İki Kemalizm…

Dün gece uzunca bir yorum geldi siteye. http://nisanyan1.blogspot.com/2013/08/rabiaclara-neden-karsyz.html

 

Yorumu okudum ve aşağıdaki cevabı yazdım:

“Bana oldukça elitist, tepeden ve kemalist bir bakış açısı gibi geldi bu yorum.”

Bunun üzerine yorumu yollayan arkadaştan şöyle bir kısa yorum geldi:

  •  24Anonim 24 Ağustos 13 / 8pm

“kemalist bir bakış açısı” ve Nişanyan?

 

Meğer yorumun altındaki Sevan Nişanyan linkini okumamışım. Yorum sandığım yazı Sevan Nişanyan’a ait bir yazıymış. Şöyle yazdım:

 

Gün Zileli
Ağustos 24th, 2013 at 20:25

yazının Nişanyan’a ait olduğunu bilmiyordum. Bilmemem daha iyi olmuş. İmzayı görsem belki bu tanıyı koymaktan imtina ederdim. Yazı tipik bir elitist-kemalist bakış açısının ürünüdür ki, esasında bunun Nişanyan’a pek de fazla aykırı düşeceğini sanmıyorum. Siz bakmayın Kemalizme esip üfüren bazılarına. Aynı seçkinci bakış onlarda da vardır. Aynı halktan nefret de. Bu yazı bunun güzel bir örneği.

 

Bu satırları yazmakla birlikte içime sinmedi, yazıyı yeniden daha dikkatli bir şekilde okudum ve aşağıdaki satırları yazdım:

 

Gün Zileli
Ağustos 24th, 2013 at 20:45

Yazıyı yeniden okudum daha dikkatli bir şekilde. Kemalist bakış açısı demekle haksızlık etmediğimi bir kere daha gördüm. Ama bu, ulusalcı bir kemalizm değil de, Kemal’in gerçek haline daha çok yakışan batıcı bir Kemalizmdir. Öte yandan, Tahrir’in ve Temeddüd hareketinin bugünkü şaşkınlığını da görmek gerekir. İki cami arasında binamaz durumundadırlar. Yukarı tükürseler İhvan’ın, aşağı tükürseler ordunun yanına düşeceklerinden iyice pasif bir haldedirler. Hatta sanırım kısmen de ordu destekçesi bir konuma düşmüş bulunuyorlar. Oysa Tahrir’in yapması gereken, hem İhvan’a, hem de orduya karşı mücadele bayrağını yükseltmek ve ordu ile çatışan halk kesimiyle dayanışma içinde olmaktı. Kim yaptıysa, Gezi’nin bayrağına dört parmağı eklemeye kalkışmakla yanlış yapmış ama Türkiye’de bir ordu darbesi olsa Geziciler bence ordunun yanında değil, orduyla çatışanların yanında yer alırlardı. Şahsen ben öyle yapardım.

 

***

 

“Ama bu, ulusalcı bir kemalizm değil de, Kemal’in gerçek haline daha çok yakışan batıcı bir Kemalizmdir.”

Bu cümlem üzerine bütün gece uzun uzun düşündüm. Gerçekten Kemalizmin böyle iki türü var mıydı? Bu düşünceler beni geçmişte tanıdığım iki insana götürdü.

Birincisi, Mualla halamın kocası, Atatürk’ün manevi oğlu Abdürrahim Tuncak’tı. O zamanlar Ankara’daki Gazhane İşletmelerinin Müdürlüğünü yapan Abdurrahim Tuncak, tipik bir “batıcı-Kemalist”ti. Şimdiki ulusalcılığın “batı aleyhtarlığı” ile hiçbir ilgisi yoktu. Ona göre, batılı olan her şey iyi, batıdan gelmeyen her şey kötüydü. Hele Araplar, dünyanın en pis, en nefret edilesi milletiydi. Abdürrahim Beyde öyle koyu bir Arap düşmanlığı vardı ki, “bizi Yemen’de sırtımızdan vurdular” diyerek bir anda Cumhuriyetçiliği falan unutup Osmanlı kesilebilirdi. Araplara düşmanlığını, onların konuşmasını, “yallah yallah el habibi” diye taklit ederek ve aşağılayarak iyice ileri boyutlara vardırırdı. Abdürrahim Beyin kafasında müthiş bir milletler hiyerarşisi vardı. Bu milletler hiyerarşisinin zirvesinde “çalışkan, disiplinli millet” Almanlar geliyordu. Onu, “yaşamasını bilen, zevk sahibi” Fransızlar izliyordu. Onun arkasından da “centilmen, kültürlü” İngilizler geliyordu. Asya tarafında Araplar ve Hintliler hiyerarşinin en alt basamaklarını oluştururken, uzak Asyalılar onların üstünde yer alıyordu.

Ya o Kıbrıs Türkleri! Aman efendim, onların Türklükle ne ilgisi vardı. Türkçeleri bozuktu bir kere, Türkçeyi Rumlar gibi konuşuyorlardı; hatta belki de aslen Rumdu onlar. Ne Kıbrıs’ıymış. Kıbrıs, Türkiye’ye falan ait değildi. Osmanlı zamanında İngilizlere satılmıştı. Oradaki sözde Türkler, aslında Osmanlı idaresi altında Müslümanlığı kabul etmiş Rumlardı vb.

Abdürrahim Beyin, 1950’li yıllarda Türkiye’nin NATO’ya girmiş olmasına hiçbir itirazı yoktu. Türkiye’nin Kore savaşına katılmasına da. Tek çekincesi, “Dünyaya liderlik” yapan Amerikalıların diğer “Avrupa ulusları” kadar kültürlü olmamasıydı.

Yıllar sonra Londra’da, Abdürrahim Beyin bir benzerine daha rastladım. İşsizlik Kurumundan beni zorla “bakıcılık” kurslarına yollamışlardı. Bu kursun ardından da mecburen part-time bakıcılık yapmaya başladım. Bakıcılık yaptığım kişilerden biri de yetmiş yaşlarında, Yahudi bir adamdı. Kanserdi ve yakında öleceği ayan beyan ortadaydı. İsrail’de öğretmenlik yapan yetişkin bir kızı vardı. Ara sıra babasını görmeye geliyordu İsrail’den. İshak Beyle parkta yaptığımız günlük gezintiler sırasında bazen politika konuştuğumuz da olurdu.

İshak Bey, bir gün bana Atatürk hakkında ne düşündüğümü sordu. Ben de samimi düşüncelerimi söyledim. Son derece hiddetlendi. “Sen ne biçim Türksün” diye bağırdı. “Ben Türk değilim” dedim. “Nesin peki?” diye çıkıştı bu sefer. “Valla ne olduğum pek belli değil” dedim, “aslında herhangi bir milliyetten olmayı reddediyorum desem daha doğru olur.” İshak bey parkın ortasında durup bana acı acı ve biraz da acıyarak baktı. Sonra şunları söyledi:

“Atatürk dünyanın en büyük lideridir. Böyle bir lidere sahip olduğunuz için övüneceğinize onu inkâr ediyorsunuz. Geri, sefil bir milleti yerden kaldırmış ve batılılaştırmıştır. Bugün Batı, her ikisi de Müslüman olduğu halde Türklerle Araplar arasında bir fark görüyorsa bunu sağlayan Atatürk’tür.”

Esaslı bir Kemalistle karşı karşıya olduğumu anladığım ve görevimi aksatacağını hissettiğim için tartışmayı uzatmadım. İshak bey de, Abdürrahim Bey gibi “batıcı-Kemalist”ti.

Son yıllarda gelişen ve yaygınlık kazanan “ulusalcı-Kemalist” ile eskiden beri bilinegelen “batıcı-Kemalist” arasında ne gibi önemli farklılıklar vardır?

Birincisi, ulusalcı Kemalist ulus devlete bağnazca bağlıdır ve en azından söylemde şiddetli batı karşıtı (anti-emperyalist?)dır. Batıcı Kemalist için ise ulus devlet sadece batılı devletler ailesi içinde bir temsiliyet sorunudur. Batılı Kemalist esasen batı hayranıdır.

İkincisi, ulusalcı Kemalistlerin önemli bir bölümü diyelim, belki de bugünkü konjönktür icabı Araplara ve Arap devletlerine  ulusal müttefik olarak bakar; batıcı Kemalist ise aşırı Arap düşmanıdır. Onun bütün derdi Türkiye’yi İslam kültüründen kopartıp Avrupa kültürüne adapte edebilmektir.

Üçüncüsü, ulusalcı Kemalistlerde de zaman zaman belirtileri görünse de elitizm ağırlıklı olarak batılı Kemalistlere özgüdür. Hatta ulusalcı Kemalistler bazen bayağılaşacak ölçüde popülizme yönelebilirler. Bunun örnekleri için HalkTV ve Ulusal Kanal seyretmek yeterlidir.

Dördüncüsü, ulusal Kemalistler, kendi saptadıkları ulusal çıkarlarla demokrasi ve özgürlükler çatıştığı zaman ulusal çıkarlar uğrunda en diktatörce önlemleri bile savunabilirler. Batıcı Kemalistler ise, batıdan geldiği için “demokratik kaidelere” daha saygılıdırlar ya da en azından saygılı gözükme gereğini duyarlar. Bazen elitizmleri nedeniyle “bir cahilin oyuyla benim oyum eşit mi olacak” türünden sızlanmaları olsa dahi, bir batı değeri olduğundan demokrasiye açıktan karşıt bir tutum almazlar.

Beşincisi, ulusalcı Kemalistler de, batılı Kemalistler de Kürtlerin bağımsızlık ya da özerkliğine şiddetle karşı olmakla birlikte bu konuda ulusalcı Kemalistler daha bağnaz, batıcı Kemalistler daha olumlu bir noktadadır. Hatta bazen batıcı Kemalistler, “verelim kurtulalım” noktasına bile gidebilirler. Kürtleri şarklı bir halk olarak gören bazı batıcı Kemalistler, “Kürt ağırlığından” kurtulmuş Türkiye’nin batı ile entegrasyonunun daha kolay gerçekleşeceğini düşünürler.

Altıncısı, ulusalcı Kemalistler siyasete daha çok ağırlık verirken, batıcı kemalistler kültüre daha çok önem verirler. Bu, örneğin daha çok Cumhuriyet gazetesinde temsil edilen daha batılı, kültürcü ve dengeli bakış açısıyla, Aydınlık veya Sözcü gazeteleriyle temsil edilen daha hırçın, bağnaz ulusalcı bakış açılarında görülebilir. Batılı Kemalistler, ulusalcıların tersine bağnazlıktan uzak durmaya ve daha uygar bir görüntü vermeye özen gösterirler.

Sevan Nişanyan’ın Kemalizme karşı görüşleri biliniyor. Ama yukarıda linkini verdiğim yazı, Mısır halkına karşı tipik bir batıcı-Kemalist bakış açısı olarak gözüktü bana.

 

Gün Zileli

25 Ağustos 2013

www.gunzileli.com

gunzileli@hotmail.com

 

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI