29 Ekim…

1371435_10151885196063808_695149987_n

Bireyler de toplumlar da bazı günleri özel olarak anlamlandırırlar. Herkesin bireysel tarihinde anlamlı günler vardır. Doğum günü bunların başında gelir. Piyasanın bireyler için “paket program” şeklinde anlamlandırdığı günler de var günümüzde: Sevgililer günü, anneler günü gibi. Böyle günlerde piyasa hareketlenir, hediye dükkânları epeyce satış yapar; bu günler, dükkân sahipleri için gerçek bir bayrama dönüşür.

Bir de toplumsal olarak anlamlandırılan günler vardır. Bunlar ya dinsel gelenek ve bayram günleridir (örneğin hayvanların katledildiği günler gibi) ya da devletlerin toplumlara empoze ettiği ulusal bayram (genellikle ülkedeki diğer milliyetlerin katledildiği günlere tekabül eder) günleri. İşin esasına bakacak olursanız, bunlar da bireysel günler gibi sadece anlam yüklenmiş günlerdir ve böyle günlerde insanın burnuna kan kokusundan başka bir şey gelmez.

Anlamlı bireysel günleri alalım. 24 Ekim gününde doğdum diye bu günün benim ya da yakınlarım için anlamlı olması saçmadır aslında. Çünkü benim varlığımı belirleyen, doğduğum gün değildir. Hatta diyebilirim ki, doğduğum gün benim en anlamsız günümdür. Çünkü o güne ilişkin en ufak bir şey bile yoktur belleğimde. Doğmamdan önceki günle o gün arasında benim açımdan hiçbir fark yoktur. Üstelik bilinç de yoktur. Doğum günüm yerine, örneğin sevgilimle tanıştığım ilk günün ya da ne bileyim, ortaokulu bitirirken son bütünleme sınavını başarıyla vermemin (benim için nadir günlerden biridir!) bireysel tarihimde daha anlamlı olması gerekir ama nedense facebook’ta bunlar değil de, genel geçer bir şey olarak doğum günüm vardır, herkese duyurulmak üzere.

Dinsiz olduğum için, dini bayram günlerinin üzerinde hiç durmasam yeridir. Zaten bu günler döngüsel olarak yer değiştirdiklerinden belli bir günle anılamazlar.

Devletlerin belirlediği anlamlı günler iyice sorunludur. TBMM’nin açılış günü olan 23 Nisan’ın neden çocuk bayramı olduğuna bir türlü akıl erdirememişimdir. Ya da Mustafa Kemal’in padişahın Anadolu müfettişi olarak Samsun’a gittiği gün olan 19 Mayıs gençlik için neden önemlidir? Mustafa Kemal, gençlere, vatan tehlikede olduğunda siz de böyle bir çıkartma mı yapın demek istemiştir? Öyle demek istemiş olsa dahi, her 19 Mayıs günü bu sıkıcı ritüeli tekrarlamak gençliğe bir haksızlık gibi gelir bana.

29 Ekim ise iyice anlamsızdır. O gün Cumhuriyet kurulmuş. Yani Mustafa Kemal’in önderlik ettiği Ankara’da toplanan zevat (ki bunların çoğu, vatanı kurtarmaktan çok, yeni kurulan devletten aslan payını almak için gitmişlerdir oraya) o zamana kadar var olan Osmanlı devletinin adını değiştirip cumhuriyet yapmaya karar vermiş. Şu yaşıma geldim, bu olayın “büyüklüğünün” de anlamını bir türlü kavrayamadım. Kavramaya çalışmadım değil. Çalıştım ama olmadı.

Gençliğimde 29 Ekim geceleri Taksim’de kutlamalar yapılırdı. Yani Taksim, 1 Mayıs’lardan önce de bir kutlama yeriydi. Biz de Arnavutköy’den otobüse atlar giderdik. İtiraf edeyim ki, niyetimiz, göğsümüzü cumhuriyetçi duygularla kabartmak değil, Taksim’de gece vakti biraz eğlenmekti. Hatta bilincimizin daha geri planında, olur a, belki kızlarla tanışırız diye gizli bir niyet de belli belirsiz kıpırdaşırdı. Taksim’de fener alayları dolaşırdı. Biz gittiğimizde genellikle fener alaylarının sonlarına yetişirdik. Gece yarısına doğru işin esas “eğlenceli” faslı başlardı. Kalabalık gençlik güruhları Taksim’de ve istiklâl caddesinde önlerine çıkan kızlara tacizde bulunurdu. Kızlar, “cumhuriyet bilinci”yle azıtmış delikanlılardan kaçacak delik ararlardı. Bunun ardından “cumhuriyet bilinci” tam bir histeriye dönüşür ve bu histeri kendini bayrak tapınması olarak dışa vururdu. Gençler hususi arabaların önünü kesip “bayrak bayrak” diye bağırırlardı. Arabalarına bayrak asanlar ya da olacakları önceden öngörüp torpido gözüne sakladıkları bayrakları çıkararak arabanın önüne takanlar alkışlanır, ancak bunu yapamayanlar da hapı yutardı. Araba, öfkeli milliyetçi topluluk tarafından yumruklanır, tekmelenir, hatta daha da azıtan kalabalık tarafından ters çevrilirdi. Her yıl 29 Ekim’de tekrarlanan bir rezaletti bu. İtiraf edeyim ki çok eğlenirdik. Günün “mana ve ehemmiyeti” ise umrumuzda olmazdı.

O anlamlı milli bayram günlerinde, çocukların sesinden, milli duyguları galeyana getirmeyi amaçlayan şiirler ve abartılı konuşmalar, piyano eşliğinde, “Türk çocukları, Türk çocukları, başlar yukarı gözler ileri” türü, duygulandırmaktan çok insanı o yaşta bile güldüren melodiler dinlemek de bir başka eğlence türüydü. Bu abartılı şeylerin bana çok yararı olduğunu kabul etmeliyim. Daha o yaşta bana abartının çok gülünç ve sakil bir şey olduğunu öğretmiştir bu radyo programları.

Günümüzde aynı komediyi yürütme görevini daha siyasi anlamlar yükleyerek ulusalcılar üstlenmiş bulunuyor. Yarın, görkemli 29 Ekim kutlamaları ve gösterileri yapmayı planlıyorlar. Öylesine bir coşku içindeler ki, bu coşkuya, adı TKP olan parti bile, Türk bayrağının “devrimci” anlamına vurgu yaparak ve liderleri, üşenmeyip bu konuyu izah eden kitaplar yazarak 29 Ekim için çağrılar yaparak katılmakta. Coşkunun boyutları, Doğu Perinçek’i bile hayatında ilk kez sahte olmayan bir özeleştiriye sevk etmiş ve iki gün önce, 29 Ekim’i kutlayacak kuruluşlara MHP’yi de çağırmalarını söylemeyi unuttuğu için hayıflanan bir yazı yazmış.

Ulusalcılar, akılları sıra, 29 Ekim’e, ilk kararlaştırıldığı günden bile daha fazla anlamlar yükleyerek (inşallah bu kadar yükün altında çökmez ya da inşallah çöker!) bunu bir AKP’ye karşı mücadele gününe dönüştürme hevesindeler. Neymiş, AKP iktidarı cumhuriyeti yıkmak istiyormuş, bu yüzden onlar da bu günün “mana ve ehemmiyeti”ni daha da ehemmiyetli bir hale getirmekteymişler. Ne diyeyim, allah hepsine akıl fikir versin.

Neden mi? Çünkü AKP diktatörlüğünün cumhuriyeti yıkmak istediği, bu iktidarın bile söyleyemeyeceği kadar büyük bir yalan. Marmaray hattının açılışını bu güne getirmeleri ise bu yalanı tekzip etmek için yeterli. Yahu adamlar neden yıkmak istesinler cumhuriyet devletini? Başında kendileri bulunuyor. Cumhurbaşkanıyla, müstakbel cumhurbaşkanıyla, ordusuyla, polisiyle, jandarmasıyla, tomasıyla, biber gazıyla, vergi kurumlarıyla, hapishaneleriyle, gardiyanlarıyla, kelepçeleriyle, karakollarıyla, işkencehaneleriyle cumhuriyet dimdik ayakta ve AKP diktatörlüğünün hizmetinde. Daha doğrusu AKP, cumhuriyet denen devlet diktatörlüğünün tek yöneticisi bugün.

Cumhuriyetin kuruluşunu coşkuyla kutlayanlar, onun bugünkü gerçek sahibini de takdis ettiklerinin ne kadar farkında acaba?

 

Gün Zileli

28 Ekim 2013

www.gunzileli.com

gunzileli@hotmail.com

 

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI