizin, yatak odalarımızın içine kadar girecek, kayıt yapacak, fişleyecek, tutuklayacak ve insanlar sessiz sedasız ortadan yok edileceklerdir.

Dördüncüsü, AKP diktatörlüğü, Sünni-Türk unsurunu kendine temel almış ve Türk devletinin geleneksel yönelimlerine de sırt dayayarak bu unsurun dışında kalan Alevileri, Kürtleri diğer milliyet ve inançları baskı altına almıştır. Bu baskının giderek daha da koyulaşacağını tahmin etmek zor değildir.

Beşincisi, AKP diktatörlüğü, Nazi rejiminden ve Stalinist rejimden farklı olarak, totaliter diktatörlüğünü tam olarak oturtmayı bile beklemeden istilacı faaliyetlerini birkaç yıldır zaten başlatmış bulunuyor, hepimizin bildiği gibi.

Bu durumda yapılması gereken nedir? Eğer dünyanın en büyük komünist partisi olan, 1 milyon üyeli ve 6 milyon seçmenli Alman Komünist Partisi ile güç bakımından ondan hiç de geri kalmayan Alman Sosyal Demokrat Partisi ve diğer muhalif güçler totalitarizm yolunda adım adım ilerleyen Nazi partisine karşı güçlerini birleştirebilseydiler, Almanya’daki totaliter Nazi rejimini önlemek yolunda bir şansları olabilirdi. Keza, Sovyetler Birliği’ndeki tek parti rejimi ortamında, parti içindeki “sağ” (Buharin) ve “sol” (Troçki) muhalefet ve merkezci muhalefet (Zinovyev-Kamenev) ile parti dışındaki anarşistler, sosyalist devrimciler ve Menşevikler Stalinizme karşı zamanında birleşip etkili bir mücadele sürdürebilmiş olsalardı Stalinist totalitarizmin önünde bir set çekme fırsatını belki yakalayabilirlerdi.

Tarihten ders çıkartmak istiyor muyuz?

 

Gün Zileli

7 Kasım 2013

www.gunzileli.com

gunzileli@hotmail.com

 

 

 

 

 

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI