Sedat Eroğlu/HAKİM MANSUROF, GÜN ZİLELİ, STALİN VE SANIK SANDALYESİNDE BEN…

17 Ekim 2013

 

Sene 1994 Kasım sonu. Malatya Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde yargılanıyoruz. Savcı uyukluyor. Dağlarda kar fırtınası var. Geceden beri bir özel tim grubu kayıp. Muhafız askerler tedirgin. Suçlama PKK örgütüne üyelik, kırsala silahlı eleman temini vs. Sanık sandalyesindeyim. Hâkim önündeki dosyayı karıştırırken soruyor.

–         Polisteki ifadene ne diyorsun?

–         Poliste ifadem yok Hakim Bey.

Hakim dosyadan kafasını kaldırıp dik dik bakıyor.

–         Var ya. işte burada.

–         Yok efendim. Sayfaların sonuna bakın, imzadan imtina ettiğimi görürsünüz. O şeyleri de polisler kendileri uydurdu. Ben de o yüzden imzalamadım.

 

Hakim hızla sayfaları çeviriyor. Şaşkın bir ifadeyle bakakalıyor…

 

Sene 2013 Ekim ortası. İnternet. Mansur Antires İslami Reddiyeciler diye bir gurup kuracağını söylüyor. İlgilenip bir yazı gönderiyorum. “de Sade türü” olmayan bir reddiyenin vurgulanması durumunda katılabileceğimi bildiriyorum. Bunu belirtmemim sebebi liste başlarında yer alan iki ismin bu tür yönelimlerinin olduğunu bilmem ve M.Antires’in de kısa süre önce kendisini “Şeytanın Amiri” diye tanıttığı bir paylaşımına tanık olmam ve de bu konuya açıklık getirmek istemem. Yazıda kısaca Şeytan’ın İslam’a içkin bir figür ve Tanrı görevlisi olduğunu, İslam’ı reddederken bütün bir konsepti ret etmek gerektiğini belirtiyorum. Sade’ın düşüncelerinin tersine, cezalandırılma korkusu olmadan da insanın erdemde kalabileceğini ve asıl değerli olanın da bu olduğunu belirtiyorum. Sade Ateizminin zevk alma temelinde güçlüye işkence, istismar ve cinayet hakkı tanıdığını ve bu tarzla net bir mesafe koyulması gerektiğini vurguluyorum.

 

Bu açıklamalarıma karşılık verilmeden direk listeye adım yazılıyor. Sonra grubun adının yanlış olduğunu fark ediyor ve uyarıyorum. İslami kelimesinin İslamcı anlamına geldiğini belirtip, İslamı Reddiyeci’nin de bozuk bir ifade olacağını belirtiyor ve İslamı Ret edenler, ya da İslama Reddiye diye değiştirilmesini istiyorum.

 

İşte buradan itibaren Mansur Bey hiddetleniyor ve Gün Zileli’nin adını ağzına dolayarak bana körlemesine bir saldırıya başlıyor. Biraz fantezi katarak anlatayım:

 

Ben gene sanık sandalyesindeyim.

 

–         Sen madem Türkçe’yi iyi biliyorsun. Dersimli Ali Haydar ve Fransa yazında niye o kadar hata var. Gün Zileli’ye düzelttirseydin ya.

–         Sayın Mansur. Ne yazısı, ne Gün Zileli’si, ne alaka? Anlamadım?

–         Ben vatanımı kaybettim. O ajan Gün Zileli. Fransa- Dersim…

–         Ha… Sayın Hakim o yazı benim değil. Bakın yazarın adı yazının üzerinde var. Ben sadece paylaştım. Yazarı Davut Kurun’dur efendim. Eğer bir eleştiriniz varsa…

–         Şey netekim unutalım bu meseleyi. Zaten yaş oldu 56. Bir de sabahın 4ünde kalkıp üretime katılıyorum. Hay aksi şeytan…

 

Bu aşamadan sonra epey afalladım ve en azından grubun isminin değiştirileceğini umdum safça. Tam tersine aynı isimle devam etti ve ben de bu durumda adımın listeden silinmesini talep ettim. Ama Mansur DGM Hâkiminden daha inatçı ve de Zehir Hafiye. Kül yutmaz. Tamam şu Ali Haydar işi bir talihsizlikti ama şimdi kitabım elindeydi…

 

İşte bundan sonra daha azgın ve pervasız bir saldırı başlattı. Gün Zileli… Benim arkadaşım Gün Zileli onun arkadaşının kitaplarını çalmış. Ajanlık yapmış, darbeyi getirmiş ve bir de… bir de benim kitabıma önsöz yazmış.

 

–         Ya sayın Hâkim olmuyo valla. Önsözü ben yazdım. Hatta Gün Zileli’yle görüş ayrılığımızı orada anlatıyorum. Lütfen iyi bakın yani… Benim Aydınlıkla hiçbir ilişkim yok. Hatta valla kitabım üzerine söyleşi için yayıncım aracılığıyla davet ettikleri TV kanallarına çıkmayı ret ettim billa…

 

Adam saldırdıkça saldırıyor. Yalanlarının ortaya çıkması onu frenlemiyor bile… Yalvar yakar bu beladan sıyrılmaya çalışıyorum. Neredeyse Cunta’nın gelmesinde katkım olduğuna ikna olacam, imtina falan da etmeyip basacam imzayı ifadenin altına. Bu adam işkenceden de beter…

 

Gün Zileli de Gün Zileli… Bu adamın bu takıntısının bir sebebi olmalı. Yediğim yumrukların sersemletici etkisini atlatınca kafamda bir ışık çakıyor… Tabii ya. Neden sadece Gün Zileli? Neden diğer Aydınlıkçılar değil de, hatta örgütün lideri Doğu Perinçek değil de Gün Zileli?… Bu Mansur’un hayal meyal okumadan geçtiğim bir paylaşımını hatırlıyorum. Emin olmak için sitesine bakıyorum. Kendisini sahtelerinden ayırmak için “Mansur Antires’in Resmi Sitesi” demiş hazretleri. Resmiyete merak… Evet kodlar çözülüyor. Gün Zileli takıntısının sebebi de.

 

Mansur Bey sıkı bir Stalinist çıkıyor. Gün Zileli de iyi bir Stalin uzmanıdır. İşte bu sebeple, mesela başka bir Aydınlıkçının özeleştirisi kabul ediliyor ama onunki edilmiyor Mansur Bey’in nezdinde… Bütün paranoyaların sebebi de anlaşılıyor… Şimdi başka bir mahkeme sahnesi canlanıyor gözümde:

 

Yıl 1938. Moskova. Ben gene sanık sandalyesindeyim. Hâkim Mansurof soruyor:

 

–         Karşı devrimci faaliyetlerin için ne diyorsun? Troçki’yle kurduğunuz örgüt, yoldaş Stalin’e karşı suikast planları?

–         Ne diyorsunuz yoldaş? Ben komünistim. Ne karşı devrimciliği, ne planları?

–         Troçki’yle yazışmalarınız elimizde. İnkâr edemezsiniz. Her şey ortada.

–         Ama sayın Hâkim. O dergide biz polemik içindeyiz Troçki’yle. Tartışıyoruz. Yani açık değil mi?

–         Evet evet. Benim de dikkatimi çekti. O yüzden daha detaylı inceledik ve karşı devrimci örgütlenme yazışmalarınızı bu tartışmalarda şifrelediğinizi, polemik havası vererek hain planlarınızı kamufle ettiğinizi tespit ettik.

–         Ama sayın hâkim bu saçmalık. Benim geçmişim ortada. Mücadele yıllarım… Hapis yıllarım…

–         Evet. Geçmişin. Ona da baktık. Senin deden de zaten Alp keçisi peyniri işine girmiş bir ara. Almanlarla ilişkiniz o zamanlara dayanıyor.

–         Ama sayın Hakim. Ne Alman’ı, ne dedesi, ne keçisi? Bu nasıl iş?

 

Evet şaka bir yana böyle tuhaf tiplere daha ne diyeceğimi bilemiyorum. Mizah yapıp güleyim diyorum ama artık o da acı veriyor. Yüzeysellik. Yalancılık. İftiracılık…

 

Sadece şunu sorayım: Sen her zırzopluğuna 56 yaşımdayım kusura bakma diyorsun. Anadilinde yazılan bir önsözü bile anlamıyorsun. Aslında okuyor musun, onu da bilmiyorum. Gün Zileli geçmişte yanlış işler yaptığını kabul ediyor ve bugün 70 yaşında barikatlarda direniyor. Sen ama 56 yaşımdayım diyerek bugün, evet bugün bana yalan ve iftiralarla körlemesine saldırıyorsun. Yalanların ispat ediliyor buna bile aldırmıyorsun. Ve bir grubun ismine yaptığım eleştiriden işi buralara kadar vardırıyorsun. Tedavi olmayı ya da huzurevine falan gitmeyi düşünmüyor musun?

 

Sedat Eroğlu

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI