AKP, İktidar, Devlet, Sistem vb…

 

 

Bir önceki yazımda hoş olmayan bir metafor yaparak şöyle demiştim: “Bugün toplumsal muhalefetin durumunu bir gaz bombasına benzetebiliriz. Gezi isyanında yoğun bir gaz kitlesiydi, şimdi ise bu gaz kitlesi yoğunluğunu kaybetmekte, çünkü atmosfere ve çevreye yayılmakta.”

Bu metaforu toplumsal muhalefetin çeşitli bileşenlerinin bugün içine girdiği tutumları açıklamakta da kullanabiliriz. Gaz bombasının patladığı ve dumanın en yoğun olduğu anı, isyanın patladığı ana (Mayıs sonu-Haziran ortası) benzetecek olursak şöyle bir durum görürüz: Dumanın yoğunluğuna eş bir şekilde, harekete katılan bütün bileşenler bir anlamda eski mevzilerinden ve idelojik konumlarından uzaklaşıp bir an için de olsa başka bir şeye dönüşmüşlerdi. O anda ne ulusalcı, bildiğimiz ulusalcı; ne Kürt milliyetçisi, bildiğimiz Kürt milliyetçisi; ne komünist veya solcu, bildiğimiz komünist veya solcu; ne liberal, bildiğimiz liberal; ne de anarşist, bildiğimiz anarşistti. Bu kısa tarihi anda bütün bileşenler tuhaf bir değişim geçirmiş, âdeta daha üst bir iradeye (devrimin iradesine) tabi olmuştu. Şimdi ise tersine bir süreci yaşıyoruz. Dumanın yoğunluğu azalır ve atmosfere zerreler halinde yayılırken büyük patlamada değişime uğramış gibi görünen bileşenler de yeniden asıllarına dönme sürecine girmiş bulunuyorlar.

Artık ulusalcı, yeniden eski ulusalcı mevzilerine dönüyor ve hafızasında yer etmiş eski bilgileri yeniden teker teker hatırlıyor. Aynı şeyi diğer bileşenler için, Kürtler, solcular, liberaller ve anarşistler için de söyleyebiliriz. Ve büyük patlamanın kenara ittiği hafızalar canlandıkça eski düşmanlık ve yanlışlıklar da geri geliyor.

Bu geri gelme, örgütsel reflekslere bağlı ve örgüte yakın unsurlarda daha net görülebiliyor. Bu sürecin, uçlarda yer alan, örgütsel reflekslere daha az bağlı olanlarla merkeze yakın olanlar arasında bir gerilim yaratacağını da bekleyebiliriz. Örneğin, geçen Salı günü, arkadaşımız Melih Dalbudak’ın Küçükparmakkapı Sokak’ta polisin attığı biber gazı kapsülüyle başından yaralandığı olaydan beş dakika önce Sıraselviler’de gördüğüm bir manzara bunun kanıtıdır. Elinde Türk bayrağı olan bir genç, yere “Katil devlet” sloganını yazıyordu. Devletine sarılan merkeze daha yakın ulusalcıların kabul edebileceği bir tutum değildir bu. Yere o yazıyı yazan genç, ulusalcı örgüt yapılarıyla eninde sonunda çatışacaktır.

Örgütsel yapılara yakın olanlar ise, yeniden eski devletçi reflekslerini hatırlıyor ve onlara daha sıkı sarılıyorlar. Örneğin kendilerine su sıkan, biber gazı atan polisin devletin polisi olduğunu hatırlayıp, bir arkadaşımın bir yan masa sohbetinde tanık olduğu gibi, “biz devletin polisine taş atılmasına karşıyız” diyebiliyorlar. Bu tutumları nereden kaynaklanıyor? Sanırım şiddete karşı olmaktan değil. Çin’in Suriye’ye büyük ve gelişmiş uçaksavar füzeleri vermesini gazetelerinde sevinçle haber yapanların şiddete karşı olabileceklerini düşünmek saflık olur. Esas mesele, taş atılan polisin devletin polisi olması. Yani onlar devlete ve dolayısıyla devletin polisine karşı değiller, sadece AKP’ye karşılar. Zaten aynı yan masa sohbetinde bunu açıkça da ifade etmiş TGB’li gençler. “AKP, devleti gaspetti, biz devlete sahip çıkıp AKP’ye karşı mücadele ediyoruz” demişler.

Diyelim ki, AKP devleti gasbetmiş olsun. Bu durumda da devletin artık size ait olmadığı ortada değil midir? Doğu Perinçek dememiş miydi, aletin kendisi önemli değildir, o alete kimin kumanda ettiğidir diye. Bugün devleti yöneten AKP olduğuna, polisi ve orduyu o yönettiğine göre, devlet de artık ona ait demektir. Öyle sanıyorum ki, ulusalcılar eski örneklerden hareket ederek devletin kendilerine ait olduğunu sanmaktalar. AKP’den önceki dönemde gerçekten iktidar ya da hükümetle devlet arasında bir ayrılık vardı. Bürokratik burjuvazi devletin en önemli kurumlarında, özellikle ordudaki hâkimiyeti nedeniyle bir vasi rolü oynayabiliyor, zaman zaman müdahale edip hükümetleri işbaşından uzaklaştırabiliyordu. Ancak AKP ile birlikte bu durum değişmiştir. AKP vasi devlet kurumlarını ele geçirmiş, kendine biat etmeyenleri içeri atmış ve böylece yeni bir dönem başlatmıştır. Bu, AKP ile devletin kaynaştığı AKP diktatörlüğü dönemidir, halen o dönemin içinde yaşıyoruz. Bugün artık AKP’ye karşı mücadele ile sisteme ya da devlete karşı mücadeleyi ayırmaya kalkışmak iyice saçmalamak anlamına gelir.

İlginçtir ki, ulusalcılarla tam zıt uçta yer alıyormuş gibi görünen “liberal”ler ve onların yapışık kardeşi libero-anarşistler (twitterde rastladığım en ateşli AKP taraftarları onlardır) bugün, ulusalcılara benzer bir şekilde, devlet-AKP ayrımı yapmaktadırlar ama tersinden. Yani ulusalcılar “biz devlete değil, AKP’ye karşıyız” derlerken, libero-anarşistler (Kaos çevresi, AKP taraftarı bazı Müslüman anarşistler vb.) ve libero-Marksistler (DSİP), “biz AKP’den önce devletle mücadele ediyoruz” demektedirler. Sonuç olarak, bir kesim AKP’ye karşı mücadele adı altında devleti, diğer kesim devlete karşı mücadele adına AKP’yi kollamaktadır ki, aslında ikisi de aynı kapıya çıkar: AKP-devletle ya da AKP diktatörlüğü ile şu ya da bu şekilde uzlaşmak.

Çünkü bugün devletle AKP’yi ayrıştırmaya çalışmak, beyinle kafatasını ayrıştırmaya çalışmak gibi bir şeydir. Beyinsiz kafatası ölü bir kemik yığınıdır; kafatası olmayan bir beyin ise yumuşak bir pelte yığınından ibarettir. AKP ile devletten hangisinin kafatası, hangisinin beyin olduğuna siz karar verin.

 

Gün Zileli

18 Eylül 2013

www.gunzileli.com

gunzileli@hotmail.com

 

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI