Ömer Laçiner/Bir algıla(t)ma politikası ve onun tipik bir temsilcisi

  • Tarih10.10.2013
  • T24’ten alınmıştır.

AKP’nin otoriter yönelimini “Gezi isyanı” bağlamında analiz eden iki yazı yayımladım Birikimdergisinde.[1] Bu yazılarda özellikle şu noktayı vurguladım. Otoriter yönelim sadece yürütme organının yetki alanını genişletmek, baskı ve şiddet dozunu arttırmak, tartışma/protesto kanallarını yasayla ya da fiilen kısıtlamak gibi uygulamalar ve düzenlemelerden ibaret değildir. En az bunlar kadar önemli ve etkili bir boyutu da kendine bir kitlesel destek edinmek veya var olan desteği “yeniden şekillendirmek” için kullandığı propaganda, yönlendirme tarzı/mantığıdır.

Bunu, en kestirme biçimde, kitlelerin toplumun belli kesimlerine yönelik “öz”cü – ve haliyle gerici – önyargılarını harekete geçirmek; içgüdüselleşmiş korku, öfke ve komplekslerine hitap etmek suretiyle bir algılama kalıbı içine sokulması diye özetleyebiliriz.

Böylece oluşturulan veya “yeniden şekillendirilen” kitlesel destek, otoriter yönelime karşı her itiraz ya da direnişi neredeyse düşman gibi algılamaya hazır hale getirilmiş olur. Ancak, bu yola itiliş, daha derinde bir tahribatla birliktedir. Önyargılar, korku, öfke ve kompleksler rasyonel bir temeli dıştalayan, hatta reddeden doğaları nedeniyle ölçü, kural ve tutarlılıktan yoksun bir algılama dünyası yaratır. İnsani değer ve ilkelerin de haliyle bir yana itildiği, insaf ve vicdan kayıtlarının törpülendiği; işaret ve çağrışımlarla işleyen doğal “düşünüş” tarzıyla hükümlerin verildiği bir atmosfer oluşturulur böylece.

“Gezi isyanı”nın gündemi belirlediği dönemde özellikle Başbakan Erdoğan’ın tavrında ve onu koşulsuz destekleyen – yandaş – medyanın yayın performansında, şu yukarıda özetle anlatılanların eksiksiz bir doğrulanmasına tanık olduk.

Sözünü ettiğimiz algıla(t)ma kalıbı içinde, Gezi isyanının, oy verdikleri parti ve hükümete karşı – “faiz lobisi”, “iç ve dış – düşman – mihraklar” tarafından – planlamış bir “tertip” olduğunu vurgulamakla yetinilemezdi.

O “tertip”in kendilerine, kendi özgür varoluş tarzlarına, kimliklerine karşı bir tehdit/tehlike olarak algılanmasını sağlamak da en az bunun kadar önemliydi. Çünkü yöneten – otoriter yönelim – ile yönetilen – kitlesel destek – arasındaki özdeşleşme ilişkisi ancak böylece kurulabilir ve içselleştirilebilirdi.

İşte tam da bu nedenle, Bay Erdoğan’ın Gezi isyanı günlerinde ardı ardına tertiplediği kitlesel destek mitinglerinde, o kitleyi Gezi protestocularına karşı ajite etmek için en fazla – hatta sürekli – kullandığı iki “argüman” üzerinde özellikle durdum. Bilindiği üzere, bunlardan birincisi Dolmabahçe Camisi’ne giren protestocuların orada içki içtikleri iddiasıydı. Bunun düpedüz yalan olduğunu bizzat o caminin imam ve müezzini birkaç kez ifade etmiş olsa da, Başbakan bir süre daha bu yalanı tekrarlamaktan vazgeçmedi.[2] İddia gerçek olsa dahi, başbakanlık sorumluluğunu taşıyan birinin bu densizliği bizzat dillendirmekten imtina etmesi gerektiğini boşuna söylemeyin. “Normal” bir başbakan Sünni çoğunluğu galeyana getirmemek için elbette böyle davranırdı. Ama bizim otoriter Başbakan’ımız bu yönelimi doğrultusunda yeniden şekillendirmeye ulaştığı kitlesel desteğinin algılama “mekanizma”sını bu türden galeyanı körükleyecek öğelerle işletmek peşindedir. Bunun için yalan söylemeyi bile göze almış bir kararlılık içindedir.

R.T. Erdoğan aynı kararlılığı, diline doladığı mahut “Kabataş vakası”nda da gösterdi. Ama bu kez “yandaş medya” daha çok önem atfederek katıldı bu kampanyaya. Çünkü söz konusu vaka, camide içki içmek gibi ne denli öfke yaratsa da bir avuç densize mal edilebilecek, dolayısıyla tüm “Gezi isyanı”na şamil bir tutum olarak algılatılma ihtimali zayıf bir içerikte değil; aksine muhafazakâr çoğunluğun kimliksel, siyasal ve kültürel hemen tüm önyargılarını, öfke, nefret öğelerini ve komplekslerini depreştirecek bir korkutuculuk ve iğrençlik atmosferi içinde sunuluyordu: Türbanlı bir kadına toplu halde saldıran, hakaret eden, aşağılayan “çağdaş” kadınlar, o kadını ve üstelik kundaktaki çocuğunu tekmeleyerek yere seren, yetmezmiş gibi bir de üzerine işemek gibi belki tecavüzden bile beter ve aşağılayıcı bir alçaklığı yapmış, belden yukarısı çıplak, Gezi isyanı pankartları taşıyan herifler…

R.T. Erdoğan’ın Gezi isyanı sürerken tertiplediği karşı gösterilerin hepsinde toplanan kalabalıklara bu olayı, bu şekliyle bilhassa anlatmasının bir amacı, o insanların nezdinde Gezi isyancılarının böyle bir portreyle algılanmasını sağlamaktı elbette. Herkes gibi, vakanın gerçekliğine inandığı ölçüde tiksinti duyması, öfkelenmesi doğaldır. Ama bu vakanın en başta işaret ettiğimiz – otoriterist – siyasal hesapların gerektirdiği türden bir kitlesel destek oluşturmak için ne denli elverişli olduğunu da hiç şüphesiz görmüş ve bu fırsatı alabildiğine kullanmıştır.

Birikim’deki her iki yazımda da gayet açıkça görüleceği üzere, eğer böyle bir siyasal hesap yoksa bahsedilen tiksinti verici olayın derhal aydınlatılmasının şart olduğunu belirttim. Bunu derken, hiçbir yanlış anlamaya yer vermeyecek biçimde faillerin teşhis ve teşhir edilmesini kastetmekte idim. Bu vaka üzerinden Gezi isyanının münferit veya ikincil değil, asli, başat çizgileriyle oluşmuş imajının üzerine atılan töhmetin, sürülen kara lekenin doğruluk derecesinin bir an önce açığa çıkması idi ilk öncelikli amaç. İkincisi ise, her şeyden önce bir insan ve bir yurttaş olarak, mağduru kim olursa olsun alçaklık ve iğrençlik derecesi değişmeyecek olan böylesi bir suçun faillerinin hâlâ aramızda serbestçe dolaşabiliyor olmasına karşı duyduğum infial idi.

Gezi isyanının üzerinden iki aydan fazla bir zaman geçtikten sonra, vaka hâlâ “faili meçhul”e terk edilmiş gibi duruyorken, bu durumun artık tamamen AKP ve özellikle R.T. Erdoğan’ın baştan beri işaret ettiğim siyasal hesapları ile izah edilmesi gerektiğini anlatan ikinci yazıyı yazdım. O yazıda bu sürüncemede bırakma tutumunun yönetenler – AKP kadrosu – tarafından nasıl bir siyasal yarar gözetildiğinden ötürü tercih edildiğini belirttikten sonra, bu tutumun yönetilenleri – AKP’nin kitlesel desteğini – nasıl bir düşün(eme)me tarzına yöneltmeye matuf olduğunu da özellikle vurguladım. Fakat aynı zamanda işaret ettim ki; bu tutum sürdürüldükçe yönetenler de yönettiklerine empoze etmeye çalıştıkları düşün(eme)me kalıbı içine çekilir; yani rasyonel düşünmenin ilke ve kurallarını, siyasal görüşlerine içrek insani değer ve ölçütleri tedricen bir yana iterek, önyargılarının, içgüdüselleşmiş korku ve komplekslerinin belirlediği bir mecradan konuşmaya başlarlar.[3]

* * *

Son yazımın – Birikim 293/Eylül’de – yayımlanmasından iki hafta sonra bir arkadaşım Star gazetesinin daimi köşe yazarlarından Ahmet Kekeç’in hakkımda bir yazı yazdığını haber verdi. Yazının başlığını görünce bunun Gezi isyanı ve AKP’nin tutumuyla ilgili yazdıklarıma dair olabileceği aklıma bile gelmedi. Yazarlığının alamet-i farikasının karşıtlarına “laf çakmak” olduğunu bildiğim bu kişinin bilemeyeceğim bir vesileyle ismimle pornografi merakını yan yana getirmeye yeltendiğini sandım önce.[4]

Bu seviyesizlikte bir yazıya, bu edepsizleşmeye gayet teşne kişiye cevap yazacak, ona yaptığı yanlışı gösterip anlamasını sağlamak gibi boşuna olacağı baştan belli bir çabaya girişecek değildim elbette. O nedenle mail adresine aşağıdaki kısa notu göndermekle yetindim:

Bay A. Kekeç,

İsmimle “pornografik merak”ı, yan yana getirme marifetini gösterdiğiniz yazıdan biraz geç de olsa haberdar oldum.

Gezi olayına ilişkin olarak hükümetin ve onu koşulsuz destekleyen – sizin de dâhil olduğunuz – medyanın en fazla diline doladığı o mahut Kabataş olayının, elbette failleri en başta olmak üzere niçin aydınlatılmadığına dair yazdıklarımı, bana atfettiğiniz o “merak”la özetleyebilmişsiniz. Bunu okuduğumda belirteyim ki maalesef ne idrak seviyenizin, ne de entelektüel ahlak ve edep derekenizin beni artık şaşırtmadığını hissettim.

Cevaplamanız için değil; sadece belki biraz düşünürsünüz diye soruyorum: Bir kadına böylesine menfur bir davranışı reva görmüş birileri var ise, bunların derhal teşhis ve teşhir edilmelerini talep etmek, sizin de bir insanlık ve yurttaşlık ödeviniz değil midir?

Bu konuda neden – topluca – susuyorsunuz? Gezi olayı bağlamında birçok kişiyi gayet sudan bahanelerle pekâlâ hedef gösteren sizin, medyanızın ve hükümetin, bu en iğrenç olay – iddianın – faillerinin teşhiri konusunda kılını kıpırdatmaması vicdanınızı hiç mi rahatsız etmiyor?

Vicdanınızı, o menfur olayın gölgesini Gezi olayı üzerine düşürmekten edineceğinizi umduğunuz siyasal faydadan dolayı susturulabiliyorsanız; kendinize ne ölçüde ahlaki ve manevi değer sahibi diyebiliyorsunuz?

Ömer Laçiner

Bay Kekeç, buna onun gibilerden beklediğimiz bir “cevap” verme tarzıyla mukabele etti. Aynı gün gönderdiği mailde “edep derekesi”, “entelektüel ahlak düzeyi”ne dair ona söylediklerimi “iade ediyor”; üslubumu “kaba, çirkin…” buluyor; sadece görüntü isterim sözünü bana yakıştıramadığını yazdığı için “hakarete uğradığını” iddia ediyordu.

Ama Kekeç, pornografi buluşunu çok sevmiş olacak ki; iki gün sonra gazetedeki köşesinde yine aynı konuyu diline doladı.[5]

İlgili bölüm şöyle:

“İsmi lazım değil… Çok çok önemli bir sol teorisyenin pornografik merakına ilişkin bir yazı yazmıştım.

Hani, Gezi olayları sırasında, başörtülü bir hanımefendi saldırıya uğradığını söylüyordu. Çirkin, kaba ve cinsel çağrışımları da olabilecek bir saldırı…

İnsanların bir kısmı ‘saldırıya uğradım’ beyanına inanmıştı. Bir kısmı da inanmamayı seçmişti… ‘İnanmamak’ bir tavırdır. Ortada bir iddia varsa ve ‘beyan’ bizim için yeterli karine oluşturmuyorsa, tercihimizi yaparız, en fazla ‘inanmadığımızı’ söyleriz… O sol teorisyenin yaptığı gibi, ‘Görüntü nerede? Görüntü isterim!’ demeyiz.

Böyle dersek, ayıp etmiş oluruz.”

Ardından Gombrowicz’den yaptığı alıntıya, dayanarak pornografinin gizliliğe ve düşmüşlüğe yönelik merak ihtiyacından kaynaklandığını belirterek devam ediyordu:

“Başkalarının düşmüşlüğünü görmeye meraklı ünlü sol teorisyenimizin bu tutumunu eleştirdim. Karşılığında, ‘tepişen’, yani hakaret içeren ve bana konumumu (sınıfsal durumumu hatırlatan) bir cevap aldım.

Teorisyenimiz, ‘tuhaf merakı’na yönelik itirazlarımı görmüyor, görmek istemiyor. Bu meraka (tecessüse) ilişkin bir tecessüs de geliştirmiyor. Nedense oralara hiç girmiyor… Sadece ‘varlığımı’ ve kendimi ‘itirazcı’ bir konumda görmemi sorun yapıyor. Kendince ‘sınıfsal bir çalım’ atarak, üste çıkmaya çalışıyor.

Bunun derin bir güvenlik endişesinden kaynaklandığını ve patolojik bir hal’e işaret ettiğini söylemeye gerek var mı?

Bay Kekeç’in şahsımı hedef alan ve benim öfkelenmeme bile değmeyecek yazısını konu edinmemin nedeni, bu yazının girizgâhında da bir kez daha özetlemeye çalıştığım AKP otoriterizminin oluşturmaya çalıştığı kitle desteğine empoze ettiği algılama/algılatma kalıbının pek çok özelliğini yansıtan bir örnek oluşudur.

O algıla(t)ma kalıbının başat özelliğinin konu/sorunları onlara kendi objektif(nesnel)liği herkesçe görülen bariz öğeleriyle değil, tam tersine önyargı, korku ve kompleksleri baz alıp, o konu/sorunu bunlarla ilişkilendirilebilecek öğelerle sınırlayarak tanımlamak olduğunu belirtmiştim.

Bay Kekeç’in yaptığı da tamı tamına budur. Benim söz konusu Kabataş vakasında “görüntü isterim” diye bir tutturmamın olmadığı bahsini geçelim. Söylediğim, sadece görüntü ve tanıklıklar harekete geçirilerek vakanın cereyan tarzının ve asıl önemli olarak da (mağdurenin asla değil), faillerin teşhis ve teşhir edilmesi idi. Bunu ikinci yazımda bilhassa belirtmiş, mağdurenin ve ailesinin isimlerinin gizli tutulmasına, görüntülerinin saklanmasına/silinmesine mutlaka saygı gösterilmesi gerektiğini de yazmıştım.

Bay Kekeç bütün bunları yok sayabiliyor ve benim mağdureyi, hakarete uğramış halini görelim dediğimi zannettirecek bir ifade, tarz kullanmaktan utanmıyor. Çünkü yazısını okuyacak AKP taraftarı kitlenin önyargılarını, içgüdüsel öfke, korku ve komplekslerini depreştirmenin yolu, yöntemi bu.

Ve zaten mağdurenin anlattıklarıyla tanımlanacak bir “Kabataş vakası”nda, bu iğrençlik düzeyindeki bir olayda “pornografi”nin akla gelebilmesi bile nasıl bir kafa yapısı ile karşı karşıya olduğumuzun tiksindirici bir işaretidir.

Bay Kekeç’in Kabataş vakası denilince derhal ve ilk planda aklına “pornografi” geliyorsa bir ruh doktoruna gözükmesini tavsiye ederim.

Ben bu olayı AKP yönetiminin Gezi olayı bağlamında yürüttüğü propaganda, algı kalıbı oluşturma stratejisini anlattığım sayfalar dolusu yazıda bir vesile, örnek olarak zikrettim. Onlarca sahifenin içinden sadece “görüntü” kelimesini bağlamından ve amacından koparıp tamamen çarpıtarak; “failler kim, neden ortaya çıkarmıyorsunuz” sorusunu tam tersine çevirip sanki “mağdure kim, gösterin onu” demişim gibi yazı döşenmeyi A. Kekeç kendisine pek yakıştırmış. Orası besbelli. Böylece kimlerden aferin aldığı da beni pek ilgilendirmiyor.

Benim derdim, fikri gıdalarını Bay Kekeç gibilerinden aldıklarını sanan AKP’ye oy vermiş/verecek insanların, onlara yazılar ve nutuklarla empoze edilen algılatma kalıbı içinde sürüklenecekleri zihniyet ortamı…

Bahsettiğim yazılarımı da söz konusu algılatma kalıbını empoze edenlere ve onların yardakçılarına “saydırmak” için değil, uyarmak için yazdım. Söylediklerime inanıp inanmamaları, ciddiye alıp almamaları onlara kalmış. “Bize saldırıyor” sonucuna varıp cevap verecek olurlarsa yazar dürüstlüğünün asgari kurallarına uymalarını istemek de en doğal hakkımdır.

A. Kekeç gibi “laf çakma”dan ibaret hünerini iftira atmaya kadar götürebilen biri hakkında ise lanet etmek dahi gereksiz. A. Kekeç olmaya müstahak olmak zaten yeterince ağır bir bela çünkü.

 


[1] 1 Ekim 291/292 ve Birikim 293

[2] Geçenlerde bu imam ve müezzinin başka yerlere tayin edildiklerini öğrendik. Doğru söylemenin bedelini böylece ödetti AKP yönetimi.

[3] Bu anlatılanların gayet ibretlik bir örneğini izlemek isteyenlere Beyaz TV’de “Gezi Parkı Gerçekleri” başlığıyla yayımlanan şu programı tavsiye ederim:http://www.youtube.com/watch?v=2NJbxHKY_JM

 

 

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI