Emperyalist ve Hegemonyacı Saldırının Karşısında, Suriye Halkının Siperlerinde…

 

 

Zorba güçler bir yere saldıracakları zaman daima kendilerine göre “haklı” gerekçelerin arkasına saklanırlar.

Hitler, Çekoslovakya’ya saldırmadan önce, Südet bölgesinin Alman olduğu ve Südet Almanlarının plebisitinin, burada yaşayan halkın Almanya ile birleşmeyi ortaya koyduğunu ileri sürmüştü. İkinci Dünya Savaşının başlangıcında SSCB, sahte bir Finlandiya hükümeti kurdurmuş ve bu hükümet, SSCB’yi, “ülkeyi kurtarmak” üzere yardıma çağırmıştı. Tarihte bunun gibi yüzlerce örnek bulunabilir.

Devrimciler, tarih boyunca bu tür sahte gerekçelere karşı direnmiş ve saldırgana karşı direniş cephesinde yer almışlardır. Bu, onların, o sırada direniş cephesinde yer alan, daha önce ve o sırada mücadele ettikleri güçlerle kaynaştığı ya da o güçlerle olan anlaşmazlıklarını unuttukları anlamına gelmez.

İkinci Dünya Savaşı’nda Nazi ordularının Avrupa’da ezip geçtiği orduların hepsi o ülkelerin burjuva ordularıydı ve bu ordu ve hükümetler uzun yıllardır proletaryayı ezmekteydi. Ama o somut durumda proletarya ne Nazilerle işbirliğine yöneldi ne de tarafsızlığını ilan etti. Doğrudan doğruya saldırgan Nazi ordularının karşısında yerini aldı. Bazıları bunu daha sonradan proletaryanın “sosyalist ana vatanı”, yani Sovyetler Birliği’ni savunmak olarak göstermek istemişse de yanlıştır. Nazi’ler SSCB ile yaptıkları “saldırmazlık pakt”ına sadık kaldıkları ve SSCB’ne karşı doğrudan bir savaş başlatmadıkları sürece Komintern’e bağlı komünist partileri Nazi işbirlikçisi bir tutum takındılar ama proletarya bu tutumu asla kabul etmedi ve Nazi’lere karşı başından itibaren direniş cephesinin içinde yer aldı.

O yıllarda Avrupa proletaryası ve proletarya davasına gerçekten bağlı olan devrimciler böyle bir tutum takınarak kendi burjuvazileriyle sınıf işbirliğine mi gitmiş oldular? Hiç de değil. Hatta şu kadarını rahatlıkla söyleyebiliriz ki, burjuva orduları Nazilerin karşısında hiçbir gerçek direniş gösteremezken esas direnişi gösteren, partizanlar, yani burjuvaziyle eskiden beri mücadele eden güçler oldu.

Bir ülkede yerel bir diktatörle mücadele ediyorsunuz ve günün birinde emperyalist ya da hegemonyacı bir dış güç, üstelik de o yerel diktatörü bahane ederek ülkeye saldırmaya kalkışıyor. Ne tutum takınırsınız? Görebildiğim kadarıyla böyle bir durumda ortaya dört tutum çıkabilir:

Birincisi, mücadele ettiğiniz diktatörü bahane ederek ülkeye saldırmaya hazırlanan emperyalist ya da hegemonyacı güçle işbirliği yaparsınız ve emperyalist gücün saldırısıyla sizin özgürlük mücadelenizi özdeşleştirirsiniz;

İkincisi, ülkeye saldırmak isteyen emperyalist ya da hegemonyacı güçle yerel diktatör arasında tarafsızlığınızı ilan edersiniz ve sadece “savaşa hayır” sloganını yükseltirsiniz;

Üçüncüsü, emperyalist ya da hegemonyacı saldırganın ülkeye saldırı tehlikesini birinci plana alırsınız, ülkenin dış saldırıya karşı savunulması için o ülke halkıyla birlikte siperlerde mevzilenirsiniz ve emperyalizmin propagandasıyla aynı safa düşmemek için, yerel diktatörün niteliğini unutmamakla şartıyla onun teşhir edilmesini geçici olarak ertelersiniz;

Dördüncüsü, emperyalist ve hegemonyacı saldırgana karşı mücadele etmek adına yerel diktatörle her türlü çelişkinizi unutur, hatta onu bir yurtsever olarak parlatırsınız ve ülke savunması adına fiili olarak yerel diktatörün güçlerinin safında yer alır, onunla işbirliğine gidersiniz.

Ben, birinci, ikinci ve dördüncü tutumların yanlış, üçüncü tutumun ise doğru olduğunu düşünüyorum.

Durumu soyuttan somuta indirmek için Suriye düzleminde bu dört tutumu tartışalım.

Birinci tutum, her ne kadar özgürlük adına hareket ediyor gibi görünse de, aslında özgürlük düşmanları olan batılı emperyalistlerin ve hegemonyacıların hizmetindedir. Bu tutum, ister “uluslararası topluluk” gibi ne idüğü belirsiz bir kavramın arkasına gizlenmeye çalışsın, isterse bu “uluslararası topluluğun” Birleşmiş Milletler olduğu vehmine kapılsın, batılı emperyalist müdahalenin yanında yer aldığı için hem emperyalist işbirlikçisidir hem de gerçek durumda her türlü özgürlük düşmanının hizmetindedir.

Tarafsızlık ve savaş karşıtlığı olarak ifade edilebilecek ikinci tutum görece daha makul görünmekle birlikte aslında bu “tarafsızlık” fiilen saldırganlara karşı direnmeme tutumunu getirdiği için yanlıştır. Bu yüzdendir ki, bugün “savaşa hayır” sloganı son derece yetersiz bir slogandır ve emperyalist saldırganlığın önüne hiçbir şekilde set çekmemektedir. Hatta emperyalist ve hegemonyacı saldırganlar size, “savaşa son vermek için” saldırdıklarını bile söyleyebilirler. Nitekim, yerel hegemonyacı Türk hükümeti, sürekli olarak “akan kanın durdurulması” propagandası yapmaktadır.

Dördüncü tutum da yanlıştır, çünkü emperyalizme karşı direniş adına yerel diktatörü aklama tutumu içine girmekte ve bu diktatörlüğün işlediği bütün suçlara kefil olmaktadır. Bu tutum, ülke içindeki özgürlük mücadelesini ilelebet geçersiz kılmanın ötesinde, emperyalistlere ve hegemonyacılara iyi bir demagoji malzemesi sunmaktadır. Bu durumda batılı emperyalistler, diktatörlük rejimi ile Suriye’nin savunulmasını çok rahat bir şekilde özdeşleştirebilmektedirler.

Üçüncü tutum doğrudur, çünkü bu tutum, bir yandan içerdeki diktatöre karşı özgürlük mücadelesini ve onu destekleyen diğer blokun emperyalist karakterini unutmazken, bir yandan da o andaki en büyük özgürlük düşmanlarını hedef alarak ülkenin savunulması cephesindeki yerini net bir şekilde belirlemektedir. Bu tutumun en önemli yönü, ülkenin savunulması mücadelesini bir diktatöre emanet etmemesi, hatta ülkenin gerçek sahiplerinin halk güçleri olduğunu göstermesidir. Bu, diktatörün de, dışarıdan gelen istilacı özgürlük düşmanlarının da safına düşmemektir. Fakat şunu da unutmamak gerekir ki, bugün Suriye’de, şu somut durumda silahlarımızı esasen batılı emperyalist ve hegemonyacı istilacı güçlere karşı çevirmek, siperlerimizi dış saldırganlara ve onların içerdeki işbirlikçilerine karşı kazmak ve en önemlisi de, batılı emperyalist propagandayı yankılayan bir pozisyona düşmemek için diktatöre karşı ajitasyonumuzu geçici olarak durdurmak zorundayız. Bu, asla diktatörü parlatmak, onu onaylamak anlamına gelmez. Sadece yakın tehlikeye karşı atışlarımızı tek bir yöne yoğunlaştırmak anlamına gelir.

Dünyada tek diktatör Esat rejimi değildir. Dünya yerel diktatörlerle dolu. Üstelik batılı emperyalist ve hegemonyacı güçlerin kendi saflarında birçok yerel diktatör var. Suudi diktatörlüğü ve AKP diktatörlüğü bunun en net örnekleridir. Kaldı ki, batılı emperyalistlerin rejimlerinin özgürlükçü olduğunu düşünmek de esaslı bir bunama belirtisidir. Bu ülkelerin hepsinde polis bir baskı aygıtı olarak ayaktadır, onun arkasında ordu bulunmaktadır ve gerek dış gerekse iç müdahaleler için hazır bir güç olarak beklemektedir. Devletin ideolojik aygıtları zaten insanların beynini esir almıştır. Bu yüzdendir ki, Gezi isyanını başlatan Türkiye halkları, bugün önemli ölçüde aptallaştırılmış ve uyuşturulmuş Avrupa halklarından çok daha özgürdür. Ayrıca, nükleer silahlar ve zehirli gaz da dâhil olmak üzere, en büyük silah imalatçıları ve ihracatçıları, bizzat her türden emperyalist ve hegemonyacı devlettir.

Sonuç olarak;

Bugünün görevi, batılı emperyalist ve hegemonyacı güçlerin saldırı hedefi haline gelmiş Suriye’nin ve Suriye halkının safında yer almak, onlarla aynı siperlerde direnmektir. Batılı emperyalistlerin ve işbirlikçi hegemonyacıların karşısındaki diğer blokun da emperyalist ve Suriye rejiminin baskıcı bir diktatörlük olduğunu asla unutmadan.

 

Gün Zileli

4 Eylül 2013

www.gunzileli.com

gunzileli@hotmail.com

 

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI