Metin Çulhaoğlu’na Teşekkürler…

 

 

Devlet, iktidarın en yoğunlaşmış biçimidir. İktidar mücadelesi her yerde, her birimde, ailede, kardeşler arasında da sürer gider. Dolayısıyla, devlet iktidarına karşı olmak, iktidar ilişkilerinden azade olmak anlamına gelmez. Hatta iktidar mücadelesi, birbirine en yakın olanlar arasında daha da çetin geçebilir.

Birinci Enternasyonal’de de o zamanın iki radikal-devrimci akımı olan Marksizmle Anarşizm arasında bir iktidar mücadelesi cereyan etmiştir. I. Enternasyonal’in kurucuları Marx ve Engels’di ve doğal olarak bu örgütün yönetiminde de Marksistler egemendi. Daha sonra Bakunin ve taraftarları da I. Enternasyonal’e katıldılar. Bundan sonra, Marksistlerle Anarşistler arasında devlete bakış konusu merkez olmak üzere bir mücadele sürdü. Marksistler, Almanya merkez olmak üzere orta Avrupa seksiyonlarında hâkimdi; Anarşistler ise, ağırlıklı olarak, İspanya, İtalya gibi Latin seksiyonlarında. Bir süre sonra Anarşistler, Fransa ve Belçika seksiyonları üzerinden orta Avrupa seksiyonlarında da yayılma eğilimi gösterdiler. Bu yayılmayı önemli bir tehlike olarak algılayan Marx ve Engels, sonunda çareyi, I. Enternasyonal’in merkezini Birleşik Amerika’ya taşımakta buldular. Bu, I. Enternasyonal’in sonu oldu.

Görüleceği gibi, Anarşistlerin devlet iktidarına ve her türlü iktidara karşı olduklarını ilan etmeleri, bir uluslararası işçi örgütünde iktidar için mücadele etmelerine engel olmamıştı. Bu, mirasa ve mülkiyete karşı olan kardeşin, babadan miras kalan mülkiyet konusunda diğer kardeşlerle mücadeleye girmekten imtina etmemesine benzetilebilir.

Daha sonra Marx ve Engels, II. Enternasyonal’i kurdular. (Düzeltme: Marx’ın II. Enternasyonal’i kuranlar arasında olduğu bilgisini, bir arkadaşın uyarısı üzerine düzeltiyorum. Marx, 1883’de ölmüştür. II. enternasyonal’in kuruluş tarihi ise 1889’dur.) Bu örgütün merkezinde de disipline yatkın Alman sosyalistleri önemli ağırlıktaydı. Anarşistler ise bu örgütte hiç yer almadılar. Zaten artık II. Enternasyonal’de ülke seksiyonları değil, ülkelerin sosyal demokrat adlı partileri yer alıyordu.

İkinci Enternasyonal, Avrupa’daki radikal-devrimci harekette belirleyici ağırlıkta  olmasına rağmen, dünya çapında ana radikal akım, 1917 Devrimi’ne kadar Anarşizmdi. 1920’de kurulan Çin Komünist Partisi’nin Mao da dâhil önderlerinin Anarşizmden Marksizme geldiği dikkate alınırsa ne demek istediğim anlaşılır. Asya ülkeleri Japonya ve Çin başta olmak üzere, Latin Amerika kıtası ülkelerinde ve Avrupa’nın güneyinde ana akım Anarşizmdi. Bu durum 1917 devrimiyle birlikte tersine döndü ve Marksizm, 1917 Devriminin büyük prestiji sayesinde dünya çapında hâkim devrimci akım konumuna geldi. Anarşizm ise, egemen konumunu sadece İspanya gibi güney Avrupa ülkelerinde koruyabildi.

İspanya İç Savaşı’nda Anarşistlerin, önce Stalinistler, sonra da Frankocu faşistler tarafından tasfiye edilmesinden sonra Anarşizm neredeyse bitkisel hayata girdi. Aynı şey, bir başka açıdan, Stalinizmin egemenliği altına alınmış Marksizm için de geçerliydi. Liberter ve Devrimci Marksizm, Stalinizm tarafından tam bir baskı altına alınmış ve dışlanmıştı.

1956 Macar Devrimi ve ardından gelen 1968 Dünya Devrimi, öncelikle Avrupa’da Stalinizme ağır darbeler indirdi ve dünya çapındaki hâkimiyetini sarstı. Bununla da kalmadı, Leninist devrim paradigmasının sorgulanmasını da gündeme getirdi. Anarşizme yeniden hayat verdiği gibi, Marksizmde de “yeni sol” arayışları getirdi. Bundan sonraki tarihi süreçte, dünya devrimci hareketinde, anarşizmle devrimci-liberter Marksizm arasında rekabetten çok işbirliği ve birbirinden öğrenme eğilimi daha ağır basar oldu ve bu süreç günümüze kadar geldi.

Devrimci-Liberter Marksizmin dünyadaki önde gelen temsilcilerinden Alain Badiou, geçtiğimiz günlerde, bir diğer Marksist filozof olan Zizek ile birlikte, Bakırköy Belediyesi’nin davetlisi olarak bir konferans verdiler. Alain Badiou, Gezi isyanını değerlendiren bir konuşma yaptı. Okuyabildiğim kadarıyla bu konuşma, devrimci-liberter Marksizmin dünyadaki devrimci gelişmeleri doğru bir şekilde kavradığını, eski Leninist devrim paradigmasını esaslı bir şekilde sorguladığını, anarşizmin önermelerinden yararlandığını ve öğrendiğini ortaya koymaktadır. Tabii ki, aynı öğrenme ve Marksizmin devrimci önermelerine kulakları açık tutma tutumu bugünün Anarşizmi için de söz konusudur.

Bugün saptamamız gereken nokta şudur: Anarşizmle devrimci Marksizm arasındaki, I. Enternasyonal’de cereyan eden çatışma ve rekabetin bugün hiçbir anlamı kalmamıştır. Bugün önemli olan, birinden birinin egemen olduğu bir iktidar savaşı değil, işbirliği, karşılıklı öğrenme tutumudur. Zaten Gezi isyanı gibi devrimci gelişmeler hepimizi böyle bir tutuma zorlamaktadır.

Gezi isyanı gibi hareketler devrimci sürecin nasıl yürümesi gerektiğini pratikte gösterdikçe, dünya devrimci hareketi üzerindeki eski hegemonyasının iyiden iyiye tuzla buz olduğunu gören Stalinizm, sadece anarşizme karşı bilinen argümanlarını sıralamakla kalmamakta, esasen mızrağın ucunu, yeni gelişmelere devrimci bir yaklaşım gösteren devrimci-liberter Marksizme yöneltmektedir. Çünkü devrimci-Marksizm, Stalinizmin çiftliğinde öten horoz olarak büyük tehlike arz etmektedir.

İşte, bizim kuşaktan Metin Çulhaoğlu’nun “Anarşizmin Bir Asalak Olarak Portresi” http://www.gunzileli.com/2013/10/17/stalinizmden-anarsizme-ve-devrimci-marksizme-bir-bayram-hediyesi/ gibi, cevap verilmeye bile değmez, zerafetten uzak, demagojik yazılar yazmasının ve Alain Badiou’nun şahsında, aslında Anarşizmden çok devrimci-liberter Marksizme saldırmasının nedeni budur. Bu yazı, tuzla buz olan Stalinist egemenliğe bir ağıt ve TKP adı altında topladıkları çevrede yer alan, bu tür eğilimlere kapılması muhtemel devrimci gençlere ciddi bir uyarı, hatta gözdağı olarak okunmalıdır.

Yine de bu kısa özetlemeye vesile teşkil eden kötü yazısından dolayı Metin Çulhaoğlu’na teşekkür etmek isterim.

 

Gün Zileli

17 Ekim 2013

www.gunzileli.com

gunzileli@hotmail.com

 

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI