Toplumsal Mücadelede Tarihi Momentler…

 

 

Dün yazdığım, “AKP’ye Bir Seçim Yenilgisi” yaşatmak yazısı epeyce tepki çekti. Bu tepkilerin bir kısmı, AKP’nin siperlerinde mevzilenmiş, kısmen DSİP, kısmen anarko-AKP eğilimli kişilerden geldi; diğer bir kısmı ise, devrimci toplumsal mücadelenin en sağlam unsurları olan anarşistlerden, sol komünistlerden ve genel olarak sol eğilimdeki arkadaşlardan. Tabii ki, tamamen zıt güdü ve endişelerle…

Tabii ki, DSİP eğilimliler ve anarko-AKP’liler aleyhimde bir kampanya yürütmek için ellerine iyi bir fırsat geçtiğini düşündüler. Belki de dünkü yazımda yer alan, “düşmanın yapmanı istediği şeyi yapma” kuralını kendime uygulamalıydım. Ama dürüstlük gereği bunu yapmadım. Politikacı değilim. Bu bakımdan söyleyeceklerimin aleyhime kullanılacağını bile bile, onların, “bakın MHP ve İP’e oy verilmesini savunuyor, işte ulusalcı-anarşist bu, dememiş miydik” diye ayağa kalkmalarına yol açacak sözleri yazmaktan çekinmedim. Demagoji yapmak yerine, önerinin içeriği üzerinde samimiyetle düşünmüş olsalardı, “AKP’yi alt edecek aday MHP’li veya İP’liyse onlara da oy verilebilir” mealindeki önerimin, aslında özellikle MHP’ye ağır bir darbe anlamına geldiğini görebileceklerdi. Benim önerim hayata geçecek olsa, MHP’nin bugünkü, yüzde 20’lere yakın oyunun yüzde 5’e düşeceğini, İP’in ise son derece düşük olan oylarının sıfıra tekabül edeceğini görebileceklerdi. Bu kişiler, eğer, “bu öneriyle oyların CHP’ye akmasını sağlamaya çalışıyor” deselerdi gerçeğe daha uygun bir şey söylemiş olacaklardı. Niyetim bu olmamakla birlikte, önerimin en fazla CHP’nin işine yarayacağını ben de biliyorum. Fakat benim açımdan parlamenter partiler arasında önemli bir fark olmadığından CHP’nin geçici olarak güçlenecek olması da umurumda değil doğrusu. Dünkü yazımda da belirttiğim gibi, benim amacım, öncelikle AKP’nin önümüzdeki yerel seçimlerde yenilgiye uğratılması. Bunun neden bu kadar önemli olduğunu, yazımın son bölümünde anlatmaya çalışacağım.

AKP yanlısı “solcu”ların ya da “anarko”ların itirazlarına pek kulak asmam da, devrimci cephenin en sağlam unsurlarından gelen eleştirilere fazlasıyla önem veririm. Çünkü bu arkadaşların bakış açısı, her ne kadar dogmatik, hatta müteassıp öğeler içeriyor olsa da, devrimci duyarlılık açısından bir barometredir ve onlardan kopmak hiç işime gelmez. Bu yazıyı, esasen onları ikna etmek amacıyla yazıyorum.

Toplumsal mücadelede öyle bazı momentler vardır ki, toplumu bıçak gibi ikiye böler, toplumun ve toplumsal mücadelenin seyrinde bir kader anını temsil eder. Buna, 1930’lardan iki örnek vermek istiyorum: İspanya ve Almanya.

1930’lu yılların başında İspanya’da toplum keskin bir şekilde ikiye bölünmüştü: Bir yanda acil bir devrimden yana işçiler ve köylüler, diğer yanda ise devrimi şiddetle ezmek isteyen sağ blok. Burjuva cumhuriyetçileri ve liberaller ortada yer alıyorlardı. Sosyal demokrat partinin tabanındaki işçiler devrimden yanaydı, ancak liderleri (UGT sendikası ve Largo Caballero) devrimle cumhuriyetçi liberaller arasında hem bir köprü görevi görüyor, hem de yalpalıyorlardı. Şahsen Largo Caballero devrimden yanaydı ama bağlı olduğu siyasi partinin sağ kanadıyla dengeyi korumak için devrimci-cumhuriyetçi bir karışımı temsil etmekteydi.

İspanya toplumu devrimle karşı-devrimin kafa kafaya tokuşacağı ve kozlarını paylaşacağı bir döneme doğru hızla ilerlerken 16 Şubat 1936 seçimleri gelip çattı. “Sol gruplar Halk Cephesi’nin bayrağı altında birleştiler.” (Abel Paz, Halk Silahlanınca, çev: G. Zileli, Kaos-Yayın Kolektifi, 2. Baskı, 2011, s. 247) Anarşistler ne tutum olacaktı?

“Bütün muhalefet grupları son derece ılımlı bir program üzerinde anlaşmışlardı, bunun yanı sıra bütün adli ve siyasi tutuklular için af sözü de veriyorlardı. CNT, ülke çapında bir propaganda kampanyası başlatarak halkı, Halk Cephesi’nin tehlikeli aldatıcılığına kapılmaması konusunda uyardı, fakat bu propaganda 30.000 tutuklunun sorunuyla bir çelişki oluşturuyordu.” (Age, s. 248)

Gerçekten çelişkili bir durum vardı. Bir yanda, seçimlere katılmak ve Halk Cephesi’ne destek vermek, anarşist ilkelerin ihlali ve aynı zamanda devrimden reformizme doğru bir kayma anlamına gelecekti; diğer yandan, bu yapılmadığında ve klasik boykot tutumunda ısrar edildiğinde de bu, sağ blokun zaferine, sağın kolay yoldan devrimi ezmesine yol açacaktı. Ayrıca, eğer Halk Cephesi kazanırsa devrimin çok net bazı kazanımları olacağı da ortadaydı: 30 bin devrimci mahkûmun affı ve köylülerin toprakları işgal ederek devrimi başlatmalarının önündeki engellerin kalkması.

“Plenumun seçimler hakkındaki benimsediği tavır ise, CNT’nin her zaman savunduğu ‘klasik boykotçu çizginin’ onaylanması(ydı)… Bu sonuçlar, teorik olarak CNT’nin geleneksel tavrına uygundu, fakat gerçekte insanlar oy kullanma düşüncesine soğuk bakmıyorlardı ve bu yüzden de her militan kararları kendi devrimci bilincine göre yorumluyordu.” (s. 251)

Abel Paz, burada diplomatik bir dil kullanmaktadır. Son cümlesi aslında, anarko-sendikalist CNT’nin, üyelerini oy kullanma konusunda serbest bıraktığı anlamına gelmektedir. Yani böylece CNT, kendi anarşist ilkelerinden taviz vermemiş görünecek, fakat üyeleri de gidip Halk Cephesi’ne oy verecekti.

“Santillan, toplantıda aşağıdaki yorumu yaptı: ‘Eğer biz, hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak bir şekilde boykot tavrını onaylayacak olursak Gil Robles’in istediği diktatörlüğün zaferine yol açmış ve legal yoldan faşist bir döneme girmiş oluruz. Eğer solun zaferinin sağlanması için seçimlerin lehinde tutum aldığımızı açıklarsak – Soldaki insanlar tarafından bile – ilkelerimizi hafife almakla suçlanırız.’… Santillan’ın bu sözleri militanların çoğunun içinde bulunduğu kararsızlığı yansıtıyordu… ‘Yıllardan beri ilk kez’ diyordu Santillan, ‘açıkça konuşmaya cesaret ettik, hazır sloganlardan kaçınarak. Durum hakkında karara varmak için öngörümüzü kullandık, durumu bütün ciddiyetiyle ölçüp biçtik. Hepimiz ya da hemen hemen hepimiz  Solun yıkımının bizim de yıkımımız olduğunu biliyorduk! 1933’teki seçim kampanyasını engellemiştik ama işçilerin sağduyusu onları seçim sandıklarına itiyordu; yalnızca faşistleri hükümetten atmak ve mahkûmları hapisten kurtarmak istemeleri nedeniyle.” (s. 251-252)

Nitekim öyle oldu. CNT, 1 milyon üyesini oy kullanmakta serbest bıraktı ve bu bir milyon oy seçimlerin sonuçlarını belirledi. Halk Cephesi bu sayede kazandı. Halk Cephesi, elbette cepheci bir girişimdi ve sonuçta işçi kitlelerini devrimden reformizme çekmenin de aracıydı ama o somut durumda, onun kazanması, sağ bloku bozguna uğrattığı gibi işçi ve köylülerin devrimi fiilen başlatmalarını getirdi. Kitleler, daha hükümet kararnamelerini bile beklemeden hapishanelerin kapılarını açıp 30 bin devrimciyi salıverdiler; işçiler fabrikaları, köylüler büyük malikâne topraklarını fiilen işgale giriştiler. Bu devrimi önlemek için, Franko’nun bir darbe yapması gerekti.

Alman Komünist Partisiyle Sosyal Demokrat Partisi’nin arasındaki ölümcül rekabetin Almanya’da Hitler’in iktidara gelişini nasıl kolaylaştırdığını, hatta Nazilerin bu sayede iktidara gelebildiğini herkes iyi bilir. Bunu burada daha fazla uzatacak değilim. Ancak şunu da belirtmeliyim ki, Alman Komünist Partisi ve Sosyal Demokrat Partisi, 1933 yılında, son anda bile bir seçim ittifakına gitseydiler ya da bu iki parti arasında bölünmüş işçi kitleleri tabandan böyle bir birleşme bilinci gösterip oylarını aynı noktaya yığsaydılar, belki de faşizmin iktidara gelmesini önleyebileceklerdi. İşte Almanya’daki toplumsal mücadelenin böylesine kritik bir anıydı 1933 yılı.

Buradan, Türkiye’deki duruma geçebiliriz. Mart 2014 seçimlerini neden bu kadar önemli görüyorum?

AKP, 12 yıldır hüküm sürüyor bu ülkede ve gittikçe koyulaşan bir diktatörlüğü oturtmakta. AKP’ye bu on iki yıl içindeki en büyük direniş 2013 Mayıs-Haziran’ında gerçekleşen Gezi isyanı oldu ve AKP’yi gerçekten sarstı. Ancak, AKP kısa sürede toparlandı ve kaybettiği prestijini yeniden kazanmak ve iktidarını en azından bir on yıl daha uzatabilmek için stratejik bir karar aldı: Ne yapıp ne edip Mart yerel seçimlerini AKP’nin yeni bir seçim zaferine dönüştürmek.

Bunun için bütün olanaklarını kullanacaklardır. Halkın desteğini alabilmek için her türlü popülist tavizi vereceklerdir. Bunları burada tek tek saymayı gereksiz görüyorum ama bunu böyle yapacaklarına hiç kuşku yok. Hatta bonbon şekerleri şimdiden havada uçuşmaya başladı bile.

Bu açıdan, bu seçim, toplumun hayatındaki herhangi bir seçimden daha büyük bir önem kazanmış bulunuyor: AKP’nin zaferi ya da yenilgisi. Bütün güçler buna göre saflaşmaktadır.

AKP yeni bir seçim zaferi kazanırsa ne olur? Gezi isyanı ile yediği darbenin etkilerini hızla giderir, kaybettiği özgüvenini tazeler, iktidar olanaklarından yararlanarak güçlerini sağlamlaştırır ve iktidarını en az bir on yıl daha garantiye alır. “Bakın gördünüz mü, millet bana yeniden onay verdi” diyerek muhalefet güçlerinin üstüne daha fütursuzca yürür. Bazı arkadaşlar böyle bir durumun devrimci süreci hızlandıracağını düşünüyor olabilir, ancak unutulmaması gereken çok önemli bir nokta var: Bugün Türkiye toplumundaki siyasal ve toplumsal mücadele esasen moral üzerinde yoğunlaşmıştır. Bir maç gibi düşünün. Morali bozulan kaybedecektir. AKP kazanırsa büyük moral kazanacak ve o moralle devrimci muhalefetin üzerine yürüyecektir. Elbette toplumsal muhalefet direnecektir ama bu direniş bir savunma savaşından öteye geçmeyecektir.

AKP seçimi kaybederse ne olur? Yani esasen kaybederse demek istiyorum. Örneğin birkaç şehrin büyük belediyesini kaybettiğini ve genel belediye sayısında da bir düşüş olduğunu farz edelim. İşte o zaman AKP büyük bir çözülme sürecine girecek ve toplumsal mücadelenin önü açılacaktır. Kısacası, böyle bir yenilgi, toplumsal mücadele açısından bir “lavaboaç” etkisi yapacaktır. Bazı arkadaşlar, böyle bir durumdan CHP’nin kazançlı çıkacağını, bunun da yeni bir burjuva iktidarının yolunu açacağını düşünüyor. Böyle bir durumun CHP’yi güçlendireceği bir gerçektir. Ama güçlenecek olan sadece CHP olmayacaktır; aynı zamanda Gezi hareketiyle temsil edilen toplumsal devrim mücadelesi olacaktır. Ayrıca unutmayalım ki, CHP’yi yükselten güçlerden bir kısmı da toplumsal devrim mücadelesinin bir parçasıdır ya da bu potansiyeli taşımaktadır. AKP’nin yenilgisinden sonra, toplumsal mücadelenin CHP şemsiyesi altında mı, yoksa devrimci bir muhalefet etrafında mı yürüyeceği konusu gündeme gelecektir elbette. Ben, AKP’nin yenilgiye uğratıldığı bir moral ortamda CHP ulusalcılığı ya da reformizmindense devrimciliğin daha fazla prestij toplayacağı kanısındayım.

Son olarak; seçim oyununa asla katılmak istemeyen arkadaşlara bir sözüm yok. Ben de onlar gibiyim. Büyük bir ihtimalle de genel seçimlerde boykot tutumunu savunacağım. Ancak Mart seçimlerinin özel bir durumu var. Sözüm, oy vermeyi bir ilke sorunu yapmayan ve oy kullanmayı düşünen arkadaşlara. Eğer oy kullanacaklarsa, AKP’yi yenilgiye uğratması en muhtemel adaya oy versinler. Ben, parti ve örgütlerin oluşturacağı bir cephe falan savunmuyorum. Zaten böyle bir cephe, bencil parti çıkarları dolayısıyla neredeyse imkânsız gibi bir şeydir de. Sadece oy vermeyi düşünen seçmenlerin bilincine ve sağduyusuna sesleniyorum. AKP’ye oylarınızla esaslı bir darbe indirin!

AKP’ye bir seçim yenilgisi yaşattığımızı düşünsenize… Ne şenlikli bir şey olurdu bu sandık bezirganlarını kendi oyuncaklarıyla yere çalmak.

 

Gün Zileli

4 Kasım 2013

www.gunzileli.com

gunzileli@hotmail.com

 

 

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI