Özkan Gündüz/Gece Yarısında Aydınlık Üzerine Birkaç Değini

Gün Zileli’nin çevirisini yaptığı ve Ayrıntı yayınlarından çıkan Erica Wallach’ın Gece Yarısında Aydınlık isimli kitabını satın alıp bir solukta okumaya başladım. Gün Zileli’nin daha önce çevirisini yapmış olduğu Eugenia Ginzburg’un Anafora Doğru ve Anaforun İçinde (1996-2000, Pencere);  Jan Valtin’in Karanlığın Ötesinde (2009, Kibele), ve Margarete Buber Neumann’nın İki Diktatörlük Altında – Stalin ve Hitler’in Mahkûmu (2012, İmge)adlı  otobiyografilerini okuduktan sonra, her ne kadar içerik ve anlatılanlar açısından bir yabancılık duymayacağımı bilsem de Erica Wallach’ın kitabını da büyük bir merak ve heyecanla elime aldım. Gün Zileli’nin çevirisini yaptığı ve yukarda bahsi geçen kitapları gibi bu kitap da bir döneme ait büyük umutların ve körcesine kabullenişlerin bir darbe daha yemesi anlamına geliyordu. Elbette burada olumlu düşünsel darbelerden bahsediyorum. O güzel dünyaya dair umutların birer gerçeklik kazandığını düşündüğümüz o sosyalist kampta beklentilerimizin çok dışında,  hiç de ideallerimizle örtüşmeyecek politik yaklaşımların ve pratiklerin yaşandığı tüm bu otobiyografik anlatılarla gün yüzüne çıkıyordu. Demir perde ülkelerinin siyasal gerçeklikleri orta yere dökülüveriyordu. Her bir acı yaşanmışlık yüzümüze vurulan birer tokada dönüşüyordu. İnsanların hayatları ve acıları pahasına da olsa bu anlatılanlar bilincimizin ve gözlerimizin önünü kapatan perdelerin de kalkması anlamına geliyordu. Karanlık ve bilinmeyen bir geçmişle yüzleşiyorduk . Bu anlamda otobiyografik anlatımlar tarihin dolaysız  birer dışavurumudur. Gücünü ve etkileyiciliğini sanıyorum ki biraz da buradan almaktadırlar.

İnsanın hep doğru olarak ezberlediği ve sorgulamaksızın kabul ettiği resmi sosyalist tarih kitaplarından okuduklarıyla, kapitalizmin alternatifi iddiasındaki o ülkelerin tam da bizim umutlarımızın birer gerçekliği olduğu safça yalanlarıyla kandırılmıştık. Bu kandırma aynı zamanda kendimize dönük bir kendi kendini kandırmaydı da. Eşitlik, özgürlük ve adalet peşinde dörtnala koşturan devrimcilerin bu ideallerle gerçekleştirdikleri devrimlerin sonucunun hiç de eşitlik, özgürlük ve adalet getirmediği ortadaydı.

İçselleştirdiğin, içselleştirdiğin oranda köleleştiğin durumlarda gerçekliği kabullenmek de bir o kadar zordur.  Sosyalist devlet kutsayıcılığı bu ülkeleri birer toplama kampına, dört tarafı çevrilmiş cezaevlerine, sorgulama merkezlerine, istihbarat diyarlarına ve işkencehanelere çevirmişti. Burjuva devlet kutsayıcılığının ve onun en azgın biçimi olan faşist devlet yapılanmasının karşısına alternatif  olarak konulan koyu bir bürokratik baskı mekanizmasıyla sosyalist devlet olmuştu. İşçi sınıfı adına işçileri yöneten, demokrasi ve özgürlüğün burjuva düşüncesi olarak hor görüldüğü, eşitlik dersek de herkesin eşit ama bazılarının diğerlerinden daha da eşit olduğu bir gerçeklikten bahsediyoruz.  Eşitlik ve özgürlük temelinde devrimi gerçekleştirmiş milyonların;  devrim sonrası yozlaşan ve çürüyen bu diktatörlükler altında yeni istikametleri, hem de devrimi korumak ve kollamak adına zorla çalıştırıldıkları ve çoğu durumda oradan kurtulamadan açlıktan, soğuktan  ve hastalıktan öldükleri çalışma kampları olmuştur. Bahsi geçen öyle bir mekanizmadır ki insanların düzmece yargılama(ma)larla gönderildikleri bir nevi yaşayan mezarlıklardır. İnsanları gözlerini kırpmadan fiziki ve psikolojik işkenceler eşliğinde sorgulayan ve ölüm kamplarına gönderen üst düzey devlet görevlilerin de bir süre sonra ve yine aynı gerekçelerle geldikleri alanlar olmuştur bu kamplar. Eğer biraz şanslı olup da birçok insan gibi işkencede ve ya ölüm mangalarının karşısında infaz edilmemişlerse… Aynı paranoyaların ve yaklaşımların yine aynı yıllarda, faşist devleti koruma adına devrimcilere ve komünistlere karşı Almanya, İspanya ve İtalya’da uygulanması veya yine Rosenberglerin benzeri sahte suçlamalarla ABD’de idam edilmeleri olayın trajik yanıdır.

Nihayetinde tüm bu ülkelerin yönetici kastı kendi devletçi iktidarlarını koruma refleksi ve güdüsüyle hareket etmişlerdir. Kendi iktidarlarını ve devletlerini korumak için her yol mubahtır bu diktatörlükler için. Söz konusu devlet ve onun iktidarı ise gerisi teferruattır. Milyonlarca insanın hayatı bile… Burada istatistiksel verilerden değil kanıyla ve canıyla yaşayan, seven, sevilen insanlar ve onların hayatlarından bahsedildiği unutulmamalıdır. Değerlendirilmesi ve dikkate alınması gereken nokta tam da burasıdır; amaçlar, nedenler ve ülkeler farklı olsa da özgürlük ve adalet devletin sopası altında ezilmektedir. Hele özgürlük, eşitlik ve adalet temelinde gerçekleştirilmiş devrimlerle kurulmuş sosyalist ülkelerde de devleti kutsama yaklaşımının esas alınması tarihin işçi ve emekçiler adına üzücü ve kara bir dönüm noktasıdır.

Gerçi reel sosyalist devletlerin tüm bunlara ilişkin bahaneleri mevcuttur.  Sosyalizmin dört tarafı kapitalist düşmanlarla çevrilidir ve emperyalizmin ajanları sosyalist ülkelerde bu ülkeleri yıkmak için cirit atmaktadırlar. Hele şu emperyalist kuşatmadan bir kurtulsunlar, siz o zaman görün sosyalist ülkenin güzelliklerini…! Bugünden atılmayan, yarın için de hiç atılmayacak olan o güzel dünyaya yönelik adımlara karşı bahanelerdir tüm bunlar.  İlgili beklenti ve özlemler reel sosyalist ülkelerin tarih sahnesinden çekilmesine kadar bir gerçeklik de kazanmamıştır. Sadece ve sadece bu ülkelerin işçi ve emekçilerinin birer umudu olmaktan öteye gidememiştir. Çünkü iktidarın sahipleri için sahip oldukları o iktidar, devrimi gerçekleştirmiş olanların umutlarından, hayallerinden ve beklentilerinden çok daha önemlidir. Onlar pahasına ve onlara rağmen kendi iktidarları savunulmalıdır. Kimlerin iktidarıdır söz konusu olan? İşçi sınıfı adına işçi sınıfını ezenlerin, onları köle gibi yönetenlerin, kurşuna dizenlerin, işkencelerden geçirenlerin, çalışma kamplarına ölüme gönderenlerin iktidarı…

Geçmiş yıllarda ve siyaseten de gençlik döneminin hayallerinde, yıkılmış ve tarih sahnesinden çoktan çekilmiş olmalarına rağmen, o ülkelerin nasıl da canhıraş birer savunucusu olduğumu hatırlıyorum. İdeolojik kutsama, körlük ve bağımlılık bu ülkeler yıkılmış olmasına rağmen kendini devam ettiriyordu. O büyük ideallerimizin dünya üzerinde gerçeklik kazandığı birer ülkeydi onlar. Evet yıkıldılar ama emperyalist komplolar ve ajanlar olmasaydı hiç yıkılırlar mıydı ki…!? O koskocaman ülkelerin birer boş çuval gibi yıkılıp gitmesini bu kadar kolayca açıklayabiliyorduk. Toz kondurmuyorduk hiçbirine. Elbette sorunlar vardı ama bu sorunların kaynağı hep o emperyalistlerdi. Belirleyici olanın içsel faktörler olduğu, o ülkelerin iç işleyiş yapısının ve ona kumanda eden rejimin bizim ideallerimizin fersah fersah uzağında olduğunu göremiyorduk,  görsek de inanmıyorduk. Buna dair yazılanları hemencecik burjuva propaganda ve karalamaları olarak bir çırpıda yargılayarak işin içinden kolaylıkla sıyrılabiliyorduk. Bunda tek yönlü okumaların etkisi de göz ardı edilemez. Ayrıca; var olan örgütsel yapıların statükoculuğu ve sol içi ideolojik hegemonya aynı yaklaşımların devam etmesinin belirleyici faktörlerindendi.

Sosyal gerçeklik kendini üç biçimde gösterir. Bugün için bilinmeyenler, bilinenler ve bilinip de görmezden gelinenler ya da kabul edilemeyenler. Gece Yarısında Aydınlık‘ın,  özellikle bilinmeyenleri öğrenmemiz ve bilinip de kabul edilemeyen gerçekliklerle yüzleşmemiz açısından olumlu bir etki yaratacağını düşünüyorum. Ayrıca devletin ve iktidarın siyasal düzlemde aldığı boyutların irdelenmesi açısından da özellikle okunmalıdır. Kitap aynı zamanda Komünist parti diktatörlüğüyle özgürlük arasındaki çelişki ve ilişkinin bir yaşam üzerinden tartışılmaya devam edilmesidir bir ölçüde.  Evet, bunlar dünün, bugünün ve geleceğin ideolojik tartışmaları olarak da görülebilir. Yine de yaşanılan SSCB tarihinin bir gerçekliği ve bu gerçekliğin insanlara çok acı yansımaları olduğu düşünüldüğünde soyut bir tartışma hiç değildir. Merkezinde yaşam ile ölüm arasında gidip gelen insanların olduğu politikalardır söz konusu olan. İşte Erica Wallach bu acıların yaşanmış bir tarihidir. Diktatörlüklerin ister komünist yaftalı ister faşist biçimde olsun insanların en temel hakları olan yaşama haklarını nasıl da ayaklar altına aldığının bir anlatımıdır.

Erica Wallach, yaşamının üç yılını  bir nevi ölüm hücrelerinde geçirmek zorunda bırakılmıştır. Psikolojik ve fiziksel işkencelerden geçirilmiştir. Kendisinden istenen, emperyalist devletlerin bir ajanı olduğunu kabul etmesidir. Bu kabul de tek başına yeterli görülmemektedir. Kendisinden onunla çalışan diğer ajanların isimlerini vermesi de istenmektedir. “Komünist” rejime göre o, Doğu Almanya’ya ortadan kaybedilen aile bireylerinin akibetini öğrenmeye değil de emperyalistler adına ajanlık yapmaya, “komünist” rejimin yıkılması için çalışmaya gelmiştir. İşin en ilginç yanı, bunun doğru olmaması bir yana, doğru olmadığının bizzat rejimin resmi sorgucuları  tarafından da bilinmesidir. Söz konusu olan ve oynanan, aslında bir tiyatrodur. Rejim açısından bu oldukça doğaldır ve alışıldık bir durumdur. Erica açısından ise bir umutsuzluk ve ne yapacağını bilememedir. İstediklerini onlara vermek, belki gördüğü işkencelerden kurtulmak ama bir yandan hiçbir suçu olmayan yeni insanların aynı işkencelerden geçmesi ve yüksek ihtimalle öldürülmesidir. Bir anlamda kendini kurtarma pahasına onlarca dürüst devrimcinin katledilmesidir. Aynı anlama gelmek üzere kendi insanlığının ve kişiliğinin de yok olmasıdır. Bir kişiliksizleştirme siyasetidir bu. O buna kendi yaşamı pahasına direnmiştir. Başkalarının hayatları açısından yaşanacakların gayet farkındadır. Çoğu zaman ve durumda ise ölmek onun için bir kurtuluş olarak görülmüştür.

Toplamda üç gün süren bir yargılama sonucu, ortalıkta bir delil, tanık, savunma avukatı ve suçlamaları kabul eden hiçbir ifadesi olmamasına rağmen kurşuna dizilerek ölüm cezasına çarptırılır. Verilen cezanın Stalin’in ölümüne denk düşmesi onun için bir şans olmuştur. Cezası on beş yıl çalışma kampına gönderilmek üzere hafifletilmiştir. Ölüm mü yoksa toplama kampına gönderilmek mi daha büyük bir şanstır? Yaşamın neredeyse imkânsızlaştığı Kuzey Kutbunun bozkırlarında her türlü olanaksızlıkların ve yaşam dışılığın içinde yaşamak gerçekten yaşamak mıdır? Yoksa kimi zaman ölüm  yaşamaya tercih edilebilir mi? Kitabı okudukça aynı zamanda bu soruların da cevabını aramaktadır okuyucu. Kimi zaman kendini Erica yerine koymakta ve onun gibi düşünmekte, kimi zaman ise en kolay olanı, yani kendini kurtarma ve tüm bunları yaşamama pahasına kendisinden istenileni vermeyi tercih edebileceğini düşünmektedir. Aynı dönemlerde çoğu insanın işkencelere dayanamayıp yaptığı gibi… Bizzat o yaşanmışlıkları yaşamayı bir kenara bırakalım, kitabın kimi sayfalarında bu yaşanılanları okumak dahi kendi başına bir işkenceye dönüşmektir. Erica’nın  ve maalesef bu acıları yaşamış milyonlarca insanın umutları, umutsuzlukları, sevinçleri, üzüntüleri ve en kötüsü de bizzat acılarıdır kitabın sayfalarında okunanlar.

Erica Wallach’ın acılarla geçen bu beş yıllık dönemi kimilerine çok da uzun gelmeyebilir. Unutulmaması gereken ise,  insan hayatından ve özellikle de herhangi bir insanın dayanamayacağı insanlık ötesi koşullarda geçen bu süre hiç de kısa değildir. Ölümle yaşam arasında çok ince bir çizgidir bu. İnanılmaz bir insanüstü dayanıklılığı ve iradeyi gerektirmektedir. Erica’nın ve daha nicelerinin bu koşullardan kurtulabilmeleri bu iradenin güçlülüğüyle açıklanabilir ancak.

Elbettei bu kitap da diğer pek çoğu gibi, özellikle eski dogmatik histerilerin etkisinde olanlar açısından bir burjuva karalama kitabı olarak değerlendirilecektir. Bu yönlü çırpınışları şimdiden duyar gibi oluyorum. Hele tüm bu yapılanların eşitlik ve özgürlük adına yapıldığını savunabilecek  insanlar olduğunu da biliyorum. Bu yanılsamanın temelinde  ideolojik körlüğün ve köleliğin olduğunu net olarak söyleyebiliriz. Baskının, köleliğin, Komünist Parti temelinde yaratılan bürokratik sınıfın, bu temeldeki yeni bir eşitsizliğin, adaletsizliğin ve hukuksuzluğun ne zaman ve nerede eşitlik, özgürlük ve adalet getirdiği görülmüş ve duyulmuştur?

Şimdi “Gece Yarısında Aydınlık” kitabından, sorgusu esnasında Erica’nın sorgucusunun ona söylediklerine kulak vererek uzun bir alıntı yapalım ve bugünün bu kutsayıcılığıyla dününki arasında hiç fark olmadığını ortaya koyalım:

” Ivan elini şöyle bir salladı. ‘Ben sana söyleyeyim. Konuştular; çünkü Parti talep etti onlardan bunu. Ve davadan sapmalarına, kendi davalarına karşı suça ve ihanete bulaşmalarına rağmen Parti olar için kutsaldı. Parti onlar için bir ev, bir anneydi sığınılacak; ama herhangi bir saçmalığa da hoşgörü göstermeyecek bir anne. Gittikleri yoldan geri dönüp doğru tarafa geldiler yeniden. Bizim doğru tarafta olduğumuzu, güçlü olduğumuzu, her yerde zafere ilerlediğimizi anladılar. Davaya yardımcı olarak partiye karşı görevlerini yerine getirmiş oldular. Bir kere daha gelecekteki toplumun uyumlu bir üyesi olma yolunda taşları döşediler. Pişman oldular. Ya sen? Eskinin yanındasın. Kimi savunuyorsun? Amerikan emperyalistlerini mi, para babalarını mı, zalimleri mi, Ku Klux Klan’ları mı? Onlar sana bunun için teşekkür etmeyeceklerdir ve ellerinden gelecek olsa bile asla yardım etmeyeceklerdir. Onların geleceği yoktur, davalarını kaybetmişlerdir. Hâlâ anlayamadın mı bunu? Bunu kendileri de biliyorlar; işte bunun için umutsuzca çırpınıyorlar. Durumu kavramaya yetecek zekâya sahipsin gibi geliyor bana. Hayatın, geleceğin bizim ellerimizde. Seni değersiz bir parazit olarak mahvedebiliriz ya da yeniden ayaklarının üzerinde durman için sana yardımcı olabiliriz. Biz canavar değiliz; insani zaafları anlayabiliriz. Birçoklarına doğru yola geri dönmeleri için yardımcı olduk. Senden daha kötü düşmanlara bile kucak açtık. Parti insandır; o bir insan için mücadele etmekten asla yılmaz. Ayağa kalk Erica. Al bir sigara daha. Şimdi seni hücrene geri göndereceğiz. Durumunu ve söylediklerimi düşünmen için bol zamanın olacak. Bunların üzerinde dikkatle düşün. Doğru sonuçlara varacak akıllı bir kız olduğundan hiç kuşkum yok.”

Son söz olarak; Gece Yarısında Aydınlık’ın  acılarla geçmiş bir dönemin anlatımı olmakla beraber, başka nicelerinin anlatılmamış benzeri yaşanmışlıkları olduğunu da unutmamak gerekiyor. Bu kitabı en çok da acıları yazılmamış bu olağanüstü insanlara adamak gerektiğini düşünüyorum. Geçmiş acıların okuyucuya aktarımını siyasal açıdan da gerekli buluyorum. Böylelikle gerçekten özgür bir siyasal bilinç oluşturulmasında ve aynı şeylerin tekrardan yaşanılmamasında binlerce teoriden çok daha faydalı olacağını düşünüyorum ya da en azından umuyorum. Bu noktada yaptığı çevirilerle bu ve diğer kitapların biz okuyucularla buluşmasında aracı olan sevgili Gün Zileli’ye teşekkürlerimi sunuyorum.

Bir daha insanlık tarihinde yaşanılmaması ve okuduğumuz kitaplarda sözcüklere dökülmemesi umuduyla ve mücadelesiyle…

Özkan GÜNDÜZ

21/08/2013

 

 

 

 

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI