Türkiye Solunun Yanılgılı ve Acılı Tarihi…

 

436408

 

Polis işkencesinde canını veren yüzlercesine…

 

 

Vehbi Ersan, 1970’lerde Türkiye Solu, İletişim, 2013

 

Vehbi Ersan’ın kitabı, özellikle sol örgütlerin ve o zamanki olayların ayrıntılarını öğrenmek açısından son derece yararlı. İçinde yaşadığım bir tarihi dönem olduğu halde şahsen çok şey öğrendim. Baştan bunu belirterek başlayayım. Ancak ben öncelikle kitabın bazı kusurları üzerinde durmanın daha yararlı olacağı kanısındayım. Bunun ardından, kitapta anlatılanlardan çıkardığım önemli iki ana noktanın üzerinde duracağım. Zaten bunlar ara başlıklarla belirtilecek.

 

Kitabın Hata, Eksik ve Zaafları

 

Kitabın temel zaaflarından biri adında gizli. Kitap, doğal olarak, 1970’leri anlatabilmek için 1960’lara, hatta daha eskilere kısa da olsa bir yolculuk yapmış. Dahası, anlatılanları 1970’lerin sonunda kesmek mümkün olamamamış, çünkü 1980’lerin başında, bütün 1980’leri belirleyen ve o güne kadar çeşitli mücadeleler yürüten sol örgütlerin kaderini belirleyen 12 Eylül 1980 darbesi var. Dolayısıyla kitap, 1980’lere, hatta bir ölçüde de 1990’lara ve 2000’lere uzanmak zorunda kalmış. Evet, ele alınan örgütlerin esas yapısının 1970’lerde oluştuğu doğrudur ama tarihi 1970’lerle kısıtlamanın mümkün olmadığının yazar da farkında ki, daha ötelere uzanmış.

Ama yazar, kitabın adına bağlı kalmak istemesinden olacak, bu sefer 1980’leri, özellikle bu yıllarda solda meydana gelen ve örgütleri de bir hayli etkileyen önemli ideolojik gelişmeleri hiç ele almamış. Oysa bu yıllarda sol örgütlerin bir kısmında Stalinizm üzerine önemli tartışmalar cereyan etmiş; 1970’lerde hiçbir varlık gösteremeyen Troçkizm, feminizm, anarşizm, sol liberalizm gibi akım ve eğilimler ortaya çıkmıştır. Yazar, ya anlatımını 1979 yılının sonunda kesecekti ya da 1980’lere uzanmışsa bu büyük değişimleri de ele alacaktı. Hem 1980’lere uzanıp hem de bu önemli değişimler hiç olmamış gibi davranmak solun tarihi gelişimini anlamak ve anlatmak açısından gerçekten büyük bir zaaftır.

Diğer yandan, kitabın adı açısından başka sorunlar da vardır. Örneğin bu anlatımda Kürt solu yer almamıştır, ancak bu durumda “Türkiye solu” deyimini kullanmak ne kadar doğrudur. Ayrıca Türkiye solunu, Kürt solu dışında ele alıyor bile olsak, buna “Türkiye solu” dışında bir ad vermek daha doğru olmaz mıydı? Kaldı ki, Kürt bölgeleri dışındaki solla Kürt solunu birbirinden kopararak ele almak da o kadar imkân dâhilinde değildir. Nitekim yazar, örgütlerin tarihini anlatırken, kısıtlı ölçüde de olsa Kürt soluna değinmek zorunda kalmıştır.

Kitabın ismi açısından bir diğer nokta, anlatılanın soldan çok, sol örgütler olmasıdır. Elbette solun sol örgütlerden ibaret olduğu ileri sürülebilir ama konuya “Türkiye solu” diye baktığınızda, bu örgütleri de kapsayan daha üst ve global bir değerlendirme yapmak, örneğin, 1970’lerde, Türkiye solunu oluşturan üç ana kümeleşmeyi ve bunun uluslararası nedenlerini tahlil etmek zorundasınızdır. Oysa kitabın perspektifi farklıdır. Kitap, sol örgütleri, global bir sol bakıştan değil, solu sol örgütlerden bakarak anlatmayı tercih etmiştir. Elbette bu da bir tercihtir ama o zaman kitabın adını “Türkiye solu” olarak koymak hatalıdır. Özetle, kitabın adı bence şöyle olmalıydı: Türkiye’deki Sol örgütler, 1960-1990 (Kürt sol örgütleri hariç). Parantez içindeki ibare konmayabilirdi ama o zaman da girişte bu durum izah edilmeliydi.

Ayrıca, böyle kapsamlı bir kitabın ad ve kitap dizinine, hatta örgüt isimlerinin açılımlarına ve şemasına sahip olmaması da önemli bir eksikliktir. Bu eksikliği, yazardan çok, yayınevi editörüne ve yayınevine hatırlatıyorum.

Bundan sonra, gözüme çarpan tek tek hatalara geçebilirim.

Yazarın olaylara bakışı önemli ölçüde objektif ve kapsayıcıdır, bu bakımdan pek bir sorun yoktur. Buna rağmen, bazı sübjektif değerlendirmeler ve bundan kaynaklandığını sandığım küçük hatalar saptadım.

Olaylara bugünden bakınca farklı, yaşandığı andan bakınca farklı görünür. Yazarın bu konuda yaptığı tipik bir hatayı buraya alayım:

Gençlik eylemlerinden yeni kuşak devrimci liderler çıktı. Bunlar arasında Deniz Gezmiş, Yusuf Küpeli, Harun Karadeniz, Doğu Perinçek, Mahir Çayan, Hüseyin İnan, İbrahim Kaypakkaya… gençliğin siyasal-örgütsel arayışı içinde ön plana çıkan başlıca isimlerdi.” (s.32)

Tamamen bugünden bakılarak yapılmış yanlış bir saptama. Yukarda sözü edilen isimlerden sadece üçü, o anda “gençlik eylemlerinden” çıkmış” yeni kuşak devrimci liderlerdir: Deniz Gezmiş, Yusuf Küpeli ve Harun Karadeniz. Harun Karadeniz, daha sonraki süreçte, MDD hareketi içinde olmadığından kendiliğinden elendi. Doğu Perinçek, gençlik eylemlerinden çıkmamıştır, zaten o dönem asistandı. FKF’nin başına doğrudan TİP Bilim Kurulu’ndaki çalışmalarından gelmiştir. Mahir Çayan da 1968-69 gençlik eylemlerinde ön planda yer alan ve çok tanınan biri değildi; zaten eylemlerde çok sık yer almazdı. Esasen teorik yetenekleriyle parlamış ve Yusuf Küpeli’nin FKF başkanlığını almasından sonra, onunla arkadaşlığı sayesinde ipleri adım adım ele geçirmiştir. Hüseyin İnan ve İbrahim Kaypakkaya, o sırada gençlik hareketinin içinde yer almakla birlikte, ön plana çıkmış, lider vasıfları göstermiş arkadaşlar değildi. Hüseyin İnan, genellikle geri planda durmaya dikkat eden bir gençti. Onun THKO’nun örgütleyicisi olduğu sonradan ortaya çıktı. İbrahim Kaypakkaya da İstanbul’da, Türk Solu dergisinde çalışan bir gençti ama gençlik eylemlerinde ön plana çıkmış değildi. İstanbul’da, gençlik eylemlerinde Deniz Gezmiş’ten sonra en ön plandaki genç, bugün adı bile anılmayan Mustafa Gürkan’dı. Bunları uzun uzun anlatmamın nedeni, tarih yazımında, belki de tarihçilerin önemli bir kısmının düştüğü bir hataya değinmek. Olayları yaşandığı andaki gibi görebilmek, eğer o dönemi ele alan kişi içlerinde doğrudan yaşamamışsa imkânsıza yakın bir şeydir.

TİKP ile ilgili birkaç yanlış bilgiye de değinmek istiyorum.

1971 Ocak’ında Doğu Perinçek, Ömer Özerturgut ve Şahin Alpay partinin ilk merkez komitesini oluşturdu.” (s. 53)

Bu doğru değildir. Doğu Perinçek, 12 Mart döneminde, polisteki ifadesinde bu üç ismi, polisi yanıltmak ve gerçek merkez komite üyelerini gizlemek için vermiştir. Bunu şuradan biliyorum ki, o zamanki merkez komite üyelerinden biri de bendim. Yazarın, iddianamelere yansımış bu bilgiyi (Şahin Alpay hiçbir zaman MK üyesi olmamıştır) hiç sorgulamadan kitabına alması hata olmuş. Oysa, kitabında alıntılarına yer verdiği Havariler kitabımı daha ayrıntılı okumuş olsaydı şimdi anlattığım bu bilgiye rastlayacaktı (Havariler, İletişim, s. 16)

Aydınlıkçılar da eylemci gençlik liderlerini ‘maceracı’, ‘anarşist’, ‘kitlelerden kopuk’ diye eleştiriyordu… ‘anarşistçe eylemler’ bu milli cepheye de zarar veriyordu.” (s. 53)

Yazar, tırnak içine aldığı halde kaynak belirtmemiş. Belirtseydi bunca yıl sonra şaşırırdım zaten. Çünkü o zamanki Proleter Devrimci Aydınlıkçılar (PDA) “İlkesiz Birlik Cephesi” adını taktığı Kırmızı Aydınlıkçılara karşı hiçbir zaman anarşist sıfatını kullanmamıştır.

Belki çok önemli değil ama bir yanlış bilgi de şudur:

Merkez Komite üyelerinden Ömer Özerturgut, Filistin örgütleri, ÇKP ve Kuzey Kore komünist partileriyle temas kurmak için yurtdışına çıkmakla görevlendirildi.” (s.55)

Yazar, bunu TİİKP’nin 12 Mart’tan sonra aldığı önlemler çerçevesinde söylemektedir. Oysa Ömer Özerturgut, yurtdışına 12 Mart öncesinden çıkarılmıştı.

Yanlış bilgilerin ötesinde, yazar bazen, eskinin birtakım yanlış değerlendirmelerini de benimseyip kendi fikri gibi ileri sürmektedir. Ona göre PDA’cılar;

“68 kuşağının THKO’lu, THKP-C’li gençlik liderleri gibi ‘eylemci’ değillerdi.” (s.53)

Yanlış bir yargıdır bu. PDA’nın özellikle gençlik kesiminden gelenleri o dönemin en eylemci gençleri arasındaydı. Yani sonradan THKO veya THKP-C’yi oluşturan gençlerle aralarında eylemcilik açısından bir fark yoktu. Fark, eylemlere bakıştaydı.

Yazarın, kitabın en son bölümünde yer alan Dev-Sol örgütünü ele alışta da bazı sübjektif değerlendirmeler yaptığı, daha açıkçası Dev-Sol’u biraz kayırdığı  kanısındayım. Örnek:

2000 yılının ölüm orucu… ‘Hayata Dönüş’ operasyonunun ardından tam tersine evrilerek, legal sosyalistlerin, giderek de radikal grupların dahi ilgi göstermediği, toplumun kesif duyarsızlığı altında DHKP-C’li bir grup tutuklu ile yakınının yıllarca süren gözlerden uzak eylemine dönüştü.” (s.399)

Burada, korkunç ölçüde hatalı bir eylem çizgisini dayatan DHKP-C yönetimi hiç eleştirilmediği gibi, “toplum” son derece haksız bir şekilde “duyarsızlık”la suçlanmıştır. Elbette bir tarih kitabında örgütlerin izlediği çizginin eleştirisini bekliyor değilim ama ters yönde bir savunmacılığı da doğru bulmadım. Toplum ya da halk diyelim, aslında açlık grevlerine başlangıçta büyük ilgi göstermiş ve destek de vermişti. Fakat DHKP-C önderliğinin akıl sır ermez ve saçma bir inatla sürdürdüğü ölüm orucu, devlete otuzdan fazla militanı öldürme fırsatı tanımış ve bundan sonra da aynı hatalı çizgi terk edilmeden sürdürülüp insanlar boşu boşuna ölüme sürülmüştür. Burada söz konusu olan, “toplumun kesif duyarsızlığı” mıdır, yoksa DHKP-C önderliğinin kesif vurdumduymazlığı mıdır? Yazarın bu hatalı ve haksız yargısı bir anı kitabında ileri sürülseydi, “onun kendi düşüncesi” der geçerdim ama objektif olması beklenecek bir tarih kitabında böyle gelişigüzel yargıları ileri sürmek gerçekten de sorumsuzluk kelimesini hak etmektedir.

Yazar, bu sübjektivizmi, bir örgüt üyesi, hatta yöneticisi gibi, şu tür değerlendirmelerinde de tekrarlamaktadır:

12 Eylül sonrası yıllarda, yönetici komite de görevler de o sırada en uygun kişilerce üstlenilmişti.” (s.404)

Bir tarih kitabında rastlanması imkânsız bir yargı. Böyle bir yargıyı, bırakın bir tarihçiyi, bir örgüt üyesi ya da yöneticinin bile, hele illegalitenin sürdüğü bir döneme ilişkin olarak ileri sürmesi oldukça güçtür. Yazar, “en uygun kişilerin” bunlar olduğunu nereden bilmektedir? Diğerleriyle karşılaştırma olanağı var mıdır? Ayrıca “uygun”luk kıstasının tamamen sübjektif bir şey olduğunu bilmesi gerekmez midir?

Yazarın, Dev-Sol tarihini 2000’lere kadar izlediği halde, bu örgütün iç infazlarına neredeyse hiç ya da asgari ölçüde değinmesi de dikkat çekicidir. Hele hele örgütteki bölünmeyi anlatırken, Bedri Yağan kesimini, merkezin ağzıyla ve tırnak içine almaya bile gerek görmeden “darbeciler” diye nitelendirmesi insanı şaşkınlıklar içinde bırakacak ölçülere varmaktadır.

 

Düşman Kardeşler Cunta işbirlikçiliğinde Birleşirken…

 

TİKP’nin 12 Eylül cuntasına karşı işbirlikçi bir tutum aldığı bilinmektedir. Ancak belki de TİKP çok göze battığından ya da onun “düşman kardeşi” TKP ilk başta direnme tutumu almışken, bundan bir yıl sonra aynı TİKP gibi işbirlikçi tutuma yöneldiğinden, TKP’nin de cunta işbirlikçisi olduğu o kadar fazla dikkat çekmemiş ya da dillendirilmemişti. Vehbi Ersan’ın kitabından bu işbirlikçiliğin ayrıntılarını ve buna neyin yol açtığını öğreniyoruz. Bunu uzunca bir alıntıyla vermek zorundayım:

Ocak 1981 tarihli Politik Durum ve TKP’nin Tutumu adlı politbüro imzalı broşür cuntaya ilişkin görüşleri kökten değiştiriyordu. Broşürde cuntanın Amerika ve NATO’nun kuklası olarak değerlendirilemeyeceği, özgün bir dış politika izlediği, Atatürkçü niteliklere sahip olduğu, antidemokratik uygulamalarına karşın MHP’ye de vurduğu, ‘sol terörist gruplara karşı önlemler’in demokrasi güçlerine karşı saldırı gibi algılanamayacağı; ordu içindeki antiemperyalist öğelerin desteklenmesi gerektiği belirtiliyordu. Broşüre göre cunta içinde ‘çeşitli kanatlar’ ve bu kanatlar arasında ‘çelişkiler’ vardı… şöyle devam ediliyordu: ‘Başta Sovyetler Birliği olmak üzere sosyalist dünyanın gücü cuntanın politikasını etkiliyor. Cuntanın sosyalist ülkelerle işbirliği yolundaki girişimleri emperyalizmin en saldırgan kesimlerinin politikasıyla çelişkiler taşıyor. Bu yolda atılan adımlar ülkede işçi sınıfı ve ilerici güçlerin savaşımı için daha elverişli koşullar yaratıyor.’” (s. 146)

Bundan sonra yazar, “düşman kardeşler” TİKP ve TKP ile ilgili olarak şu doğru saptamayı yapmaktadır:

İlginç olan, TİKP’nin düşman gördüğü, tam zıt yaklaşımlara sahip olduğunu düşündüğü TKP’nin de 12 Eylül cuntasına karşı aynı tutumu takınmış olmasıydı. Üstelik Sovyetler Birliği de, ABD’nin desteğiyle gerçekleşmiş darbeye karşı çıkmamış, tersine desteklemişti.” (s. 186)

Aslında bu iki örgüt, hangi nedenle, ortalığı toza dumana bulayacak ölçüde düşman olmuşlarsa, aynı nedenle cuntaya dost olmuşlardır. İkisini de yönlendiren Sovyetler Birliği’nin ve Çin Halk Cumhuriyeti’nin ulusal çıkarlarıydı. Bu iki ülke, ulusal çıkarları doğrultusunda, dünya çapında olduğu gibi, Türkiye solu üzerinde de kıyasıya bir rekabeti sürdürmüş; aynı çıkarlar doğrultusunda 12 Eylül cuntasıyla işbirliğinin yollarını aramış ve kendi piyon partilerini de buna yöneltmişlerdir. Elbette bu iki partinin, bağlı oldukları ülkelerin yönelimine uygun bir şekilde içerde egemen sınıflarla işbirliği yollarını arayan partiler olmaları da bu siyasetlere katkıda bulunmuştur.

Bir mahallede iki kabadayı birbirinin gözünü oyacak bir rekabet içindeyse anlayın ki, o kabadayıların efendileri de kendileri de o mahallede aynı çıkarların peşindedirler.

 

Şu “Ricat” Denen Şey…

 

Bizim solun bütün kesimleri Lenin’in tembel öğrencileridir. İşin aslını astarını öğrenmeden “Leninizm” kitabından kopya çekerek sınıfı geçmeye kalkışırlar. Bu kitapta Lenin, Bolşeviklerin taktiklerinden biri olarak “ricat”tan da söz etmiştir. Nedir ricat? Burjuvazinin şiddetle saldırdığı ve güçler dengesinin eşit olmadığı koşullarda parti ricat etmesini bilmeli ve bozguna sebebiyet vermeden güçlerini topluca geri çekmenin yollarını aramalıdır. İşte öğrenilen ya da kopya çekilen ders budur. Yoksa “daima ileri” gitmekten başka bir şey bilmeyen solun kendi deneyimleriyle ve mantığını işleterek böyle bir “ricat”ı akıl etmesi mümkün değildir. Bu yüzden 12 Eylül darbesi koşullarında bu “ricat” sözcüğünü fiyakayla ve hatta gururla telaffuz etmekten çekinmemişler ve bunun uygulayıcısı olmuşlardır. İşte aralarındaki bütün ayrılıklara rağmen bunu topluca uygularken de en büyük yanlışı yapmışlardır. Çünkü 12 Eylül darbesinden sonra yapılacak en yanlış şey ricattı. Bunu tartışacağız.

Fakat konu kopyacılıktan ibaret de değildir, ne yazık ki. “Leninist” örgüt bencilliği ile bu ricat denilen şey tam da üst üste oturmuştur. Leninist örgüt nedir? Halkın ya da işçi sınıfının devrim mücadelesinin “öncü”südür. O halde her şeyden önce bu”öncü” korunmalıdır. O zaman gelsin ricat!

12 Eylül öncesindeki keşmekeş ortamında bütün sol örgütler “Leninist öncü örgüt”ün inşasından söz ettiği halde, aslında bunu hiçbiri ciddi bir şekilde yapmıyordu. Çünkü büyük bir toplumsal hareketlilik vardı ve “gizli” örgütlenme bu hareketliliğe ayak uyduramıyordu. TİKP bile, 1974’te işe yeniden başlarken bu ilkeleri sıkı sıkıya uygulamaya kalkmış, fakat bir iki yıl içinde böyle bir örgütlenmenin koşullara uymadığını fark edip açık mücadele alanına balıklama dalmış, “gizli” hücreleri falan bir kenara bırakmıştı. Diğer “Leninist” örgütler de öyle. Çünkü Lenin’in sözünü ettiği örgütsel ilkeler Çarlık Rusya’sında, legal olanaklardan önemli ölçüde yoksun bir örgüte ilişkin deneylerden yola çıkarak hazırlanmıştı.

Bizim sol örgütler, “Leninist örgüt”lenmeyi, sadece genç militanları büyülemek ve onları asla ulaşılamayan bir “proletarya örgütünün üyeliği” mertebesine “yükseltmek” için olta olarak kullandılar. Gerçekte böyle bir örgütlenme yoktu. Bütün örgütler, korkunç bir rekabet içinde, okullarda, mahallelerde militan avlama yarışı içindeydiler ve dolayısıyla, herhangi bir askeri darbeye ve ardından gelecek baskıya karşı ciddi hiçbir önlem almamışlardı.

Darbe birdenbire gelince, 12 Eylül’den önce bencil örgüt çıkarları nasıl ciddi bir örgütlenmeyi bir tarafa bırakıp militan avlama peşince koşmayı gerektiriyor idiyse, aynı çıkarlar bu sefer örgütü cuntanın saldırısından koruma güdüsünü harekete geçirdi. İşin aslı şuydu: “Şimdi bırakın cuntaya karşı direnişi falan, militan avlamayı da bırakın; şimdi yapılması gereken tek şey, bugüne kadar avlanmış militanlardan ibaret dar örgütümüzü korumaktır.” İşte bu koşullarda Lenin’in “ricat” teorisini hatırladılar. Bu, tam da o anda onların ihtiyaç duyduğu şeydi. Taraftarlarınızı, size inanan mahallelerdeki insanları kaderleriyle baş başa bırakın ve bir avuç militanınızla ortadan toz olun. İşte “ricat” dedikleri şey buydu. Bu furyaya bir tek o zamanki Dev-Sol katılmadı. Hangi güdülerle katılmadı, bu ayrı bir tartışma konusudur ama bu noktada cuntaya saldırı çizgisini savunmasıyla (s. 373, 384) Dev-Sol doğruyu söyleyen tek örgüttü.

Evet, ihtiyaç olan, ricat değil, tersine bütün güçlerle cuntanın darbesine mahallelerde, fabrikalarda direnmekti. Çünkü zaten olan olmuştu ve adamlar solu ezeceklerdi. Sonuçta bir yenilgi olsa bile, 12 Eylül’den sonra yaşanan o korkunç moral bozukluğu olmazdı. Bu ricat politikasının sonucunda, o zamana kadar örgütlere destek vermiş, onlara güvenmiş, faşistlere karşı direnmiş on binlerce insan başıboş, savunmasız ve örgütsüz bırakıldı (s. 349-350). Onlara direnme yolunda bir yol bile gösterilmeden bütün örgütler bencilce sırra kadem bastı. Ondan sonra da gelsin “tabandakilerin” suçlanması. Oysa suçlu olan örgütlerdir, onların merkez yöneticileridir. Şahsen ben de dâhilim bu yöneticilere.

Hadi taraftarlar ortada bırakıldı. Sanki o çok değerli örgütsel çekirdekler korunabildi mi? Ne gezer! Her derde derman olduğu sanılan bütün merkeziyetçi gizli örgütlenmeler tam da polisin istediği şeyi yapıyorlardı. Polis adeta şöyle düşünüyordu (belki de içgüdüsel bir şekilde): “Siz en değerli militanlarınızı hücrelerde toplayın, o hücreleri birbirine bağlayıp merkezileştirin. Ondan sonra da biz gelip bir noktadan başlayarak işkence yoluyla ilerleyelim ve hepsini birden toplayalım.” Böylece bütün örgütlerin binlerce değerli militanı ve üyesi şu meşhur “Leninist örgütlenme” sayesinde polisin ağına düşürüldü (s. 313-314). Bu toparlamadan en az zarar gören örgüt TKP-ML oldu, çünkü bu örgüt diğerlerine göre çok daha ademimerkeziyetçiydi.  (s.227-228).

Eğer TDKP’nin sonradan hataları ele alırken belirttiği gibi, sol örgütler ricat adı altında sağa sola kaçışacakları yerde aralarında bir blok kurup cuntaya karşı esaslı bir kitlesel direnişe geçmeyi hedeflemiş olsalardı, gerçekten büyük bir direniş gösterilmesi ihtimali vardı. Ne yazık ki, o sırada yapılması gereken tek akılcı şey kimse tarafından akıl edilmemiş, önerilmemiştir bile. Öyle ki, cuntacılar bile, 12 Eylül öncesinde ortalığı yıkıp geçiren solun kendilerine daha fazla direneceğini hesap etmiş, ona göre hazırlanmışlardı. Solun akılsızlığı onları bile hayal kırıklığına uğratmış olmalıdır.

Son olarak şu polis sorguları meselesine değinmek istiyorum: Poliste zaaf mevzuu. Kitaptan öğrendiğime göre, Dursun Karataş bile, “poliste zaaf” konusunda taraftarlarının önünde özeleştiri vermek zorunda kalmış (s. 402-403). Oysa bu, solun en büyük hatalarından biridir. Sol, “proleter devrimci” militanı insan üstü bir varlık mertebesine çıkararak hem kendine, hem de on binlerce fedakâr militanına kötülük yapmış, onları boşuna ağır manevi yüklerin altına sokmuştur. İşkenceye uğramadan, kâğıt üzerinde kahramanlık destanları yazmak kolaydır ama polis işkencesine, hele ağır yükler almış militanların karşı karşıya kaldığı korkunç işkencelere dayanabilmek için gerçekten insanüstü bir varlık olmaya doğru yol almak gerekir. Bu yüzden hiç de gerekmediği halde yüzlerce değerli insan, sırf örgütlerine ve arkadaşlarına layık olabilmek için bu insanüstü tahammülü gösterebilmek amacıyla canını vermiştir. Lafın kısası, şu meşhur “proleter örgütlerini” kuranlar, sinir sistemleri olan ve acıya dayanma sınırı olan bu insanlara “örgüt sırrı” adına çekemeyecekleri kadar ağır yükler yükleyerek ya maddi ya da manevi ölümlerine yol açmışlardır. Fazlasıyla abartılan “ser verip sır vermeyen” destanları da buna katkıda bulunmuştur. Oysa fiziki dayanmanın sınırları vardır. Bir insandan bir ton yükü taşımasını istemek, taşıyamayıp yere yığıldığı zaman da yükü yükleyeni değil de yükü taşıyamayanı suçlamak gerçekten haksızlıktır. En büyük haksızlık bu yürekli insanlara yapılmıştır.

 

Gün Zileli

11 Ekim 2013

www.gunzileli.com

gunzileli@hotmail.com

 

 

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI