1 Eylül BİZ Toplantısı bant çözümü – 13.09.13

 

 

 

1 Eylül BİZ Toplantısı bant çözümü – 13.09.13

130910_atakan

Ahmet Atakan’ın Anısına…

 

Gündem Üzerine:

Önemli bir isyan hareketi olan Gezi İsyanı, -tabii, bu Gezi hareketinin tahlilini de içerebilir- bu hareketin önümüzdeki dönem toplumsal değeri ve seyri ne olabilir, bunun değerlendirilmesi. Bir alt madde olarak Kürt Hareketi’nin durumu: Barış süreci, Roboski, Rojava –Suriye’yle de ilgili olarak- . Suriye savaşı. Yakında böyle bir durum olabilir, neler yapılabilir?

İşçi hareketinin değerlendirilmesi gibi bir madde de geldi aklıma. Ekolojik hareketin durumu. Yerel mücadeleler. Burada tekrar Gezi mücadelesine dönebiliriz. Yeni dönemde gençlik mücadelesinin durumu -okullar yakında açılıyor-. Onunla ilgili de konuşabiliriz. Bunların hepsi birbiriyle yakından bağlantılı.

Mart belediye seçimleri ve örgütlenme. Daha geniş bir örgütlenme platformu oluşturulabilir mi? Bir de, biz “toplumsal devrim” diye bir site kurmuştuk zamanında. Onu da özelde konuşalım…

– Site  işlemiyor mu?

– “Toplumsal devrim” diye yazınca hâlâ çıkıyor ama…. Bu, “toplumsal devrim” sitesini yeniden canlandırabilir miyiz ve neler yapılabilir?

 

– Benim düşüncem şu: Gezi sürecindeki bir devrim teorisi üzerinden bir değerlendirme yapmadan… sonraki süreci öne doğru alalım. Nereye oturuyor mesela?

 

Yakın Geleceğe İlişkin Gezi değerlendirmesi:

 

Önce bir durumu tahlil edelim. Onun ardından… Yani, benim özel olarak Gezi’yle ilgili söyleyeceğim şeyler herkesin bildiği şeyler olduğu için tekrarlamak gereksiz diye düşünüyorum. Ama bence arkadaşlar konuşabilirler. Konuşalım Gezi üzerine… Gezi’de şöyle bir dolaşalım… Ondan sonra da daha özel konulara gelelim. Suriye gibi…

 

– Mesele şu an nasıl görünüyor, onu biraz konuşmak lazım. Yani, Gezi sürecinde bu çok konuşuldu falan da, mesela şu an durum nedir? Esas kritik nokta o.

 

– Bundan sonra nereye gidecek?

 

– Evet. Bir ay önce mesela, benim sonbaharda bir hareketlenme olacağına dair herkes gibi beklentilerim vardı ama şu an öyle gözükmüyor bana. Mesela çok önemli bir sokak hareketinin tekrardan geleceğine dair o bir ay önceki öngörüm bana artık öyle gözükmüyor.

 

– Ama neden öyle gözükmüyor? Onu da biraz açıklasan…..

 

– Bir kere “momentum” diye bir şey var ya… O, yukarıya doğru bir çıktı ve bir boşalım yaşandı. Hani, bizde de hep süreceğine dair bir heyecan yaşatan… Sonra, adamlar bir şekilde baş ettiler diye düşünüyorum. Yani, politik olarak, aldıkları polisiye tedbirlerle, baskı yöntemleriyle bir şekilde baş ettiler gibi geliyor bana.

Yani, mesela iki ay önceki heyecanın ben hiç kimsede devam ettiğini düşünmüyorum. Bu düşen motivasyonun yeniden yukarıya çıkarılması çok zor bir şey. En azından benim kendi üzerimden hissettiğim şey bu.  Tekrar o ruh haline nasıl geri dönerim, bana çok zor geliyor… O heyecanın çok aşağılara indiği, bir bekleyiş halinde sonsuzlaştığı gibi bir ruh hali içindeyim. Bir şey bekliyoruz, ama herkes o şeyi bekliyor… Godot’yu beklemek gibi… O şeyin geleceğine dair herhangi bir işaret bende şu an yok.

 

– Ben öyle düşünmüyorum. Yaz sezonu girdi araya ve hepimizin doğal olarak bir tatil ihtiyacı vardı. Forumlarda da mesela  katılım anlamında çok ciddi düşüşler oldu. Ama tam bu noktada mesela, geçen hafta ya da bu hafta –tam hatırlamıyorum- merdiven boyamak diye bir şey çıktı ortaya. Yani aslında o potansiyel… o eşik bir kere atlandı. Bir daha oralara sıçranır mı? Doğru koşullar, yer ve zaman uygun olduğunda yine bir şekilde bu ayaklanmaların süreceğini düşünüyorum.  Bu arada, öyle bir sıçrama hali olmayabilir de. Bir aradır bu.  Belki Eylül olmaz, Ekim, Kasım, Aralık, belki önümüzdeki senenin Ocak’ı, Şubat’ı, neyse ama, o hareketin, isyanın gerekli dinamikleri olduğunda bir şekilde hepimizin sokaklarda olacağını düşünüyorum. Ve bizler gibi bir sürü insanın, tanıdığımız tanımadığımız o kitlenin… Merdiven boyamakta da, mesela herkes “hurra!” hazır aslında. Benim umutsuzca bir bekleyişim yok. Dediğim gibi, belli dinamikler oluştuğunda –o da öngörülemez bir şey zaten-, yine bir şekilde hareket bir yerden, merdiven boyayarak, ağaç dikerek, bir şekilde yine devam edecek diye düşünüyorum.

 

– Makineyi biraz geri sarmak gerekiyor belki… Hep düşündüğüm şey şu: Gezi’den daha bir gün önce, bu ülkede ciddi tahliller, teoriler üreten birçok yapı vardı. Yani, bunlardan kaçının böyle bir patlamanın olabilirliği konusunda ümidi vardı? Yoktu.  Böyle bir şey olabileceği hakkında hiç kimsenin bir fikri yoktu. Herkes, bütün bu yapılar da dâhil, bu enerjiyi biriktirebileceğini, bir yere kanalize edebileceğini düşünmüyordu. Yani, şimdiden de bunu öngörmenin, olabileceği ya da olmayabileceği anlamında…. bu olsa da olmasa da, Gezi’nin yarattığı enerjinin bir şeye dönüşmesi gerekiyor. Forumlar bunun bir adımıydı ama ben şahsen forumların bir noktada tıkanacağını düşünüyorum. Çünkü zaten mevsim itibariyle, havalar soğuyunca bu parklar doldurulamayacak… Gezi’ye tekrar dönecek olursak, Gezi’yi daha çok öğrettikleri, pratikte kattıkları üzerinden konuşmak, oradaki ruhu anlamak daha sağlıklı olacak. Olur mu, olmaz mı tartışması bizi biraz havanda su dövmeye götürebilir. Tekrar böyle bir patlama olacak mı? Belki olmayacak. Yani, 15-16 Haziran’dan beri ne kadar zaman geçti? İşçiler yürüdü mü? Belki Zonguldak örnek verilebilir. O zamana kadar sınıf kendisi yürüdü mü? Pek yürümedi –en azından benim bildiğim kadarıyla-. Gezi’yi belki bu anlamda değerlendirmek gerekiyor. “Bir daha böyle bir şey asla yaşanmaz” gibi bir fenomene dönüştürmeden, sadece bir güç olarak buna hazır olmak gerekiyor bugün, belki de on yıl sonra, bilmiyorum ki…..

 

 

– Ben birkaç şey söylemek istiyorum bu konuda… Gezi süreciyle ilgili kafamda neler oluşuyor genel olarak? Şöyle bir durum var; dışarıdan bakınca şu çok açık bence, 80 sonrası toplumun siyasallıktan uzaklaştırılması ve siyasal olanla toplumsal olanın sanki ayrı alanlar olarak kurulması. Bir kere bu kırıldı, mesele bu. Kişisel olan politiktir. Bu çok önemli bir şey. Bence bu ciddi bir devrim teorisi zaten. O bildiğimiz, klasik ortodoks marksist devrim teorilerini alt üst etti: İşte, devrime hazırlanırsın, kapitalizm bir kriz geçirir, oradan sonra örgütlenirsin… Bir kere, çok çok içkin bir şeydi. . Bence onun için konu hazırlıklı olmak veya hazırlıksız olmak değil… Bireysel olan politiktir ve hayatın kendisi politiktir. Bir kere bu gerçeği bize gösterdi. Politik alan, temsili alan değildir. Bildiğimiz klasik devrim teorileri anlamında, devlet iktidarını değiştirirsin, daha sonra devlet iktidarı sönümlenir . Bildiğimiz aşamaları vardır. Sol şimdiye kadar buralardan beslendi . Bütün teorilerini hep buralardan kurdu.  . Geldiğimiz nokta, yeni teorilerin çıkacağı bir alan. Çünkü bu böyle bir hareket. Ben şöyle düşünüyorum , “bundan sonra n’olacak?” sorusu bence çok acil bir soru  değil… Bundan sonra tabii ki birçok şey olacak. Nasıl 68 hareketinden sonra birçok örgütlenme çıktı, yeni teoriler ortaya çıktı, yeni bir edebiyat çıktı, yeni bir politik. alan çıktı. Bundan sonrası için de bir çok şey ortaya çıkacak. Gezi süreci böyle bir patlamadır. Herkes bir döndü baktı. Hayatın en içine kadar girdi. Yaşamı dağıttı. Yaşamı dağıtan bir şeydi. Devrim böyle bir şeydir zaten.  Devrim bizim dışımızda, dışarıdan seyredeceğimiz, sokaklara döküleceğimiz bir şey değildir sadece.  Tamam sokaklara da döküleceğiz tabii ama… yaşamın en içinden içkin bir patlamadır zaten. Bir olay olur ve herkesin hayatı değişir. Gezi süreci de böyle bir şey.  Bizim hayatımızı da değiştirdi. Bu, felsefi anlamda da çok önemlidir aslında. Klasik devrim teorilerinde rasyonel bir felsefe vardır. Belli koşullar bir araya gelir. Deleuze’ün “olay felsefesi” dediği, başka bir felsefi tabana taşıdı bizi. Bir olay olur. Hiç bilemezsin o olayda, kimler, nasıl olacak, bilemezsiniz. Yani, neyi gördük biz? Gayet apolitik insanların o olayda politikleştiğini gördük mesela. Politikanın ne kadar hayatın, hücrelerin içinde olduğunu, kişisel olduğunu, eyleme gitmenin aslında politik olmadığını, bütün o hayatın ev içinde olmadığını Gezi süreci bize gösterdi. En azından bana bunu gösterdi.  Orada klasik devrim teorisinin nasıl çöktüğünü gördük. Bir kere bunun üstüne konuşmak gerekiyor. Türkiye’de bir marksizm okuması var.. İşte bu marksistlerin klasik okumaları var. Mesela Marx’ın ekonomi-politik üzerinden bir okuması var. Böyle bir hâkimiyet var Türkiye’de.   Üretim alanının daha hayatın içinde olduğunu, ekonomik alanla, toplumsal alan, siyasal alan ayrımının olmadığını özellikle   vurgular Marx.  Oralara çok girmemek gerekiyor haddimiz değil , bence burada tabii daha da açılır bu tartışma. Gezi süreci, ekonomik, toplumsal, siyasal alan ayrımlarının kalmadığını ve kişisel olanın da politik olduğunu gösterdi bence.

 

– Gezi süreciyle ilgili şöyle bir şey var… Gezi süreci apolitik denen bir gençliğin ve sürekli aileleri tarafından korkutulan -ki ben de öyleyim-, bir gençliğin, özellikle 80 dönemini yaşayan ailelerin çocuklarına “aman sokağa çıkmayın, vurulursunuz!” şu olur, bu olur diyerek  büyütülen bir gençliğin politikleşme süreciydi. Ve Gezi, bizim dönemimizin –kendi adıma konuşuyorum- 90, hatta 85 doğumlular… ve sonrasının ilk kez ciddi anlamda sokağa döküldüğü olaydı. Bu olayın sonucu olarak da şöyle bir şey oldu. İnsanlarda bir isyan kültürü oluştu. Bugüne kadar hayattaki tek derdi yeni bir ayakkabı almak ya da telefonunu, bilgisayarını yenilemek, yeni oyunlar almak olan bir gençlik, şu anda “Ne yapabiliriz?”i konuşuyor. “Bırakın ayakkabıyı!” diyorlar;  “Bu saatten sonra n’apabiliriz?” Bugüne kadar n’aptık, evet böyle yaşadık. Bir isyan kültürü oluştu. İnsanlar bunun peşinden gitmek istiyor, devam ettirmek istiyorlar bu kültürü. Bunun sonucu olarak da,  -kendi okulumdan örnek vereyim- Kampüs’de biz bir karar aldık. Bu, okulları artık polisin koruyacağına dair yasa çıktıktan sonra bir karar alındı. Okula hiçbir şekilde polis sokulmayacak. Gerekirse, -nasıl söyleyeyim- zor kullanarak dışarı atma yönünde bir karar. Ve bunun uygulanacağını düşünüyorum, çünkü orada hiç kimse bir siyaset adına bulunmuyordu; oradaki insanların tamamı bireysel olarak oradaydı. Yani, hiçbir şekilde geleceğe umutsuz bakmıyorum. İsyan bir kültürdür. Örneğin, 2008’de Yunanistan’da oluşan bir isyan vardı. Gezi olayları gibi çok kolay bastırıldı…..

 

– Öğrenilen bir şey değildir isyan. İsyanın bir anda nereden çıkacağını bilemezsin.

 

– …işte, kültürdür ama… Bir kere olduktan sonra sürekli olması gerekir bence. 2008-Yunanistan, 2010-Yunanistan’ını örnek vermek gerekirse, 2008’de çok ağır bir şekilde bastırıldı. İnsanlar kaçacak delik aradılar. Ama 2010’da tekrar patlak verdi. Ya da Mısır örnek olarak verilebilir. Her ne kadar “dış güçler”in oyunu olarak görülse de, ciddi anlamda halkın  bireysel olarak da sokağa indiğini düşünüyorum ben Mısır’da. İki vakada da.  Ya da, süregelen bir sürü isyan var.  O yüzden bu kültürün,  bir kere tadıldıktan, yaşandıktan sonra kolay kolay bırakılacağına inanmıyorum. Vazgeçileceğine, geri dönüleceğine inanmıyorum. İnanamıyorum aslında. Umutluyum.

 

– Sartre “Bir nesil geldi, sorunların konumunu değiştirdi” demiş. Biraz öyle bir durum söz konusu. Bence, tahlil etmek gerekirse, yaptığı en önemli şey, cüret etmek. Uzun zamandır Türkiye’nin çeşitli fraksiyonlarından insanlar bir şeyler söylüyordu, eksik ya da fazla. Ama çoğu zaman cüret etmiyordu. Mesela, “Üniversiteden polisi atacağız!” Biz okulda çok duyuyorduk ama aslında atmak için gerekeni yapmıyorduk. Çünkü gücümüz olmadığını düşünüyorduk. Bu “cüret edememe” durumu kronik bir hal almıştı. “Yeni bir Dünya Kuracağız!” E, kuracaksın ama evinin bahçesine bostan bile kurmuyorsun; sözde söylüyorsun. Bundan sonra, bir cüret etme geleneği oluştuğunu düşünüyorum.  Mesela bugün, kafasına esen birisi, gidip mahallenin merdivenlerini boyama hakkını kendinde görmeye başladı.  Bu çok önemli bir şey. Kendi yaşam alanı için adam durup dururken duvarın rengine takılıyor ve orayı boyama hakkı hissediyor. “Buraya bir şey yaparsam acaba zabıta mı gelir, polis mi gelir? Başıma bela açılır mı?” filan artık umrunda değil, n’apıyor bilmiyorum, nasıl bir psikoloji içinde ama merdivenlerin rengini değiştirmek istiyor ve değiştiriyor. Sormadan yapıyor. Dolayısıyla, bunca manipülasyona rağmen, bu çok ciddi bir şey, bir devletle savaşıyorsun. Bir sürü televizyonu var, bir şey söylüyorsun çarpıtıyor ya da yarısını alıyor, yarısını vermiyor falan… Üstüne polisiye baskılar da yapıyor ayrıca. Buna rağmen hâlâ insanlar değiştirme cüretini gösterebiliyorsa, birazcık daha umut var. Ama, ilk şevkin, o rüzgârın azaldığı konusundaki fikre katılıyorum. Gerçekten, bireysel anlamda sokağa çıkmak ve değiştirmek o günlerdekinden daha zor geliyor. Çünkü o gün sanki insanlar yenilmez gibi, polisin üstüne giderken sanki –ben de dahil- yenilme ihtimali yokmuşçasına gidiyordu ve başarıyordu. Şimdi, bugün birazcık daha çekiniyor. “Bundan sonra n’olur?” kısmı da… Bir yere kadar, evet, devlet baş etti ama çok fazla da değil. İşte, gidiyor, merdiveni griye boyuyor. Sonra kendisi gidip, sağ-muhafazakar bir belediye LGBT renklerine boyuyor bir şekilde bir değişikliğe gidiyor. Bir yandan, geçen Salı günü bir genelge çıktı. Sadece okullara değil, yurtlara kamera sistemi kurulmasından, yurt yakınlarında 24 saat polis bulundurulmasına kadar… Şimdi aslında üniversiteden bekliyor devlet. Sokaktan çok üniversiteden bekliyor ve okullarda bunun hakkında ciddi bir şey var. insanlar, genelde örgütlülerin üstüne kalmaya başlasa da, bireysel katılımın da eskiye oranla çok fazla olduğu toplantılar gerçekleşiyor. Okul forumunu kurdu, yaz tatili ve sadece yaz okulu olmasına rağmen çok kısıtlı bir kitleyle. Ve hazırlanıyoruz, Gezi’nin üslubuyla. Değişen en önemli şeylerden biri bu olacaktır herhalde; üslup ve yöntem.  Gezi’nin üslubuyla sonbahara hazırlanıyoruz. Okul açıldığında, 15’ine hazırlanıyoruz. Ne kadar yapabiliriz, bilmiyorum. Çünkü ne kadar sert gireceklerini çok tahmin edemiyorum. Açıkçası, sindirmek için gereğinden çok daha sert polisiye tedbirlerle saldıracaklarını bekliyoruz. Genel kanı bu yönde. İnsanlar fanzinini çıkartmak için, okulda, yeni gelen, özellikle birinci sınıflara bu meşruiyetimizi kullanarak hitap etmek ve yakınlaşmak için hazırlanıyor. Ne kadar dayanabilirler bilmiyorum. Gezi’den sokağa çıktığımızda bana göre hissettiğimiz en büyük eksiklik, işçi sınıfının örgütlülüğünün eksikliğiydi. Okulda da belki bunun eksikliğini çekebiliriz. Tomalara, akreplere karşı yöntemlerimizi geliştirememiş olmanın, polisiye saldırıya karşı eksikliğini hissedebiliriz. Çünkü gerçekten de yıkıcı bir etki yaratıyor. Ne kadar meşru bir şey istesen de, karşıdan gelen gücün beş kişiyi öldürmüş olması insanları korkutuyor ve normal bence korkmaları.  Eğer gerçekten de okulların içine gaz bombalarıyla, tomalarıyla, çok sert bir şekilde girerlerse, belki iki haftada, üç haftada ya da bir ayda darmadağın da edebilir. Ama insanlar hazırlanıyor; bekliyoruz yani. Son olarak, sokağa dair en önemli eksiğimiz, bu çatışma yöntemini –belki bu yöntem yaygın olmadığı için- bulamamamızdı… Dolayısıyla, en önemli ihtiyaçlardan biri, başka bir yöntem. Çünkü, çatışma olacak, çatışırken başka bir şey bulmalıyız… İşçi sınıfını, -bunu tabii ki, sadece fabrikadaki işçi olarak görmüyorum- beyaz yakalısından, ev emekçisine kadar hayatı durduramadık yani, gerçekçi olmak gerekirse. En önemli eksiğimiz buydu.  Biz gidiyorduk mesela… Parkın içine girdikten sonra, “Burası ne güzel!” filan diye konuşuyorduk ama üç kilometre ötede başka bir hayat dönüyor. Orada, ne bileyim, otobüsler gidip dönüyor hâlâ… İşte, üretim yapılıyor falan… Belki, enerjinin düşmesinde etkenlerden biri bu ya da daha ciddiye alınabilirdik hayatı durdurabilseydik. Buna dair, bugün örgütlenmeye başlasak, yirmi senede mi toparlarız işçi sınıfını artık bilmiyorum ama….

 

– Ben bir şey söyleyebilir miyim? Yani, işçi sınıfı meselesiyle ilgili değil de… Böyle bir hareket bir daha olduğunda nasıl yöntemler olmalı, bununla ilgili konuşuluyor ya… Ben, mesela bunu şöyle görüyorum:  Bir öfke patlaması vardı Gezi’de. Bir öfke patlaması, akışkan bir arzu vardı ve içkindi. Diyelim ki, gündelik hayatta birine öfkelendiniz, “benim bedenim nasıl hareket edecek?” diye bir akıl kuramazsınız. O anda, o öfke patlaması içinde, bedeniniz de sizi harekete geçirir. Burada, öyle bir beden vardı. Yani, o öfkenin patlamasıyla birlikte bedenleri harekete geçirdi. Yaratıcılıkları ve arzuyu harekete geçirdi. O, önceden bilinebilecek bir durum değil gibi geliyor bana. Mesela, yarın biri bana bir şey yaptı, çok öfkelendim; o sırada, benim bedenimin n’apacağını ben bilemem. Bedenim, o arzuyla nasıl bir patlama yapacak? Yani, orada bir dinamit olabilirim, anlatabiliyor muyum? Her şey olabilir. Bunun aklı yok bence… Gezi de böyle bir şeydi. Orada, o akışkanlıkla bedenler harekete geçti ve n’apılacağı asla kestirilemedi. Mesela, 1 Haziran’da polisin geri püskürtülmesi akılla ilgili değil, bedenle ilgili bir durumdu. O öfkenin patlaması, o bedeni harekete geçirip “güç” olmasıyla ilgili bir durumdu. Onun için, eğer bir daha bir hareket olduğunda, bedenler nasıl harekete geçer, nasıl bir yaratıcılık gösterir, nasıl bir arzu dışa vurur, bunun önceden bilinebilirliği yokmuş gibi geliyor bana. İnsan doğası böyle bir şey çünkü. Akıl beden hiyerarşisini kırdı bir kere. Klasik anlamdaki o “akıl, bedeni kurar” hiyerarşisini. Böyle bir şeyin olmadığını gördük. Tamamen akılla bedenin bir olduğunu ve bir anda birlikte hareket edebileceğini ve o beden üzerinden birlikte bir akıl çıkacağını gördük. Bu da çok önemli…

 

 

– Ama, pardon… Bundan sonrası için yani… örgütlenmek ya da o duygularımız diyeyim, refleksif davranışlarımızı ya da…. programlamak, doğru mu yanlış mı…

 

– …örgütlenmek bana… Örgütlü olmak farklı bir şey gibi geliyor.

 

– Yani, kendimizi akışa mı bırakalım?

 

– …yok hayır… o açıdan değil. Tabii ki, hayatı örgütlemek zorundasınız. Gezi sürecinden çıkaracağımız derslerle, yeni örgütlenme biçimleri…

 

– Pardon… Kaldı ki, çok da kontrolsüz değildi sanki Gezi. Yani, insanların can havliyle koşması öngörülemeyen kısmı ama…. İnsanlar bir şekilde kendilerini organize ettiler orada, ondan bahsediyorum….

 

– …tabii ki işte…  organize ettiler ve oranın bir aklı oluştu. Gezi’de komünal bir hayat oluştu. Yani, bir hayat oluştu orada. Çok içkin bir şeydi.  O içkinlik ve arzu oluşturdu yaratıcılığı da. Herkes bir anda o kadar dayanışma içinde olabildi ki… Bunu önceden planlasanız belki öyle olmayacaktı. Mümkün değildi öyle olması.

 

Gezi ve işçi hareketi:

 

– 31 Mayıs’la 15 Haziran arası olan iki haftalık süreç için söyleyeceğim. Her Cuma ve Cumartesi günü, yığınsal olarak, bütün beyaz yakalılar Gezi’yle bir şekilde ilişkilendi. Ya yardım ettiler ya para topladılar ya kendileri geldi çatıştı. Ona dayanarak, biz, Gezi hikâyesini duymadan üç gün önce kendi aramızda konuşup, yazışırken bir tür huzursuzluğun geldiğini biliyorduk.

 

– Gezi patlamadan önce mi?

 

– Gezi patlamadan önce şöyle biliyorduk, zaman zaman insanlar arasında… bir işyerinde insanların fikirleri geliyor… ve bir sürü veri akışı vardı bizim aramızda. Belli durumlarda öfkenin yavaş yavaş yükseldiğini az buçuk hissedebiliyorduk. Daha önce, benzer bir şey kıdem tazminatı konusu çıktığı zaman yükselmişti. Ama sonra akp kıdem tazminatı konusunu bırakınca o hikâye geriye düştü. Çok benzer bir ruh hali bir iki aydır vardı insanların üzerinde. Politikayla ilgilenmeyen insanlar aşırı bir şekilde “bu adamlar ne yapıyorlar?” filan demeye başlamıştı…. Sol camiaysa, “kapitalizm böyle bir şey..” deyip, kendi işine bakma tutumuna bürünmüştü. Politikayla ilgilenmeyen insanların hislerini hissedebiliyorduk ama nereye gideceğini bilmiyorduk. Bir yığın öfke kabarması var. Ama daha önceki öfke kabarmalarında bir yere gitmemişti. Yeniden, bir huzursuzluk başladığını biliyoruz ama ne olduğunu bilmiyoruz. Cuma günü Sırrı Süreyya’nın sırtına gaz bombası geldiğini duyduk. O öğlenden itibaren bizim işyerinde hiç kimse çalışmamaya başladı. Herkes haberleri izlemeye girişti. Sonra, insanlar benim yanıma gelip bana –solcu bildikleri bir ben olduğum için-, işte, “biber gazına karşı n’apacağız?” filan demeye başladılar; yığıldılar böyle. Ben de birine “Limon kullanın” dedim, birine “Sirke kullanın” dedim. Bir anda insanlar, “biz gideceğiz, bu Cuma gideceğiz…” filan demeye başladı. Her Cuma içmeye gidiyorlar. Bu Cuma farklı olacak, bu Cuma çatışmaya gidecekler. Herkes şöyle diyor: “Ben biber gazı hiç yemedim, ne olacağını bilmiyorum ama gideceğim.” Biz hâlâ bilmiyoruz yığınsal olduğunu; ben kendi şirketimle ilgili filan olduğunu düşünüyorum… Diğer şirketlere gidince, birbiriyle ilişkilendiğini gördük. Dolayısıyla, öngörülmezlik var ama toplumsal bir titreşme olduğunu hissettik. Yalnızca birbirimize mail attık, yapabildiğimiz buydu yani… “Bir şeyler geliyor, bir şey yapmak lazım, n’olduğunu bilmiyoruz ama geliyor işte… “ diye düşündük biz.

 

 

– Sembolik bir hal aldı Gezi Parkı ve Taksim… Ama bana öyle geliyor ki, iki üç sene önce masaların kaldırılması, esnafı bezdirme politikası… Şimdi de, sanki bu Taksim’deki polis saldırıları çok geleneksel hale gelecek ve Tarlabaşı’nda zaten yavaş yavaş başlamış. 1 değerindeki mülke biri çıkıp 1,2 veriyor, 1,5 veriyor, satın alıyor. Birileri çıkıp, değerinden daha fazlasını verip, satın alıyor Tarlabaşı’nda. Bunlar, kulağıma gelenler, kaynak yok. Ama sanki Taksim’de de böyle bir bezdirme politikası olacak. Onların da ekmeğine yağ sürülecek. O yoğunlaştıkça, Taksim’deki eylemlerin samimiyetini de sorgular hale geldim ben… Çünkü oranın emlak olarak belli bir değeri var. Gözleri var adamların orada.

 

– Ben bir şey söyleyebilir miyim? Arkadaşımın çalıştığı bir şirkette, bir proje olarak Talimhane’nin tamamını çalıştılar. Akp’nin, Erdoğan’ın gizli kasalarından biri olan bir mimarlık şirketi bütün bir bölgeyi çalıştı. Tek tek, ev ev çalıştı. Mülk sahipleri kimlerdir, binanın durumu nedir vesaire biçiminde çalıştılar. Talimhane’nin olduğu o adanın tamamını satın almak üzere bir fizibilite çalışması yaptı; durum nedir onu bilmiyorum ama arkadaşımın aşağı yukarı üç-dört yıl önce çalıştığı şirketin proje kapsamlarından biriydi bu.

Gezi’ye gelince… Ben oradan bakamıyorum, oradan tartışamıyorum. Hem Türkiye ölçeğinden, hem dünya ölçeğinden durumu şöyle görüyorum: Türkiye’deki devletin yapılanması aslında uzunca bir dönem soğuk savaş dönemi örgütlüyor. Dolayısıyla, soğuk savaş döneminin bittiği bir dönemde, soğuk savaş dönemi tipi bölgedeki rejimlere olan ihtiyaç da ortadan kalktı. Ama soğuk savaş dönemi boyunca, zengin dünyanın organize ettiği yeni, zinde güçler vardı. Bu yeni zinde güçler aynı zamanda toplumsal bir tabana da sahiptiler. Mesela, akp Türkiye’de iktidara gelen hiçbir siyasal parti gibi iktidara gelmedi. Gerçekten örgütlü bir tabanla iktidara geldi. Tamam, ona oy verenlerin -%50 diye tarif edilen kitlenin- tamamı onun örgütlü toplumsal tabanı değil ama onun içerisinde bütün ötekileri de etkileyip kendine doğru çeken bir başka toplumsal taban var. Dolayısıyla, örgütlendirilmiş bu toplumsal taban, aynı zamanda ideolojik bir taban. Türkiye’de, Orta Doğu’da bu “Arap Baharı” olarak tarif edilen sürecin çok daha öncesinden bu modelin işletildiğini düşünüyorum. Çünkü, neden mesela kitleler bu coğrafyada sokağa indirilmeden bir rejim değişikliği ya da rejimin yeniden yapılandırılması gibi bir sıkıntı….. bu durum neden Türkiye’de bu şekilde organize edildi diye düşündüğümde, dokunun çok parçalı, dolayısıyla da birbirine çok karşı olmasından kaynaklı bunu göze almadıklarını…. O anlamda da Orta Doğu’ya doğru bir model vesaire falan ama… Model için harekete geçirilen gücün kendisinin de kendine ait ideolojik zemininin ve amaçlarının olduğunu düşünüyorum.

 

– Pardon…. Ben, söylediklerini biraz daha açmak ve anlamak için soruyorum. Akp, bu yeni yapılanmanın bir unsuru mu, yoksa eskiden…..

 

– …eskiden beri… Mesela, o kutuplu dünyada, soğuk savaş döneminde devrimci fikirlerin ama aynı zamanda da uluslararası diplomatik ilişkilerde doğu bloğuna karşı bir duruşun, onun yaygınlaşmasının önünü almak için örgütlendirilmiş islami güçlerin… Çünkü onun üzerinden………….

 

– O zaman… Yani, yeni döneme pek uymuyor akp… Yani, adamların yeni yapılandırma sistematiğine pek……

 

– …şuradan düşünüyorum ben onu… Yan nihayetinde 1950’li yıllardan itibaren örgütlendirilmiş bir anlayış var. Bu anlayış, toplumsal bir tabana da sahip. Bu tabana sahip olduğu için, burjuva demokrasisi diye anılan rejimlerde sizin tepeden niyetiniz ne olursa olsun, nihayetinde insanların önüne sandık koyduğunuzda üç-beş tane tercih koyduğunuzda, insanlar da kendilerinde oluşmuş dünya görüşleri üzerinden tercih belirleyecekler. O anlamıyla da,  niyetleri akp gibi İslamcı tandanslı ekiplerin, “Gelsinler de, efendim, bizim rejimlerimizin iktidarı bunlar olsun” diye tasarlanmış bir şey olmasa da reel durumun kendisi buraya doğru. Dolayısıyla, sistem içerisinde dizginlenebilir, kontrol edilebilir, genel sistemin dışına çıkmayabilir bir halde bunlar üzerinden. Yeni sürecin örgütlendirilmesinden…..  malzeme bu çünkü… Şimdi, Türkiye üzerine gelince 1980’den beri, ben de mesela 80’leri 12-13’lü yaşlarda karşılamış bir arkadaşınızım falan ama……… Küçük bir kasabadaydım 12 Eylül’ü yaşadığımda, ortaokul son sınıf öğrencisiydim ve bir an önce lise bitsin, üniversite yılları hemen gelsin ki, büyük şehirlere kaçalım hayali kuruyordum. Okuldan tebeşir çalarak duvarlara, ağbilerden duyduklarımı yazan bir insandım. Hayalimde hep şöyle bir şey vardı, “bu devrimciler hâlâ o büyük şehirlerde saklanıyordur…” diye düşünüyordum. Neyse, toplumsal dokuyla o kadar oynandı ki… Bugüne kadar süregelen rejimin, Türkiye’de organize edilmiş rejimin yarattığı bir algı var. Özellikle 12 Eylül’den sonraki dönemde şekillendirdiği bir toplumsal formasyon vardı. Alışkanlıklar vardı. Ama akp iktidarıyla birlikte bütün bu alışkanlıklar değişmeye başladı, değiştirilmeye başladı. Rejimin eski örgütleniş halinden ayrıcalık edinen, menfaat edinen bütün kesimler parça parça dışlanmaya başlandı. Türkiye tarihinde yoktur generallerin tutuklandığı anlar. Muhtemelen bilirsiniz, Kadıköy’de bir kitabevi vardır. Kitabevi sahibi, televizyon haberlerinden şöyle bir şey söylüyor: “Biz alışmıştık mahkeme kapılarında kara kaşlı kara gözlü ağbilerin ve ablaların beklemesine de, sarı saçlı,  renkli gözlü ağbilerin ve ablaların oralarda bulunmasını hiç yaşamamıştık.” Dolayısıyla, düne kadar sistemin yapılanmasından kaynaklı olarak onun içerisinde refah, ayrıcalık vesaire falan, bütün bunlar kendilerini dışlanmış da hissettiler. Ben Gezi’ye baktığımda şuradan bakıyorum. Diyorum ki, toplumsal havanın her yanında o kadar fazla sorun birikti ki… Ama bu sorunlar aynı zamanda birbirine karşı da sorunlar.  Yani, Gezi bu bakımdan sadece en alttakilerin hareketi değil. Hatta, Gezi’de sokağa inenlerin önemli bir kısmı en alttakiler de değil. En alttakiler inseler de, en alttakiler kendi talepleriyle orada değiller. Başka bir talebin kuyruğuna takılarak oradalar. Bu bakımdan, ne istediğini de bilmiyor. Evet, bir öfke durumu var. Yani, insanlarda bunlar birikmiş, belki kendine bile tarif edemiyor; niye orada olduğunu bilmiyor ama doku çok parçalıydı mesela Gezi’de. Ben Gezi dışında şey şansına sahip oldum arkadaşlar… mesela, İstanbul’un kenar semtlerindeki gösterilere çok şahit oldum, Sarıgazi’de… Sarıgazi’yle Çekmeköy yan yanadır, ama iki gösteri arasında, hem içerik, hem nitelik, hem de katılan insanlar bakımından çok ciddi fark var. Çekmeköy’dekiler birazcık daha Kemalizm eğilimli kalabalıkların oluşturduğu gösterilerdir. Asla ve asla polisle, devlet güçleriyle karşı karşıya gelmeyi bile denemeyen güçlerdir. Ama Sarıgazi’de inanılmazdır o çatışmalar. Mesela ben Gezi’de o Sarıgazi’deki çatışmaları hiç görmedim. Gerçekten hiç görmedim. Aynı şekilde, Gazi Mahallesi’nde mesela son gösterilerde kırk-elli bin gibi bir sayıya ulaşıldı. Çarşı’nın gittiği gün… Yani, hem toplumsal bileşenleri bakımından mesela çok farklıdır………

 

– Daha mı sertti çatışmalar?

 

– …çatışmalar daha sertti; göstericiler çok daha net, çok daha kararlıydılar ama gene örgütsüzdüler. Politik örgütlerin kuyruğuna takılmak anlamında değil, kendi iç dünyaları anlamında, kendi aralarındaki bağlar anlamında gene örgütsüzdüler. Ama, gerçekten inanılmazdı. Şalvarlı teyzelerin başlarını –türban değil de- geleneksel örtüyle bağlamış teyzelerin su taşıdığına, süt taşıdığını, limon taşıdığına defalarca şahit oldum. Düşen yaralıları alıp da taşıdıklarına……..

 

– Gazi, Alevi ağırlıklı bir semt değil mi?

 

– ….Alevi ve Kürt ağırlıklı.

 

– Peki, burada bir şey sorabilir miyim? Yani, Kürt ağırlıklı… bu çok önemli. Yani, Kürtler mesela katıldılar, değil mi Sarıgazi’de?

 

– Tabii.

 

– Bdp taraftarı mıydılar?

 

– …e, tabii yani seçimlerde…..

 

– Ama, Bdp’nin katılmama tutumunu dinlemediler demek ki.

 

Gezi ve Kürt hareketi:

 

– Pratik olarak onu düşünmedi arkadaşlar… Ben şeyi söyleyeyim, Gezi dağıtılmadan üç ya da dört gün önce, Sarıgazi’deki bir gösteride, -ben gösteri başladıktan bir on beş dakika sonra ulaşabildim- önümde biri gaz fişeğiyle vuruldu. Onu aldık, kenara çekildik. Yine, aşağı yukarı elli beş yaşlarında bir Kürt, belli halinden, çok yoksul, muhtemelen inşaat işçisi, kalabalıktan kopuktu. Kalabalığa yavaş adımlarla yürürken arkadan, kürek kemiğinden vuruldu. Ben firladım hemen, düştü çünkü. Kaldırdım ve çekmeye çalışıyorum. Ayağa kaldırdığım anda yardıma gelen beş-altı kişi daha oldu onu taşımak için. Ve biz, adamı zaptedemedik, biz o adamı kontrol edemedik. Adam, “Biji serok Apo!” diye  yüzlerce polisin üzerine tek başına saldırdı. Şimdi, mesela “Bdp katıldı mı?” filan; doğru, tabii… mesela Cuma günü, 31 Mayıs akşamı Bdp’nin tabanını oluşturanları Tarlabaşı’nda gördüm. Yani, onlar inanılmazlardı. Oradan ciddi püskürttüler polisi. Ama süreç bakımından, siyasal olarak yapılan açıklamalardan sonra, Taksim’deki etkinlik kırıldı; onlar küçük, sembolik bir grup olarak orada kaldılar. Ama kenar semtlerde öyle değil; siyasi otoritelerinin dışında gerçekten mobilizeydiler ve en önde mücadele edenler Kürt yoksullarıydı. Dolayısıyla da, yaşanan süreci…. evet, bütün ezberleri bozar; kitle hareketleri bütün ezberleri bozar, bütün teorileri de bozar. Teorilere sığdıramazsıniz kitle hareketlerini ya da modeller uygulayamazsınız kitle hareketlerine. Talepleri bakımından baktığımda, mesela… Sarıgazi’de ben talep malep görmedim. Bir kavga var mesela… Gazi Mahallesi’ne dair gene talep duymadım. Taksim civarında şekillenen hareket gerçekten, dokusu gereği çok başka bir şey… Sarıgazi’deki de Taksim’e bakıyor, oradan bir şey ummak istiyor.  Gülsuyu’ndaki de Taksim’e bakıyor. Ne olursa olsun Taksim’i korumalıyız diyor, habire gidip geliyor falan ama mesela Taksim’de bulunduğum süreler içerisinde bir taraftan şunu görüyorum, gözlemlediğim şeylerden bir tanesi: Söyledi ya işte, üç kilometre ötede başka bir hayat!… Taksim’e gelenler de…. İşlerine gidiyorlar, işlerinden çıkar çıkmaz Taksim’e geliyorlar. Öteki hayatla olan bağ da kopmamış. Alışveriş devam ediyor, tüketim devam ediyor vesaire… Ama Taksim Meydanı’ndaki toplaşmalarda birbirine karşıt talep ve güçlerin tek ortaklaştığı şey, iktidar, Erdoğan karşıtlığı üzerinden… Eğer, bir siyasallaşmadan söz edeceksek Erdoğan’a karşı ya da akp’ye karşı bir güç… Çünkü, birinin cinsiyetine dokunması, ötekinin giydiğine dokunması, ötekinin içtiğine dokunması, öbürünü ayrıcalıklı olmaktan çıkarıp başka bir şeye dokunması… Mesela ben Taksim Meydanı’nın önemli bir kesiminde, bir ara çok cinsiyetçi bir durumun hâkim olduğunu düşünüyorum. Ama aynı zamanda da ırkçı bir pozisyonun da mesela hâkim olduğunu düşünüyorum…

 

– Mesela?

 

– … Kürtlere karşı. Çok önemli ve çok yaygın bir şeydi mesela, “Mustafa Kemal’in Askerleriyiz”.

 

– Sadece Apo bayrağı yüzünden eyleme gitmeyi bırakan çok insan tanıyorum ben. Apo bayrağı gördüğü için eylemi………….

 

– … arkadaşlar, ben bir sabaha karşı şuna tanık oldum… Burada kadın arkadaşlardan özür dileyeceğim, benim dilim değil. İki tane insan yürüyor. Barikatı tutmak için, ya da merak ettikleri için barikatlara gitmişler, kendi aralarında konuşuyorlar. Ortalık biraz durağan, insanlar uyumuş vesaire… Sabaha karşı 4 ya da 5. Şunu söylüyorlar: “Önce bu Kürtlerin amına koyacaksın.” Bu çok yaygındı. Benim bu çok karşılaştığım bir şeydi. O bakımdan da, bu olayların dokusunu gerçekten iyi görmek….

 

– Pardon ama, şunu söyleyeyim, doğrudur tabii de… Fakat, sloganlar düzeyinde veya Taksim’de, Gezi’deki global şeye baktığımız zaman, “Mustafa Kemal’in Askerleriyiz” karşıt bir slogan da buldu hemen: “Mustafa Keser’in Askerleriyiz!”

 

– …ama bu yaygın bir şey değil…

 

–  Yaygın yaygın….

 

– Keza, “Hiç kimsenin Askeri Olmayacağız”. Ama, global olarak baktığın zaman bence Gezi’den bir Kürt düşmanlığı çıkmadı.

 

– …hayır. Zaten Gezi’nin bütününden bu çıktı anlamında söylemiyorum. Diyorum ki, dokusu birbirine karşıt güçlerin talepleri ve çıkarları birbirine karşıt güçlerin iktidar karşıtlığı üzerinden karşılaştığı bir yerdi orası.

 

– Evet ama çok da ilginç bir şey. Yani, aslında bu Gezi hareketinin orijinalliğini de getiriyor. Ne bileyim, Türk solu gibi en ırkçı bir şey de var ama onun karşıtı öbür tarafta da “Biji Apo!” diye halay çekenler de var.  Sonuç olarak, Gezi hareketinden hiç bir zaman Kürt düşmanlığı yansımadı globalde. Ben bunu söylemek istiyorum.

 

– Bence Gezi’nin ortaya koyduğu pratik, Gezi Parkı’ndaki çadırlardı, yaşam biçimiydi. İnsanların orada birbiriyle ilişkilenme biçimiydi. Bu pratikte zaten dışlayıcı, öteleyici, düşmanlaştırıcı, ırkçı………

 

– Tam tersine, ona karşı bir hassasiyet de vardı.

 

– …evet, kesinlikle. Çünkü, buna dönük her tür söylemde hemen bir tepki ortaya çıktı ve bu tepki bir kişiye filan değildi. Yani, işte… benim gözümün önünde olan şeylerden birisi; iki kişi geçerken bdp bayrağını çekmiş, 5-6 kişi de bu iki kişinin peşinden koşuyordu. Sonra, bir sürü insan Bdp’lilerin yanında yer aldı. Onların duygusunu hissetti ama oradaki kavgayı da önledi. Şimdi ortaya koyduğu pratik bence daha önemli. Orada sloganlar atıldı. Irkçı insanlar da geldi gerçekten, hepimiz gördük. Ama o birleşimin ortaya koyduğu pratik bence “şunlar da katıldı”dan daha önemli. O pratik, bence son derece paylaşmacı ve kucaklayıcı…..

 

– Ben de somut gördüğüm bir şey anlatayım bununla ilgili mesela… Süreç insanları çok değiştirdi. Bir tanesinde, Kürtler Gezi’de halay çekerken, şu “Mustafa Kemal” olan Türk bayrakları bağlıyorlar ya, onu bağlamış, beraber çekiyordu. Sonra Abbasağa Forumu’na Vicdani Ret Derneği geldi. Orada, vicdani reddini açıklayanlar oldu. Orada bu, TGB’lilerdi sanırım, örgütlü gelmişler, forumu provoke edip, Kürtlere karşı forumdakileri galeyana getirmeye çalıştılar. Bütün çabaları boşa çıktı; forumda ve çoğu da Kemalist bir siyasi kültüre sahip olan halk, müthiş bir sağduyuyla tasfiye etti TGB’lileri, yani kovdular. Bunlar, forumda peş peşe söz almak istediklerinde konuşturmadılar, istemediler. Sonrasında böyle bayağı fiili tasallutta bulunmaya kalkışanlar bile oldu. Orada solcular, örgütlü insanlar filan da vardı, onların müdahale etmesine bile gerek kalmadı. Evinden kalkıp gelmiş mahalle halkı, TGB’lileri oradan dışladılar. Sonra, forumun sonunda biz sohbet ediyorduk; 5-6 kişi geldi yanımıza. Onlardan biri, cüzdanından Mustafa Kemal fotoğrafı çıkartıp, TGB’lileri gösterek, “Ben bunları dinlemek istemiyorum. Kürtlerin ne yaşadığını öğrenmek istiyorum” dedi. O forumdaki baskın duygu, Kürtler ile hemhal olma haliydi.

 

Gezi ve Sol örgütler:

 

– Dönüştürücü oldu dediğin gibi… herkesi biraz dönüştürdü aslında. O duyguyla, o kaygıyla, düşmanlıkla gelmiş insanların ben bir miktar törpülendiğini ve esnediğini düşünüyorum. Tamamen başka bir şey olmadılar tabii ama…

 

– Orada bir şeyin katkısı olabilir mi acaba? Yani,  biraz planlanmamış ve biraz beklenmeyen bir patlama olduğu için örgütler ve yapılar da kitleleri çok fazla etkisi altına alamadı. Herkes çok bireysel katıldığı için…

 

– Örgütler çadırlarında kaldılar, önünde halay çektiler….

 

– …yok, ilk başları için… Rahatlayınca insanlar, örgüt yükünden birey haline gelince anlaşmak da daha kolay oluyor. Yani, bu kontrol mekanizmasının gevşemesinden de. Belki birçoğu kendi hareketinden habersiz gitti oraya. Bu da önemli…..

 

– Önemli şeylerden bir tanesi, bir şekilde örgütlü topluluklar, -anarşistleri bir nebze ayıralım belki ama- marksist gelenekten gelen çevreler bakımından ben şunu söyleyeyim; aslında ben marksistim, onu söyleyeyim öncelikle de… Gerçekten, en azından bu coğrafyada tanık olduğumuz örgütler, devletlerden çok daha merkeziyetçi yapılar, daha otoriter yapılar. Asla farklı bir öneriyi, farklı bir sesi kaldırabilecek  bir şey değil. Dolayısıyla da, insanlar öncelikle sosyal, toplumsal bir devrime olan inançlarından, moral ihtiyaçlarından hareketle bağlanıp, bir takım siyasal örgütlere katılırlar ama orada inanılmaz yasak duvarlarıyla karşılaşırlar. Oradan koptuklarında,   kendilerini çok daha özgür ifade ederler. Gezi’de marksist örgüt geleneklerinden gelip onların hiçbiriyle artık bağı olmayanların örgütlerden bin kere daha etkili olduklarını düşünüyorum.  Bin kere daha fazla bir işe yaradıklarını, bir iş ürettiklerini, bir kolektifin parçası olduklarını düşünüyorum.  Diğerleriyse, hakikaten çadırlarına çekildiler ve çadırlarının önünü tuttular. Orayı bir cazibe alanı haline getirmek için halaylar vesaireler çektiler. Dolayısıyla da,  alanla ilgileri yoktu, alan içinde kendilerine küçük iktidar odakları yaratmayı falan denediler ama bu bile şey yapmadı……

 

–  Yani, vardık, varız ama varolacağımız belli değil!….

 

(gülüşmeler…)

 

– Stockholm sendromu da var; biri diğerine katılıyor… konuşa konuşa ikna etmek de var. Bir sürü insani yollar var… Karizmatik önder çıkar, insanları peşinden sürükler. Bu çok farklı bir şey… biz, Beşiktaş’ta rastladık. Üçüncü günü, inerken… Barbaros Bulvarı’nın orada tırları barikat yapmışlar… Aşağı doğru inerken, bir baktık yukarıdan aşağı bariz beslenme bozukluğu gösteren çocuklar, Kürt çocukları, üstleri çıplak, altlarında pantolon, ellerinde sopalarla bağırarak aşağı iniyorlardı.  -Kusura bakmayın- “Gültepe, adamın amına kor!” diye geliyorlardı ve orada beyaz Türkler alkışlıyorlardı. Bir otobüste olsalar, yan yana oturmazlar yani… Olacak şey değil…

 

– Kadıköy’de bir kafeteryada oturuyorum. Bir tane ayakkabı boyacısı, Kürt çocuk,  “boyayım mı?” filan… İki tane, kendisini Kadıköy’ün sahibi zanneden kadın, “Buraya da doldular!” filan diyor. Aynen söylediğin hikâye. Bu çocuklarla ne yaşam alanları ortak, ne kültürel dokuları ortak, ne hayat kaygıları ortak ama o çocuk öyle elinde sopayla, “Gültepe, bilmem n’apar!” dediğinde, “Hah!” diyor işte… Kendi dışlanmış ya, bu çocukların kendi önünü açacağını varsayıyor ama bu çocuklar bir ön açma niyetiyle değil, hayata egemen olmaya başladığında, bu çocukların organize edeceği hayatın parçası olmazsın zaten.  Şimdi…. ben Gezi’nin bir eşik olduğunu düşünüyorum, toplumsal alanda. Gezi, bir sürü toplumsal talebi, birbirine karşı talebi de harekete geçirdi. İktidar karşıtlığı üzerinden. Hatta bunu –iktidar karşıtı mıyım, değil miyim diye- formüle bile etmedi bir sürü kesim. Gezi’ye karşıtlık değil; bu dokuyu anlamak lazım, ki bir başka toplumsal bir devrimin temel zeminini oluşturabilecek örgütlenmeyi onun üzerine bina edebilelim. Öteki türlü, “Hepiniz kardeşsiniz”… Yeşilçam filmlerindeki gibi bir duruma düşmemek adına söylüyorum…..

 

– Aslında, her şey değişmeye başladı… İşyerlerinde insanlar daha hırçın ve daha direngen olmaya başladılar bariz bir biçimde. Bizim işyerimizde mesela, Gezi’den beri küçük eylemler başladı. Daha henüz gösteri şeklinde değil, internette durumunu değiştirip, bütün müdürlerin göreceği şekilde… küçük eylemcikler… ve yayılıyor. İnsanlar muhtemelen bu performans görüşmelerine de Kasım gibi başladıklarında, hiç eskisi gibi “Eee, evet efendim, tabii efendim…” filan demeyecekler. Dolayısıyla, belki gösteri olarak değil ama, o toplu huzursuzluk işyerlerine girdi. Ondan sonra artık……..

 

Gezi ve Gençlik hareketi:

 

– Bu güne kadarki üslup çok değişeceğe benziyor. Basın açıklaması yapılsın ama kimse dinlemesin. Arada Slogan atılsın falan… O üslup mesela çok değişecek gibi duruyor. Gezi’de olduğu gibi… Bizim mesela polisle ilgili okulda yapacağımız ilk şey, böyle çaylı – çorbalı filan bir karşılama düşünüyoruz… “Ooo, hoşgeldiniz, biz de sizi bekliyorduk, talcid’ler hazır, çay ikram edelim…” filan… Hatta çaya ilaç atma gibi bir düşüncemiz oldu ama içerler mi, içmezler mi çok kestiremiyoruz…  Daha çok –ne bileyim-, bir davul zurna filan getirip, beklemedikleri bir karşılama yapmayı düşünüyoruz.  Mesela, Eskişehir’de arkadaşlar bunu daha önce yapmışlar. Bülent Arınç okula gelirken, polis bekliyor hani… Siz şimdi eylem mi yapacaksınız filan diye…  “Seni çok seviyoruz Bülent Arınç!” diye kalpli bir pankart yapmışlar.  Bu sayede burnunun dibine kadar gitme şansımız oldu, diyor arkadaşlar. Çünkü, polis müdahale edemiyor, herkes bizi alkışlıyor filan diyor…..

 

– Sonrasında peki?

 

– …sonrasında çok bir şey olmamış… Bülent Arınç anlamış bir protesto olduğunu… ama… bunların derdi yumurta atmaktı aslında…  Yumurtayı atacak ortamı yaratamamışlar….

 

– Şimdi benim anladığım… işçi hareketinde…. en azından, beyaz yakalılar diyelim. Bir isyan ruh hali gelişiyor. Öğrenci hareketinde de, yeniden okullar açılacak filan… Zaten, ODTÜ’de başlayan bir şey var. Olumlu diyebileceğimiz bir hareket var…

 

– Ama işte ne kadar dayanacağı…

 

– Öğrenci kolektiflerini de deli gibi topladılar zaten… Tutsaklar da var çok fazla……. Onun dışında Boğaziçi Üniversitesi hazırlanıyormuş……..

 

– Zaten, oldu… protesto ettiler… hangi bakanı? “Her yer Taksim, her yer direniş!” diye slogan atılmış…..

 

– Mezuniyetlerin hemen hepsinde, batıdaki üniversitelerde olaylar çıktı. İTÜ’de…..

 

– Galatasaray, Mimar Sinan filan, üniversiteler arasında biraz daha ayrı duruyor… Boğaziçi’nde de en güçlü gene anarşistlerdir.  Galatasaray’da mesela, neredeyse parmakla sayılacak kadar azdır marksist-leninist örgütler. Oralarda birazcık daha otonom…. özellikle Mimar Sinan, Boğaziçi çok… aslında politik… ‘Merdiven boyama’ işini uzun zamandır yapıyorlar. ‘Merdiven boyama’ derken zihniyet demek istiyorum, yaşam alanını şekillendirme meselesini o okullar yapıyor. Ama İTÜ biraz daha ortada; İstanbul Üniversitesi’nde öğrenciler arasında solcular çok güçlü ama orada da polis bastırıyor. Marmara’da tamamen faşistler ve polis baskısı hâkim….. Forum bile toplanamıyor Göztepe Kampüsü’nde şimdilik en azından…

 

– Bir de, bastırabildikleri yerlerde daha çok bastıracaklar.

 

– …tabii… büyük ihtimal öğrenciler de… Ama Gezi döneminde o şaşkınlıkla okul yönetimi de bir şey yapamadı. Mesela biz direkt sınavların ertelenmesini talep ettik. Ertelemediler tabii ama… okulun bahçesinde –orta bahçe denen bir alan vardır-, orada bir direniş alanı yarattık. Sergi açtık, sürekli orada oturduk, bir ara çadır kurmayı bile düşündük ama öyle bir şey olmadı. Her halimizden belli ama… arada slogan atıyoruz, şiir okuyoruz… “Direnişi okula taşıdık” meselesi oldu.  Okul soruşturma bile açamadı. Normalde afiş asmak yasak duvarlara. Afiş astık, pankart boyadık, ona da ses edemediler. Ama beş-altı kişilik ülkücü bir grup geldi; slogan atmaya başladı. Normalde slogan atan solcular olur, öyle bir duruma düştüler ki, bütün öğrenciler baktı: “Bunlar Gezi direnişçisi de, bunlar kim?” diye… Ben dedim ki, “Arkadaşlar, marjinal gruplar slogan atıyor…”, insanlar güldü o zaman hallerine…

 

– … Keşke şey yapsanız… sende de öyle oldu mu bilmiyorum ama, ben 2008 mezunuyum mesela… O şeyi devam ettiremedik biz. Siz orada bir grupsanız, bir ağınız varsa, işe girdiğinizde de aynı şekilde -facebook eklemelerinden bahsetmiyorum-, bu ruh halini, bu haberleşme ağını işyerlerinizde de…. gerçek hayat başlayacak ya hani… “acılı hayat”…

 

– … herkesin meslek örgütleri falan var….

 

 

Sendikalar:

 

– Bu, “işçi hareketi” dedik ya arkadaşlar… “İşçi hareketi” denince de ilk akla gelen sendikalardır falan… Sendikalar işlevseldi ama kapitalizm üretim modelini değiştirdi. Bildiğimiz, klasik üretim modeli, gitsek Çin’de filan var artık  o türden işletmeler, vesaire… Esnek üretimle bütün kenar semtlerini merdivenaltı atölyelere dönüştürdü. Aynı patrona çalışıyorlar ama eskiden bir fabrikada postabaşı olacak bir adamın işçileri olarak çalışıyorlar. Dolayısıyla da, gerçek patrona karşı bir kavga yok. Bu bakımdan sendikalar işlevini yitirdi… yani, genel grev ilan ettiler allah aşkına! DİSK’in seksen bin üyesi var toplamda. Bunun, bütün üyeleri kemalist belediyelerle Diyarbakır Belediyesi arkadaşlar… Bir de, Diyarbakır Belediyesi’nin işçileriyle, Şişli Belediyesi’nin, Ataşehir Belediyesi’nin ve Kadıköy Belediyesi’nin profilini düşünün… Orada genel grev ilan etsen orada bile şey… yani, bunlar sahtekâr………….

 

–  Odanın grev hakkı da yok arkadaşlar. Biz mühendisler sendikalı olamıyoruz. Toplu iş sözleşmesi hakkı yok. Yani, orada öyle duran bir şey…

 

–  ….dolayısıyla da, bir işçi hareketi tasavvur edeceksek, mesela…. Bana göre artık sendikalar, işçi örgütleri falan değil. Tam tersine işveren örgütleri. Ücretli emek kullanan organizasyonlar. O anlamıyla da, başka türden işçi örgütlerini teşvik etmek gerekir her alanda. Bu nedir ama? Bir model yok tabii ama şu tarzda gelişsin diye. Belki onlarca tarzda gelişecek işçi  örgütleri…………..

 

– Bizim, yaklaşık iki –üç yıldır yapmaya çalıştığımız bir şey var.  Beyaz yakalılar olarak başladı aslında da…  Başka türlü bir şey yapmaya başladık. İşyerinde on iki saat çalışıyoruz, on iki saat birbirimizi görüyoruz…. Bu şekilde, tamamen işyeri içinde olacak bir ağ kurmaya çalışıyoruz. Ve diğer işyerleriyle de… İzmir, Denizli’de de yavaş yavaş mavi yakalılarla bir tür ilişki tutturmaya çalışıyoruz. Bunu yaparken eski IWW örgütünü farkettik. IWW, biliyorsunuz………..

 

– Yüz elli yıllık örgüt..

 

– Biz yaptıkları niye aklına gelmiyor kimsenin filan diyorduk… Bir baktık, IWW otomatik olarak yapıyormuş… Kurmaya çalıştıkları konvansiyonel sendikalara benzemiyor. İşyerlerinde bir şekilde ağlar kuruyorlar birbirleriyle; o ağları birleştiriyorlar ve en az 8 saat ayakta olan bir sendika. Normal bir sendika iki yılda toplu iş sözleşmesi yapacaksa……

ATV’de üç yüz kişi oy kullanıyor. Üç yüz kişiden iki yüz doksan kişi greve evet diyor; altı kişi greve çıkıyor. N’oldu bunun geri kalanı? Altı kişi de, “Dibine kadar!” diyor ve greve gitmeye çalışıyor. Yani, bu şekilde bir sendika, yalnızca toplu iş sözleşmelerinde, yalnızca adam atıldığı zaman filan ortaya çıkan bir sendika tamamen işlevsizdir. Bu, aynı zamanda insanları parçalıyor. Çünkü mesela bizde bilmem ne takımı, diğer bir takımla rekabet halinde, -rekabet dediğimiz de iş performansını artırıcı bir rekabet- o rekabetlerin içinde aslında devamlı işbirliği yapmak zorundasınız. Tam anlamıyla kolektif bir işyeri. Dolayısıyla, normal sendikalar kesinlikle hiçbir işe yaramıyor böyle işyerlerinde. Binin üzerinde insan çalıştıran, yüksek teknoloji kullanan bir sürü işyeri var. Bu iş yerlerinde normal sendikalar hiçbir iş yapamaz. Onun yerine, işyeri ayakta olduğu sürece aktif olup kolektif iş yapan, birbirine yardım eden, aynı zamanda müdürlere de ses çıkarabilecek mücadele ağları kurup o ağları birbiriyle birleştirmeye çalışıyoruz. Belki, -bir ihtimal, biz öyle olacağını umuyoruz- o tür bir model legal olarak tutunabilir. Legal olarak öyle bir durum yok ama …..

 

– Yasak zaten. İşyeri sendikası hukuken yasak…

 

– … ama fiili olarak yapabiliriz. Biz zaten fiili olarak yaptık. Mesela… Gezi’den dolayı işyerinde bir sürü insanda -bizim yönetim biraz… akp’yle çok fazla iş yapıyor-, “bize bir şey yaparlar mı?” diye tedirginlik oluştu. Dolayısıyla, içerde hakikaten böyle bir yapı kurduğun zaman -beyaz yakalılar ve büyük işyerleri özelinde söylüyorum-, başka bir modele geçebilir. Bunu mavi yakalılara nasıl uygularız? Bunu satışçılara nasıl uygularız? Çünkü satışçıların kendi aralarında çok büyük rekabetleri var. Bunları yaparak öğrenmemiz gerekiyor. Artık normal sendikaların modeli hiçbir şekilde işe yaramaz….

 

– O bitti! Dediğim gibi, Çin gibi birkaç ülkede –Çin, küçümsenecek bir ülke değil ama- bir Çin’de olsak eyvallah ama bir işlevselliği olur. Onları da bir araç olarak kullanabiliriz ama gerçekten yasal sınırlar içerisinde bir hareket alanı açmaya çalışmak döneminin ben kapandığını düşünüyorum.  Tamamen meşruluk temeline dayanan, bunu savunmaya endeksli araçlar… Tek tip bir araç da değil… Onlarca çeşitten araç olacak……….

 

– … biz zaten en başta böyle bir şey kuracağımızı bilmiyorduk. Bir anda bu yola girdi, fiili olarak ortaya çıkmaya başladı ağ. Ondan sonra, bunun mantığı varmış, oluyormuş bu dedik. Tamamen deneysel gittik, gözümüz kapalı, el yordamıyla… İşe yaradığını gördük, bunu etrafa yaymaya çalışacağız dedik. Orada şu problem çıktı… siz ‘marksist’i farklı kullanıyorsunuz, ben ‘marksist’i başka bir şekilde kullanıyorum, marksist olduğum için. Ama klasik sol anlayış, “İşyerinde bir şey yapmamız lazım, işin yapılış şekline itiraz etmemiz lazım ve onu dönüştürmemiz lazım… aslında, işyerini ele geçirmemiz lazım” dediğimiz zaman, bize, “mülkiyet ilişkisi olmadan”, “devrim olmadan siz bu işi yapamazsınız” demeye getiriyor. Yapamıyor olabiliriz tabii… Bütün işçiler devrim olmadan tutup, bizim şirketi ele geçirecek, olmaz…. fiili olarak çok zor yani… Gerilimin o kadar yükselmesi lazım. Ama biz bunu yavaş yavaş aşındırabiliriz dediğimiz zaman, bize “mülkiyet ilişkileri değişmeden bu iş olmaz” diyenler, mücadeleyi geriye çekiyor…….

 

– Ne yazık ki sol bu kafada……..

 

– …. IWW’yu böyle farkettik… bir baktık sitelerine, ilk işyerine girdiğinizde altı ay bir şey yapmayın, düzgünce çalışın, işi öğrenin filan… altı ay sonra……

 

– Sistemin yardımcısı rolünü de oynamış oluyorlar yani…

 

-…IWW mu?

 

– Hayır hayır…

 

– …elemanlar mı? Evet. Sonuçta, IWW’nun bunları çoktaaan yaptığını ve bunları bir kenara koyduğunu farkettik.  Biz daha yeni yeni yaptık bunu. Ki, o yollar kullanılabilir işte, diye düşünüyorum…

 

– Şimdi…. İsterseniz bir 15 dakika ara verelim… Sonra, işçi- öğrenci hareketini… Kürt hareketini, Suriye Savaşını ve seçimleri konuşalım.  İkinci yarıda, onlara yoğunlaşalım.

Şeyi de ekleyelim…. Yeni futbol sezonu başlıyor. Bu, taraftar grupları…..

 

Futbol taraftarları:

 

– Mesela dün akşam Fenerbahçe maçı vardı. Ben Galatasaraylıyım ama… Tribünde yapılan tezahürat:

“Daha on dokuz yaşında

Hayalinde özgür dünya

Giydiğim çubuklu forma anısında

yaşayacak Ali İsmail Korkmaz

Fenerbahçe yıkılmaz!”

 

– Bir de, dakika 34’te özellikle bütün takımlar destek veriyor. Polis kameraları deli gibi çekiyormuş… Bir Fenerbahçe maçında da taraftarlar arasında kavga çıkmış.  Çok dikkat etmek lazım… deli gibi fişledikleri yer stadlar şu anda…

 

– …çeksin yani…. Aslında senelerdir tribünlerde bu var… Hani, “adamın karnı aç, futbolla uyutuluyor”, lümpenlik meselesi var ya… Bu “uyutuluyor” özelliğini de kaybediyor artık, çünkü bugün herhangi bir insanın futbolla ilgilenebilmesi, oyunu görebilmesi için… bir Galatasaraylı, ya en ucuzu sekiz yüz lira olan kombine bileti alacak, stadın ücra bir köşesinden uzaklarda oynanan şeye bakacak. Bin liranın üzerinde bir bilet alması gerekiyor oyunu görebilmesi için… ya da evine digiturk alacak. O da, aylık yetmiş-seksen lira gibi bir şey, sadece futbol izlemek istersen. Dolayısıyla, bu artık sıradan insanların, toplumun büyük bir kesiminin ulaşamadığı bir hal alıyor. Ama orada bulunan ve oyunu seven aslında birçok insan var, ekonomik şartları elvermese de. Bunlar, uzun zamandır bir itirazı dile getiriyorlar aslında, kendilerince örgütleniyorlar. İlk başta, sadece spordaki uygulamalara karşıydı bu, endüstriyel futbola karşı “tribün emekçileri” derler kendilerine. Aşağı yukarı her takımın var, -bazıları daha cüretkâr- uzun zamandır “Che” gibi simgeler kullananları var… Özellikle Adanademirspor çok kuvvetli bir konumda, “işçi takımı” olarak. Avrupa’da çok örneği var; Türkiye’de de yavaş yavaş yayılıyor ama mesela… “çArşı” dediğimiz… bir ara kendi bile rahatsız oldu; “Biz bu hareketin kolluk kuvveti falan değiliz”, yani… “Bizi cephede savaşan insanlar yerine koymayın” falan dediler. Ama “çArşı” dediğimiz oluşum, ciddi ciddi bir dayanışma ağı… futbol üzerinden tanışmış, yakınlaşmış insanların hayatın her alanında birbirleriyle dayanıştıkları ve alternatif bir yaşamı kurdukları aslında…. en çok da tribünde buluştukları için, tribünde kurdukları…. eleştirilecek çok yönü var aslında… işte, o erkek egemen dili ve cinsiyetçi hali…  bir çok başka meselesiyle…. ama ciddi ciddi otonomik bir örgüt çArşı. Çoğu solcuyla konuşunca, kabul etmiyor, “solcu örgüt mü diyeceğiz şimdi çArşı’ya?” filan diyor ama ……….

 

– Hayır şimdi… onun anladığı ‘merkez komitesi’ filan yok diye orda, örgütten saymıyor…

 

– ….evet… açık konuşmak gerekirse, çoğunun senelerdir yapamadığı patlamayı açık bir şekilde yaptı.

 

– Ama bir şeyi de gözden kaçırmamak gerekiyor. Tribünlerdeki bu oluşumlar, Gezi’yle beraber ortaya çıkmadı. Yaklaşık 2005-2006 civarı, İtalyan bir takım var, Livorno. Tanıl Bora’nın bir yazısıyla “Forza Livorno” adında bir site kuruldu. Ben de bir dönemdir içindeydim. Zaten çeşitli tribünlerden insanlar birbirini bir şekilde orada bulmuşlardı. Yani, başlamıştı… Mesela, Galatasaray’daki “tek yumruk”, daha sonra “vamos bien” Fenerbahçe’de, Beşiktaş halkın takımı içerisinden, sonra Zonguldak, Adana, çeşitli illerden…. yani çok yeni bir şey değil.

 

Suriye Sorunu:

 

Şimdi… o zaman, Suriye ve Kürt meselesiyle devam ediyoruz…

 

– Rusya “bakın, çok kesin bir şekilde müdahale ederseniz, bu işin ne olacağı belli olmaz” demedi. O yüzden de, öbür taraf cesaret buldu sonuçta, epeyce bir oyalandıktan sonra. Ama bence Suriye, Sovyetler Birliği’nin çok stratejik bir müttefiki… Ah, ‘Sovyetler Birliği’ diyorum, Rusya’nın….. bir şey değişmedi….

(gülüşmeler…..)

 

-… yani, bu şunu da gösteriyor aslında… rejimler değişiyor da……..

 

– Rusya hâlâ askeri olarak varlığını orada sürdürüyor.

 

– Aslında II. Dünya Savaşı’ndan sonra tanımlanmış eski etki sahaları hikâyesi devam ediyor….

 

– …. ve, yani burada Esad rejimini de değiştirecek ölçüde güçlü müdahaleyi ben öbür tarafın “yok olmaz…” falanla bırakacağını sanmıyorum. Şu anda da çok kuvvetli destek veriyorlar. Mesela, Irak’a öyle yapmadılar…..

 

– Rusya’nın, dışişleri bakanının bir açıklaması oldu, yanlış hatırlamıyorsam… “Suriye üzerinden kimseyle savaşmayız… Suriye için…” diye…….

 

– .. ama o , diplomatik dil.

 

– “Yiyorsa gelin” diye de okunabilir o mesaj.

 

– Bugünkü gazetede, Putin’in açıklaması var, “Amerika’nın elimizde deliller

var dediği, deli saçmasıdır” diyor mesela…

 

– Şöyle bir haber de çıkmıştı. Bu, kimyasal silah kullanımını El Nusra’nın yaptığına dair haber geçti bir ajans ama öyle büyük bir ajans değil……..

 

– red hack diyor ki, “……(?)’nün kaçırdığı çocuklar kırsalda ölü bulundu, ne bir bitki ne de bir hayvan etkilendi kimyasal silahtan diyor….

 

– Birkaç kişinin tanıklığına filan yer vermiş ama teyid edilmiş bir haber değil….

 

– Bir de… I. Dünya Savaşı’nda Rus ordusu cepheye gidiyor… Sınıra giderlerken, Almanlarla mı, İngilizlerle mi düşman, hâlâ bilmiyorlar. Çünkü, çariçe Alman… hanedanın kökenleri Almanlarla ilişkili… Türkiye’de de aynı durum var ya işte; İttihat Terakki içinde İngilizciler var, Almancılar var… Dolayısıyla, Gezi’de de böyle bir patlama oldu, ne olduğunu bilmememiz gibi… I. Dünya Savaşı’ndaki gibi bir durum da patlayabilir yani… İlla bloklar oluşması gerekmiyor………..

 

– Ayrıca, bloklar da oluşmuş durumda yani… Sovyetler Birliği, Çin, İran…..

 

– İçerisine Şangay Beşlisini de katarsan… gözlemci olduğu statü…. Avrupa Birliği bile kendi içinde bir bütün, stratejik ortak, vesaire değil ki… Almanların ya da Fransızların temsil ettiği ekol ya da çıkar ile İngilizlerin öte tarafta ABD’yle kurduğu şey başka… Bu, “etki alanları” filan diyorduk ya… mesela Tunus, Fransa’nın etki alanıydı. Elden gidince, Libya’ya ilk saldıran o oldu, dikkat edin… Çünkü, bir etki alanını kaybetti, öteki etki alanını yakalamaya çalışıyor….

 

– Yani, burada kritik nokta şu: ABD füze atacağız, misilleme filan diyor. Onlar, çok önemli değil de, doğrudan doğruya Irak’ta olduğu gibi –yani, kara harekâtı olması şart değil-, ama doğrudan doğruya Suriye rejimini yıkmaya yönelik bir müdahalede bulunur mu, bulunmaz mı? Bulunacak mı? Bulunmayacak mı?

 

–  Şu aşamada, o noktada değiller galiba….

 

– Şu aşamada değil de, bir adım sonrası……

 

– Şimdi…. batı dünyasında şöyle bir şey oluşmuş durumda… Mesela, sosyal tipoloji olarak Suriye’deki rejimin arkaladığı Hristiyan nüfus ve Nusayri nüfus, tipoloji olarak batıya biraz daha yakın…. ama öteki, batılının gerçekten uzun vadede birlikte bir şey organize edebileceği bir ekip değil….

 

– Türkiye onun arkasında….. sağlam duruyor….

 

– Ama… Mesela, Huntington’ın Medeniyetler Çatışması tezi vardı ya… Suriye’de mesela karmakarışık o… Amerika bir süre İslamcıları destekledi… Esad daha batıcı görünüyor, daha modernist, laik görünüyor… Yani… belli oldu ki, medeniyetler çatışması filan hikâye!

 

– Bana daha çok şey gibi geliyor… Son dönemde denge daha çok Esad’ın tarafına dönmüş gibi… Daha kontrol etmeye başladı. O dengeyi tekrar Özel Suriye Ordusu lehine çevirecek, stratejik, kritik……….

 

– “Özel Suriye Ordusu”…. bak bu da güzel!…

 

(gülüşmeler…..)

 

– ….yani, tekrar ibreyi oraya çevirecek bir müdahale yapacak ve onunla yetinecekler gibi geliyor bana…  Çünkü daha ileri adım attıkları yerlerde başları hâlâ ağrımaya devam ediyor. Üçüncü bir istikrarsız alan çok zor yahu…. tekrar oraya gireceklerini düşünmüyorum. Nihayetinde…. bir adım atarsınız ama aslında adımınız caydırıcı bir rol oynamaktır; niyetiniz buna dönüktür ya da bir uzlaşı noktasına çekmektir ama pratikte süreç her zaman böyle işlemez. Öteki de restini görür senin ve bu başka bir yere sürükleyebilir. Böyle bir ihtimal vardır ama mevcut durumun aşağı yukarı şöyle olacağını düşünüyorum: Rusya’nın da he diyebileceği, rejimi…. yani bir yerde uzlaşmak… Esad’ı –aile olarak- uzlaştırıp, hem batının hem de Şangay Beşlisi denen, Rusya’nın başını çektiği ekibi de……….

 

– O olabilir… ama… bizimkiler boku yer.

 

– … e, öyle… öyle…

 

– Daha doğrusu…. ben açıkça itiraf edeyim; “bizimkiler nerede boku yer?” diye bakıyorum.

 

 Aslında, kendi açılarından, durdukları nokta açısından yemiş durumdalar.

 

– “Bizimkiler”den kasdettiğin?

 

–  akp.

 

– …anladım… o şey tabii… akp’nin gideceği sürecin buralarda organize olmaya başlaması…. bu sefer, demek ki şöyle bir durum var:  Kürt hareketi ne olacak? Çünkü, buradaki rejim… buradaki devleti gene geleneksel reflekslerine doğru çekecek… Ama, Rojava’da ortaya çıkan, Kuzey Kürdistan’da ortaya çıkan…………

 

– Şöyle bir teori de var zaten… akp, bu kadar “savaş” derken, Suriye’ye girdiğinde ilk vuracağı hedeflerin, Kürt hedefleri  olması ve o emperyalist işgalden bağımsız bir şekilde, klasik devlet refleksleriyle oradaki Kürtlere saldıracağı yönünde bir yaklaşım da var.

 

– Olmasa bile zaten, oraya Türk askeri girdiği anda oradaki Kürtler için bu, o anlama gelecek. Hiç dokunmasalar bile… Anlatana kadar kendilerini, buradakiler öyle bilecek…

 

– Bir de girdiği toprak zaten fiili olarak Kürtlerin. Demokratik özerkliği hayata geçirdikleri kendi yurtları, yaşam alanları. Girdiği yer Esad’ın ülkesi değil aslında.

 

– Ama, mesela İngiltere’de bu.. meclisten geçmemesi durumu var ya… aslında o da………….

 

– 18. y.y’da en son başbakanın meclise getirdiği bir savaş tasarısı oy birliğiyle reddedilmiş. İki yüz elli senedir neredeyse ilk kez oluyor.

 

– Muhtemelen Amerikan kongresinden de, red değil ama, diyelim ki Esad’ı yumuşatacak bir operasyon… Girmeden ama, bir kaç hedefin füzelerle vurulduğu…..

 

– Güç kaybetmesini istiyorlar ama… gitmesini istemiyorlar aslında.

 

– …tabii, çünkü yerine ne koyacaklarını bilemiyorlar. Öyle alternatifsizler gerçekten. O yüzden ben, Ortadoğu’daki krizi çok derinleştireceklerini sanmıyorum. Ortadoğu’daki kriz, genelleşen bir çatışmaya dönüşürse nerede toparlayacaklarına dair alternatifleri yok.

 

– Bir de İsrail unsuru var… İsrail’in tehlikeye girmesi durumu var…

 

– İran, açık açık tehdit etti İsrail’i.

 

– İran için varlık yokluk savaşı çünkü…

 

– “Suriye’ye operasyon durumunda, “İsrail’i bilmem kaç dakikada haritadan tamamen sileriz” diye bir laf etti Ahmedinejad

 

– Aslında, şöyle bir durum var… Ortadoğu’da dünya çapında bir savaş durumu ortaya çıkarsa, bunun fitili zaten Rusya tarafından yakılamaz. Bunun fitilini yakacak tek ülke İran aslında. Gerisi ondan sonra gelecektir. Rusya’nın, ben bu durumu en son noktaya kadar öteleyeceğini düşünüyorum. Ama, İran için gerçekten varlık-yokluk mücadelesi…….

 

– Rusya da bir noktaya geldiği zaman başka bir çaresi kalmasa şey yapar yani….

 

– … e, tabii… bir de, bu etki alanı mücadeleleri sadece Ortadoğu… Ortadoğu dikkatlerin en çok çekildiği yer. Uzak Asya? Uzak Asya’da başka bir şey patlar peşinden. Mesela, Latin Amerika? Başka bir şey patlar. Ne kadar kontrol edilebilir? Eskiden bir parça şöyleydi:  Savaş olduğunu bile, altı ay sonra, oradan asker almaya geldiklerinde öğreniyordu orada yaşayanlar. Şimdi öyle değil ki. Eskiden ajan ağları olarak kullanılan internet teknolojisi, bugün artık bir iletişim ağına dönüşmüş durumda. Hiç bunu hayal ederler miydi? İnsan faktörü devreye girdiği andan itibaren kendi algısıyla ve kendi duruşuyla kullanmaya başlıyor var olanı. Yoksa onun niyet ettiğiyle değil.

 

– Ama… iki yönlü çalışıyor tabii bu ağ… Yani, hem bir kontrol mekanizmasına da dönüşmüş durumda bir noktada… Hangi taraftan daha çok kullanılıyor? Benim görüşüm, daha çok bir kontrol ağı gibi…

 

– Önceki yıl küçük bir haber: “Amerika ve Vietnam Çin’e karşı ortak tatbikat yaptı.” Zaten, orada bir gerilim var, duruyor öyle o gerilim……..

 

– Ama, zaten Çin’le Vietnam arasında eskiden beri geleneksel çatışma da var ya…. Hatta bir ara o Kamboçya meselesinde …

 

– Bir de yani… eski silahlar, yeni silahlar değil arkadaşlar. Eskiden, orduların birbirlerine askeri ve teknolojik üstünlükleri….. askeri anlamda benzeşik teknolojiyi artık karşı güçler de kullanabiliyor…

 

– ….. Irak savaşı sırasında dört ayrı yerde New York’ta, Kanada sınırında, İsveç’te ve İtalya’da ikişer üçer gün arayla elektrik kesintileri oldu… virüs saldırısı bilmem ne dediler, üstünü kapattılar… çok uzun süreden beri bir tür silahtan bahsediyorlar; bu emp (elektro manyetik pulse), gönderiyorsunuz dalgayı, ne kadar elektronik, elektrikli cihaz varsa hepsini durduruyor.

 

– Yalnız onun çok büyük bir bomba olduğunu biliyorum ve bir şehrin elektriğini komple yok ediyor….

 

– Böyle bir Hollywood filmi de vardı…

 

-…. bu olaylar olunca bütün komplo teorisyenleri “Aha! Emp… Çin!” demeye başladılar. Ve Çin çok rahat; sanki konvansiyonel savaş olacakmış gibi hazırlanıyor. Konvansiyonel savaş demek, yalnızca barutun ateşlendiği savaş demek. Komplo teorisyenleri  neredeyse şunu demeye getiriyorlar; eninde sonunda emp’yle birbirlerinin elektronik cihazlarını yok edecekler, radar madar hak getire- hiçbir şey yok, ondan sonra karadan, artık allah ne verdiyse……

 

– “Allahallah allahallah” diye…

 

– Geçen gün ülke çapında tüm internet gitti. Orada bir sürü dedikodu çıktı….

 

– Ha, yok… yok, data-base’lerde sıkıntı oldu.

– Genel olarak…. Suriye’ye kısa vadede bir müdahale yokmuş gibi gözüküyor o zaman…

 

– …. Çünkü, Esad bu savaştan muzaffer çıkarsa bunun yarattığı bir halka oluşacak Suriye etrafında. Esad, karizmatik, güçlü, Batı’yı dize getirmiş bir adama; Amerika’yı dize getirmiş bir adama dönüşecek. Buna hiç bir durumda izin veremezler. Ama, öbür taraftan da başka savaş riskleri var…. iş karışık yani….

 

– Türkiye’de n’apılması gerekiyor buna ilişkin?

 

– Aslında, bununla ilgili de bir şeyler söylemek gerekiyor galiba…. Türkiye’de şu “katil abd – işbirlikçi akp” versiyonunun bence ortadan kaldırılması lazım…

 

– Öyle bir slogan mı atılıyor?

 

– … devamlı atıyorlar. Mesela, Amerikan elçiliğinin önünde basın açıklaması yapıyorlar. Gözümüzün önünde, görüyorum ben yani; akp abd’den çok daha işgalci. Yani, adam şey diyor, “kısa dönem harekât kurtarmaz” filan diyor.

 

– Suriye konusunda çok net , öyle….

 

– “Katil akp, işbirlikçi abd”

 

(gülüşmeler….)

 

– ….. evet. Anti-emperyalistiz diyerek, bariz bir şekilde bana kalırsa akp bu noktadan itibaren… suçlu abd filan değil. Benim ülkemdeki adam, işgal etmek için abd’nin önüne geçiyor, “sen niye girmiyorsun?” diyor; Avrupa Birliği’ne diyor ki, “sen bunu Avrupa Birliği’nden at!”… Mesela, buna dalınması gerekir… Emperyalizm var, bir olgu –tabii düşündükleri gibi değil, sömürgecilik gibi bir şey yok ortada-,  ülkeler var, güç odakları birbirlerini ikna etmeye çalışıyor filan…

 

– Yani, “abd’nin elinde piyonları var, onları oynatıyor” filan….

 

– ….bunun böyle olmadığını Türk soluna zorla kabul ettirmek lazım. Ağzınıza almayın şu lafı artık… biliyoruz öyle olduğunu da, söylediğiniz anda akp’yi aklamış oluyorsunuz.

 

– Kaçış sekansı oluyor. Ben, islamcı bir işyerinde çalışıyorum. Yüzde yüz cemaat örgütlü, akp’yle cemaatin kavgası var filan…. Argümanları konuşuyoruz, “Argümanlarını getir bana” diyor, savaşa karşı biraz yokluyoruz. “N’apsın…” diyor, “Rusya’yla mı hareket etsin… güçler dengesinde mazlum Türkiye bir tarafı seçiyor…” şeklindeler yani…“Ehven-i şer olarak bunu seçiyoruz” söylemindeler. Buna dalmak lazım….

 

– Aslında şöyle bir şey oldu tabii… Tayyip Erdoğan üzerinden Türkiye’ye bir rüya gördürdü bence Amerika… Onu model olarak ileri sürerek, hafif Osmanlı’yı çağrıştıran hayalin içine bunları itti. Ve bunların yarattığı bir özgüven filan da oluştu. Mevcut dengeyi doğrudan okuyamadılar. Varolan Türkiye’nin siyasi, ekonomik gücünü olduğundan daha fazla zannettiler. Böyle hareket ederek bir takım şeyler içine girdiler ve hepsi tek tek patladı. Biraz, durumu kurtarabileceği tek alan da Suriye kaldı aslında; etkin bir ülke rolünü kendine biçebileceği tek alan… O yüzden, bu kadar ısrar ediyor gibi görünüyor bana.

 

– Şimdi… o zaman, şunları konuştuk… Gezi hareketi üzerinden… “Gezi hareketi bize neler öğretti?” Gezi’yle bağlantılı olarak, Gençlik ve İşçi hareketinin durumunu konuştuk… Yeni dönemde, futbol taraftarlığı… Genel bir gözden geçirme yaptık… Şimdi de, Suriye, Ortadoğu, Kürt Hareketi ve bir de Mart Belediye seçimlerini…..

 

-….. “bir ortak platform, örgütlenmeler neler olabilir?” gibi konularımız var. Şimdi, Suriye’yi konuşuyoruz ağırlıklı olarak…

 

– Şimdi…. Suriye’ye müdahale konuşulacak şey tabii de… ülke sınırları içinde faaliyet gösteren bir yapı da var… Özgür Suriye Ordusu’nun, sınır ilini kendi kampları haline dönüştürmesi, ülkeyi direkt bir müdahale olmasa bile savaşın içine çekmış oluyor zaten. Bu yüzden, buradaki faaliyete karşı da bir şeyler yapmak gerekir……

 

Kürt Sorunu:

 

– Evet… Kürt meselesi….

 

– Tabii şu anda “barış süreci” denen, benim “ateşkes” diye değerlendirdiğim şeyin yakın gelecekte bir sonucu olacak. Bence,  Kürt halkının talepleri adına hiçbir şey olmayacak.  Erdoğan’ın başından beri düşündüğü, başkanlık hayali için taviz veriyor veya hak veriyor görüntüsü altında oyalamasıydı. Gezi, onun başkanlık hayallerini büyük ölçüde kaldırdı diye düşünüyorum. Gezi’den sonra “başkanlık sistemi” lafını kolay kolay edemeyecektir. Dolayısıyla, bu Demirtaş’ın falan da “yüzde doksan çözüm umudu suya düşüyor” diye konuşması şeye dayanıyor;  artık Öcalan tarafından mı bir mesaj iletiliyor ya da Cemil Bayık, “Gezi’yi desteklememekle hata ettik” falan derken, bu işin sona doğru gittiğini mi görerek söylüyorlar? Herhalde öyle. Bu süreç ortadan kalkınca, belki silahsız, pkk’nın başka eylemler yoluyla sürekli bir pozisyona gireceği gerçek. Bu da, hem Kuzey, hem Güney, hem Doğu ve Batı Kürdistan’da ilişkilerinde daha belirleyici olacak. Suriye meselesi, öncelikli olarak burayla bütünleşecektir. Belki, tekrar demokratik özerklik karşılıklı olarak gündeme getirilebilir.

 

– Ama yani… olumsuz olacak?

 

– …zaten, “barış süreci” olarak addetmiyorum ben onu… Öcalan’la akp hükümetinin pazarlık süreci olarak görüyorum. Öcalan’ın şahsındaki Kürt projesiyle, Tayyip Erdoğan’ın şahsındaki akp – Anadolu burjuvazisinin bir pazarlığı… Burada esas amaç, Erdoğan’ı başkanlığa taşımaktı ama o pazarlık masası bence şu anda bozulmuş durumda.

 

– Peki Öcalan’ın şu andaki tutumu nedir acaba?

 

– …. yani, bir şey söyleyemem…. ama,…….

 

– Rahatsız bir pozisyonda sanki.. biraz kullanıldığı hissiyatında gibi… “benim gerçek pozisyonum bu olmamalı…” yönünde açıklamaları oluyor hep.

 

– Yani… en son duyduğumuz… “Benim konumum daha stratejik olmalı. “Araçsal bir konumdaydım, daha stratejik bir konuma geçmem lazım…”  derken acaba “Ortadoğu’yla ilgili de devreye sokun, o meseleyle de ilgilenebilirim”i mi kastediyor?….

 

– “Daha geniş çaplı bir danışmanlık yapabilirim” gibi…..

 

– … gibi bir şeyi mi kastediyor bilmiyorum ama rahatsız. Ben, olumsuz olacağını düşünüyorum.  Bu süreç böyle gitmez. Şu anda, sürekli zaman geçiyor. Türkiye içinde herhangi bir ölüm söz konusu değil. Aslında tek tük bir şeyler oldu, mayınlar patladı….

 

– Ama yani… haber bile yapılmadı…

 

– … bu, bunun böyle devam edeceği anlamına gelmez. “Artık bitti bu iş, silahlı mücadele dönemi kapandı” deseler bile, bu mücadelenin bittiği anlamına gelmez.

 

– Birkaç islamcı gazete yazdı ve başka yerlerde de okuyunca farkettim. …. bir bölümü silahını bırakıp kente giriyor. Küçük hücre evleri yaratmışlar -silah yok-, özellikle daha önce herhangi bir çatışmaya katılmamışlar. 92’deki o “kalkışma”, belki şimdi çok daha nitelikli patlayacak…….

 

– Şöyle bir senaryo da var… Birden Öcalan’ı çıkarırlarsa çok büyük tepki gelecek. Ergenekon’la bağdaştırıyorlar. Yaşar Büyükanıt da şimdi müebbet aldı, içeri tıkıldı. İkisini aynı anda çıkaracaklar diye…. İkisini aynı anda çıkarınca kimse sesini çıkaramayacak….

 

– Ben Gezi’den önce bunu, Erdoğan’ın koz ya da şantaj olarak kullanacağını düşünüyordum. Yani, “Başkanlık sistemini içeren anayasaya evet deyin, af vereyim”. Ergenekon’a da, KCK’ye de, Öcalan’a da. Bu denge bozuldu. Bu tabii bizim tahminimiz, belki olmayacaktı öyle bir şey ama bence bunun şartları yok artık ortada.

 

– Bence, barış sürecinin niye ortaya konulduğu, işletildiği, iki burjuvazi arasındaki anlaşmazlık falan…. bunların hepsini kabul ediyorum ama  bence akp bu meseleyi halletmek istedi. Onun ortaya koyduğu Türkiye’nin oluşabilmesi için bu meseleyi halletmesi gerekiyordu zaten. Daha önceki devlet yapısı bunu silahla halletmeye çalışıyordu. Bu adamlar, “Bu iş böyle çözülmeyecek, bizim bir şeyler vermemiz lazım”ı anlamıştı.  Meseleyi halledip. Kendilerini daha da güçlendirecek bir hamle……………..

 

– Ben “Çözmeyi istedi”ye katılmıyorum.  Çözüyor görüntüsü verebilir. Yani, “bu meseleyi halleden adam” havası………….

 

– Çözme yönünde ne gibi bir………..

 

– …. akp’nin bunu çözmesi mümkün değil zaten.

 

– Bir tür çözüm tabii, AKP açısından bir çözüm. Kürt siyasi hareketiyle mücadelenin zeminini farklılaştırmak, elindeki devlet aygıtının bütün imkânlarını kullanarak da Kürt siyasetini tasfiyeye girişmektir bu çözüm. KCK operasyonları da bunun kanıtı. Cemaatin buradaki aşırı ısrarcılığı da tasfiyeden sonra Kürdistan’daki alanı doldurmaya dönük. Bir “fetih harekâtı” yani. AKP’nin “çözüm”den anladığı öyle bir şey. Daha dar kapsamda bütün topluma soluk aldıran tarafı ise silahların susması.

 

– Ben bunun, meselenin ikinci kâr yanı olduğunu düşünüyorum rejim açısından. Çözüm süreci vesaire denen sürecin birden fazla nedeninin olduğunu düşünüyorum. Hatırlayın, Öcalan’ın, ardı sıra Aysel Tuğluk’un  -bundan yıllar önce müzakere lafının ağza bile alınmadığı dönemlerde- Kürt tarafının açıklamaları vardı, “kendi Kürtleriyle barışmış bir Türkiye Ortadoğu’nun en stratejik gücü olur” diyordu. Ben bunun Kürt hareketinin kendi dili olduğunu düşünmüyorum. Bunun, Ortadoğu’da başka bir sürecin dili olduğunu düşünüyorum.

 

– Cengiz Çandar’ın teorisi biraz da, değil mi?

 

– …. aslında “Amerikan stratejisi” diyelim. Neden Ortadoğu’da Türkiye’ye bölgede başka bir misyon şey yapmak?…. ama Türkiye devletinin geleneksel refleksleri var. Bu reflekslerin önünde direngeç olabilecek güçlerin çok önemli bir kısmı tasfiye edildi, Ergenekon süreciyle birlikte. Öcalan’ın nevruz mektubu…. Sırrı Süreyya Önder’in nevruz mektubunda bunlar bir kere daha tekrarlandı. Dolayısıyla, ABD’nin başını çektiği blok, Ortadoğu’nun şekillendirilmesinde önemli bir müttefik olarak gördüğü Türk devletinin müttefiklik görevini layıkıyla yerine getirebilmesi için kendi iç sorununu halletmiş olması gerekiyor. İçeride savaşan bir gücün, dışarıda operasyonal bir faaliyet yürütebilmesi, askeri strateji olarak da çok olanaklı değil. Çünkü, bu sefer de Ortadoğu’daki müdahale ettirmeyi amaçladığınız güç tarafından desteklenecek başka bir şey var. Dikkat edin, Suriye Kürdistan’ında Esad güçleri, Rojava’daki Kürt güçlerine bir tane mermi atmadan boşalttılar bölgeyi, bir savaş taktiği olarak boşalttılar. Halbuki en alttakilerdi değil mi, Suriye’deki Kürtler? Kimlikleri bile yoktu. Rejime sözüm ona isyan eden islamcı ekipler bile ikinci sınıf vatandaşlarıydı ama Kürtler o bile değildi. Bu “müzakere süreci” denen şeyin Ortadoğu’daki uluslararası hesaplardan bağımsız bir süreç olarak şekillendirildiğini düşünmüyorum. Türk devletine hâkim olan, yeni döneme ait bu zihniyet açısından da ikinci bir faydası var bunun, iç politikaya dönük. Böyle sorunlar, her gün ölümler falan var. Bu, rejimin uluslararası planda atabileceği öteki adımları da engelleyen bir faktör olarak işliyor. Bir başka yanı, “Bunu halledelim, başkanlık sistemine, sürece destek verin”, öbür taraftan “Genel Af ilan edelim”… ama genel af, hem Kürtlerin, hem rejimin kendinin bugüne kadar sahibi olanların da affedileceği bir süredir. “Biz buradan toplumsal yeni bir sözleşmeyle çıkacağız” vesaire diye içsel çeviri de var. Ben temel belirleyenin uluslararası konjonktür olduğunu düşünüyorum. Bütün yeniden düzenlemenin ve kurgunun bunun üzerine şekillendirildiğini düşünüyorum. Öcalan’ın, “kendi Kürtleriyle barışmış Türkiye” formülü söyleminin, bu süreç ortaya çıkmadan dile getirmesinin, kulağına üflenmiş bir şey olduğunu düşünüyorum.  Artık bu taraftan o tarafa mı, yoksa dışarıdan başka bir yerden mi üflendi, bilmiyorum.

 

– Zaten, hem Sırrı Süreyya’lar ile cezaevindeki görüşmesinin basına sızan tutanaklarında anlattıklarıyla, hem de Newroz’da okunan mektubunda önerdiği, palazlanan ve alt emperyal bir rolü üstlenmeye çalışan Türkiye kapitalizminin hırslarını gören ve onların ağzını sulandıracak cinsten bir model. “Ortadoğu coğrafyasının önemli bir kısmına yayılmış Kürtleri düşman değil, müttefik gör; beraber hareket edelim” diyor.

– Bir de, resmi ideolojiyi yeniden, bu sefer ümmet üzerinden inşa eden başka bir şey… Yani, resmi ideolojinin ayaklarını kırdın sen ama öte taraftan “Çanakkale’de birlikte savaştık” noktasına tekrar geldin …

 

– Erdoğan son konuşmalarından birinde Çanakkale’ye göndermede bulundu yeniden. Hatta Malazgirt’e kadar gitti. Alparslan diyor, Selahattin Eyyubî diyor… “Ordusunda, Kürt, Arap vardı” diyor. Artık oralardan tarihsel bir dil geliştirmeye çalışıyor.

 

– …yine en son, Çanakkale’ye filan gitti… Alparslan diyor, Selahattin Eyyubî diyor falan… Ordusunda, diyor, Kürt, Arap vardı diyor… oralardan artık tarihsel bir dil geliştirmeye çalışıyor…

 

– Bir de…. Yaşar Kemal, Radikal’de bir röportajda, “Kuzey Irak’ın petrolleriyle donanmış bir Türkiye Ortadoğu için şey olacak…” gibi bir laf etti.

 

– Onu hatırlıyorum ama Öcalan’ınki ondan daha önceydi. Öcalan bunu yanılmıyorsam yedi-sekiz yıl önce….  yakalandığı ilk günlerde söyledi, diye hatırlıyorum. Belki, yakalanmadan önce bile söylemiş olabilir…. Bunu, Öcalan gibi “lanetli” ilan edilen bir adam söylediğinde bunun bir etki alanı yok. Ama bunu Yaşar Kemal’e söyletirseniz, başka bir şeye yol açar. Dolayısıyla, Yaşar Kemal bence devreye sokulmuş, monte edilmiş bir güç diyorum.

 

– Allahtan Ahmet Kaya öldü ha!…….

 

– Peki bu süreçte KCK davalarından hâlâ içerde değil mi millet?

 

– Küçük tahliyeler oldu ama….

 

– …ama kayda değer bir şey olmadı. Aynen devam ediyor. Yani, fiili ciddi bir uzlaşma adımı hükümet olarak atılmadı….

 

– Çünkü planlar tutmadı ki Ortadoğuda… Planlar tutmayınca eski mevzilere çekilme başladı.

 

– Bence de…. az önceki sorunun yanıtı da orada. İş planlandığı gibi yürümedi. Yani, başka bir şey öngörülmüştü. Süreç başka şekilde işletilecekti, öyle olmayınca birden en başa dönemeyecekleri için adım adım geriye doğru gittiler.

 

– Bu Rojava meselesi, herhalde epeyce dinamitledi bunların ittifakını.

 

– Ürküttü de tabii… Suriye’de başka bir şey olsaydı, Esad altı ayda düşürülseydi, ortada Rojava’ydı filan bırakmayacaklardı. Buldozer gibi önce o bölgeyi kuşatıp yok edeceklerdi. Bence, niyet de oydu.

 

– Sonuç olarak şunu diyebilir miyiz? Bu süreç, “devlet geleneksel yerinde”ye dönüyor, ya da döndü” diye….

 

– Evet.

 

– Ama, bunu desek de, hiç bir şey eskisi gibi olmaz. Bunu ekleyerek söylemek gerek.

 

– Yeni bir oluşumları var, ekd isminde galiba, değil mi?… Daha batıya yönelik….

 

– Ne?

 

– HDK yahu!…

 

– Bu, eski çatı partisi projesinin aslında bire bir aynısı…. orada da şu problem var, ben Kürt hareketi açısından bir sorun görmüyorum. Çünkü Kürt hareketinin stratejik hedefi belli. En fazla, egemeni kadar özgür-eşit olmak, değil mi? İçinde bulunan “sınıfsız dünya” vesaire diyenlerle nasıl?.. Hani, stratejik ortaklığı olmayanların da aynı parti içerisinde bulunmaları nasıl izah edilebilir bir şey? Ben izah edemiyorum.

 

– Zaten izah edilecek bir durum yok ama… mesela, o Levent Tüzel… ben bir program izledim de, Şirin Payzın yapmıştı. Tkp filan da katılmıştı… Ben, Kemal Okuyan’ı hiç sevmem fakat Kemal Okuyan bile en azından dil olarak anlaşabileceğim biri gibi gözüktü bana, Levent Tüzel’e göre. Levent Tüzel tamamen kopmuş. Adamın beyni sadece, Kürt meselesi filan, onlarla kısıtlanmış ve solmuş, sosyalizmmiş, hiç!.. Söyleneni algılamıyor bile.

 

– Ama, işte ikisi arasındaki fark şuradan kaynaklanıyor; tkp hakikaten kemalist. Kemalizmden kaynaklı olarak taraf olamıyor o HDK sürecinde. Olamadığı için de dışında, ‘adı var kendi yok komünizm’i duruyor.

 

– En azından Kemal Okuyan’la tartışabilirim. Ama, Levent Tüzel’le ortak bir nokta…. yani, karşı karşıya kalsam adamla ne konuşurum bilemiyorum. Kopmuş yani.

 

– Bir de şöyle bir şey var… Çatı Partisi, HDK, bunlar üst yapılar. Yani, partiler ve bürokrat adamlardan oluşuyor. Ayrıca, onun içinde yer alan hiçbir sol örgütün toplumsal tabanı yok. Yani, bu bürokratik anlayış için bir güç ifade etmiyor. Bu örgütlerin bir iktidar odağı üzerinde de etkinliği yok. Bu nedenle de bu tip oluşumlar sadece, bir makyajdan ibaret. Orada asıl patron, belirleyici durumda olan BDP. Yani Kürt hareketi. Onun dışındakiler de bir şey ifade etmiyor.

 

– Kesinlikle. Dolayısıyla da, bdp’nin stratejik hedefleri egemen aslında parti şeyine…. yani, onun stratejik hedefleri de… ben gerçekten nefret ediyorum,  şu “ulusların kendi kaderini tayin hakkı” filan ilkesi… ben şöyle tarif ediyorum, bu bir “haklılar hareketi”. Kime karşı haklı? Genel anlamda bütün egemen olana karşı bir haklılar hareketi değil. Kendi egemenine karşı bir haklılar hareketi. Onunla eşitlenmek gibi bir arzuya sahip, eşitlendiği andan itibaren de ona benzeyecek zaten. Aslında onun dışında bir şey değil ama mağdur olduğu sürece onun gibi görünemiyor.

 

– O basamağa çıktığı an kendisi de orada.

 

– Aslında şey….. bu barış süreci sekteye uğramasaydı daha hızlı olacaktı da… Kürt hareketinin içinde de, en az Türk solu kadar –niceliksel anlamda söylüyorum- hayata emek, sınıf gibi yerlerden bakan ama siyaseten birazcık daha Kürt hareketinin içinde, Kürt sorununa dair söz söyleyip ama aslında sözü orada bırakmayacak ve devam ettirecek olan, kendini biraz kırpan kısım tasfiye edilecek diye düşünüyordum ben, bu barış süreci sekteye uğramadan önce… iyice burjuvazi hâkim olacak bdp’ye; sınıfsal bakanları dışarı atacak… hatta tasfiye edilenlerin de Türk soluna ciddi bir hareket getireceğini, meşgale mesela… onların kapışılması örgütler tarafından, “bize gel, bize gel” olacak diye düşünüyordum ki, şimdi son anda herhalde tekrar vazgeçecekler tasfiye etmekten….

 

– İşin başında…. İlkbahar civarı, -Aysel Tuğluk yaptı galiba- mevsimlik tarım işçileri konferansı filan yaptılar. Ama, o konferanslar bir baktık, acayip derecede örgütlenme, “kendi hakkınıza sahip çıkın” filan diye bildiğiniz, demokratik o anlamda, emek programı………

 

– Ama… o biraz, daha solda bir yerde duruyor. Tunceli ekibi her zaman pkk içerisinde muhalif bir kanat oluşturur…

 

– …sanki… orada görünürdeki emek hareketine en yakın şey onlardı… birileri “emek hareketi” derken, diğerleri “ne diyorsunuz siz?” demiyor. Konsolide edecek şekilde davranıyorlar emek hareketinde… Yani, onu da arkalarına alıp, öyle ilerlemeye çalışıyorlar. O çelişkiler ne zaman patlar, onu bilmiyorum ama……..

 

 

– İşte ben patlamak üzere olduğunu düşünüyordum……..

 

– Diyarbakır belediye işçileri Diyarbakır Belediyesi’ne karşı grev yaptıkları zaman böyle bir şey olabilir mi?

 

– Kürt hareketi içindeki sınıfsal gerilimleri, grev gibi ilişkiler üzerinden okumamak lazım. İki yıl önce Diyarbakır’ın Sur bölgesine gittik. Boşaltılan köylerden gelen insanların yerleştirildiği bir yer. İnsanlar bir iki tenekeyi birbirine çakıp kendini içine atmış. Orada yaşayan insanlar o kadar yoksul ki, o gün evine bir ekmek götürürse kendini şanslı addediyor. Neredeyse tamamının çocukları gerilladalar. Yerel seçimde BDP oraya gelip, bütün sur duvarlarına propaganda afişlerini yapıştırmış. Hepsinin üzerine çarpı atmışlar, “PKK” yazmışlar. Sınıfsal ayrım orada çok net görünür oluyor. Çünkü Diyarbakır’ın bir tarafında Anadolu’nun her yerindeki TOKİ faaliyetleri, inşaatlar var. Belediye bu sur evlerini de yıkıyor. Burada yaşayan insanlara da “kira öder gibi ev sahibi olacaksın” diyerek, yeni yapılan sitelerden ev sahibi olabileceğini söylüyor. Ama bu insanların o paraları ödeyebilmesi mümkün değil. Çocuğu dağda savaşıyor ve BDP belediyesi evini yıkıyor. Sınıfsal gerginlikler buralarda çok net açığa çıkmış durumda. Ulusal hareket, savaş bunların üstünü örtüyor, kapatıyor. Bu meseleler öteleniyor gibi görünüyor ama orada sınıfsal bir çatışma kaçınılmaz olarak patlak verecek.

 

– İçin için kaynayan bir durum var. Sen tanıdın …’yı, yirmi yaşında bir kadın arkadaş, Diyarbakır’da yaşıyor ve süreç başladığında pkk, evleri tek tek dolaşıyor, bütün evleri. İnanılmaz karşı çıkan insanlar var… İnsanlara telkin edilen şu, “her şeyi söyle ama başkana bir şey söyleme”.  Bu dediğim arkadaşın evi kovmuş gelen heyeti.  Evden, ölü de var, dağda olan var vesaire… Bu kızcağız şimdi, günde on iki saat, ayda üç yüz liraya haftanın yedi günü çalışıyor. “Ben ve ailem bunları yaşamak için bu bedelleri ödemedik” diyorlar mesela… Şimdi bunlar ayrılıp daha emek eksenli bir gazete çıkarmaya hazırlanıyorlar, onu tartışıyorlar aralarında şu anda.

 

– Bir şey çıksaydı… eli yüzü düzgün bir emek hareketi, işçi hareketi çıksaydı.. yaygın, örgütlü bir işyeri hareketi orayı çoktan etkilerdi… çünkü, oradaki gerilimler buradakinin on katı. Ama burada birisi çıkmadığı için……….

 

– ….aslında şöyle düşünün…  Bugüne kadar devletle sokaklarda mücadeleye girişmişler, Kürtlerin en yoksulları ve kaybedecek hiçbir şeyleri olmayanlar. Bu insan tipinin ona sunulanla yetineceğini ve orada duracağını düşünmüyorum. Hadi, genel af çıkardın, gerilla da indi, gerilla komutanı da indi. Onun toplumsal statüsüyle burada her gün ona taş atanın toplumsal statüsü aynı olmayacak. Biri hâlâ üç yüz liraya çalışmaya devam edecek.  O üç yüze çalışmaya devam edenin ben gerçekten duracağını düşünmüyorum. İnanılmaz politik bir kitle ama siyasal bir kitle değil. Şimdi… Sık sık beni arıyor, bayram tatilinde gelin diyor…. Genç bir kadın, ataerkili sorguluyor,”yalnızım burada” diyor, “konuşabilecek kimsem yok” diyor. Kardeşleriyle çatışıp duruyor mesela bu gencecik kadın. “Biz, hakarete uğrayan, dayak yiyen ve eve kapatılan bir cins olmak için dövüşmedik bu kadar” diyor mesela.  Bunları söylüyor ama bu asla siyasal anlamda kitap okumuş falan bir tip değil. Ben yani, çok durabileceğini, durdurulabileceğini düşünmüyorum… Ama bir şey üretip de kendi içinden çıkabilirse bir başka devinimi tetikleyebilir gibime geliyor.

 

– İstanbul’da da benzer bir şey var… varsayalım, tamamen varsayıyorum, kurguluyorum… Öcalan’ı çıkardılar, barış marış ilan edildi… Tümüyle her şey güzel gidiyor. O anda bile, İstanbul’daki inşaatlarda beş yüz – altı yüz liraya çalışıyorlar. O adamlara ekstra hiç bir şey gelmeyecek, hiç bir şey yok. Tek gelebilecek şey, “artık ben bu ülkenin vatandaşıyım, altı yüz liraya çalışmam” demesi. Bu da bireysel olarak yapabileceği bir şey değil, “çalışmazsan çalışma” derler yani… Dolayısıyla, yalnız o tarafta değil, bu tarafta da gerilimler büyük. Asıl tartışma orada dönüyor… Hadi, barış ilan edildi, Türkler de razı oldular bir şekilde… hadi, korucularla intikam hikâyesi de olmadı -varsayıyorum-, o da olacak çünkü bariz bir şekilde……..

 

– E, şimdi toprak kavgası filan denilen ölümler var ya bu son zamanlarda…  Geriye dönüp topraklarını yeniden isteyenlerle, o topraklara el koymuş olan korucular arasında olan… bu, asla böyle yansıtılmıyor ama, onlarla olan hikâye. Önümüzdeki dönem, bu coğrafyada bir işçi hareketi  gerçekten çıkacaksa bu işçi hareketinin en güvencesizlerini oluşturan Kürtlerden şekilleneceğini ya da ateşleyici dinamiğinin oradan çıkacağını düşünüyorum.

 

– Yani, o zaman şöyle iki saptama yapabilir miyiz? Barış süreci denilen sürecin bir çıkmaza girdiği ve…..

 

– Bir şey söyleyebilir miyim?  Demin siz akp’yle, siyasetiyle ilgili konuşurken ‘cemaat’le bitirmiştiniz ya –biraz soğudu ama-, aslında Kürt hareketiyle birlikte hemen hemen en az  telaffuz edilen şey… bizim de mesela, soğuk durmamızın sebebi, çok bir şeyden haberdar olmuyoruz aslında… nasıl etkilediğiyle ilgili, sanki daha çok birlikte telaffuz etmek gerekiyor iki durumu: “Kürt hareketi ve cemaat”….

– Benim uzaktan baktığım kadarıyla, cemaatle Kürt hareketi, yani PKK ciddi bir mücadele içinde. PKK’nin yöneticileri konuşmalarında cemaate, “yeşil gladyo” diyor. Çünkü, Kürdistan’da cemaat etkin olmaya çalışıyor. Kürdistan’da böyle bir taban da var. Cemaatin sürekli öğrenci yurdu açma gibi faaliyetleri var. PKK de cemaatin Kürdistan’da taban kazanmasını önlemeye ve bölgeden tasfiye etmeye çalışıyor. Aralarında bayağı ciddi bir çatışma var.

 

–  Ama orta sınıf…. özellikle batıdaki, entegre olmamış, gene de yolunu bulan… beyaz yakalılar da dâhil… kolejli mesela, islamcı…. bir şekilde akp’nin bu işi halledip…. “bir an önce bu iş hallolsun, biz de topraklarımızı kalkındıralım” diyorlar… Onların islamcılığı, Kürt hikâyesiyle birleşmiş durumda. Mesela, cemaatten uzak duruyorlar, daha doğrusu cemaate alınmıyorlar ama şey var, “bu iş olursa ancak buradan olur”. Gezi’den sonrasını bilmiyorum, Gezi’den önce böyleydi….

 

– Sizin söylediğiniz aslında çok şaşırtıcı bir şey değil… Etnik olarak Kürt olmak durumundan bahsetmiyoruz yani. Siyasi olarak pkk’nin onlarla çelişkisi… Yoksa, ‘ulusalcı iş adamları derneği’ vesaire diye bir şey var, ulasalcılara göre cemaat şeytandı yakın zamana kadar, en çok onlar uğraşıyorlardı. Bir keresinde, derneğin başkanı şey anlatmıştı, bunlar Rusya’da müteahhitlik filan yapıyorlar… Orada birlikte iş gördükleri, cemaatin inşaat şirketleri.  O tamamen, sınıfsal konumunun, yaptığı sektörün gereklerine göre hareket ediyor.

 

– …. ama, orada düşünülen şeyi burada yapamıyoruz. Toplumsal hiyerarşide bu kadar yüksekte değiliz. Buranın okumuş çocukları oraya, Diyarbakır’a, Hakkari’ye filan gittikleri zaman orada el üstünde tutulan insanlar ve onlar burada elde ettikleri az buçuk sermayeyi orada daha büyük sermayelere çevirecekler, kafalarında kurguladıkları o. Dolayısıyla, barışı isteme nedenleri ve islamcı bir grubun bu işi halletmesini istemeleri oradan kaynaklanıyor. Sınıfsal, etnik ve kişisel tutumları tamamen birleşmiş durumda: “Bitsin bu iş, biz de gidelim yatırım yapalım.” İslamcı, hükümetle arası iyi…

 

– Her şey var… İslamlık da var, Kürtlük de var…..

 

– …her şey var… Para da var. Kürt- İslam sentezi!

 

(gülüşmeler……)

 

– Bir de, cemaatin Kürtlerle pkk ayrımına vurgu yapmayı çok seviyorlar. Çünkü, “pkk dinsiz” propagandasını Türkiye’de en çok yapan kesinlikle cemaat. Oradan kuruyor nefreti. Bunu en çok vurgulayan, en çok ikileştiren grup aslında cemaat. Türk milliyetçileri bile o kadar yapmıyor. Bunlar, o ayrımı açıyor.

 

– Adını koyuyor.

 

– Bence oraya yatırım yapılabilmesi için, bütün ideolojilerden bağımsız en büyük engel, oradaki aşırı feodal yapı gibime geliyor, ağalık sistemi. Bir yatırım yapıldığında ağa kılıfına uyduruyor her şeyi. Sorduğunuzda, bütün cemaatin çalışanının sigortası var, hepsi maaşlı olarak gözüküyor ama hepsinin maaş kartı ağanın elinde… ama sorsan, sigortalı işçisin. Ama orada çok daha farklı bir boyut var bence, yatırım için…

 

– Şimdi… şöyle iki saptama yapabilir miyiz, tekrar dönecek olursak… bir, akp’yle Kürt hareketinin, pkk’nin uzlaşması olasılığı oldukça zayıfladı….

 

– Göl maya tutmadı.

-… evet, yani uzlaşma çabası vardı… o, olmuyor gibi… ikincisi de, her şeye rağmen, gelişen süreçte Kürt proletaryasının daha isyancı, daha mücadeleci bir konuma geçeceği gibi algıladım ben. Buradaki konuşmalardan çıkarttığım sonuç bu. Buna tabii çok büyük önem vermek lazım.

 

(kayıt bitiyor burda. Dolayısıyla belediye seçimleri tartışmasının kaydı bulunmuyor.)

 

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI