Yusuf Cemal/Bülent Somay ve “Politik Doğrucu”luğun Geldiği Nokta

Bülent Somay’ın DSİP’liler arasında ayrı bir yeri vardır. Yalnızca entelektüel kapasitesi sebebiyle değil, aynı zamanda zaman zaman kritik önemde olan bağımsız düşünme yeteneğiyle. Tabi bu aynı zamanda, zaman zaman bağımsız düşünemediğini ve rüzgara kendini kaptırdığını da ima ediyor.
Somay’ın, Halil Berktay tartışmalarında Ümit Kıvanç’ın Taraf gazetesinden ayrılması vesilesiyle yazdığı yazıya attığı destek konunun kendisinden bağımsız bazı sakıncalar taşıyor. Çok benzer bir şekilde Ümit Kıvanç’ın yazısı da, tartışma konusundan bağımsız bazı sakıncalar taşıyordu.
Baştan başlamak gerekirse, Ümit Kıvanç’ın yazısında geçen şu cümlede ağır bir ideolojik demagoji yatıyor: Bugün Türkiye’de, Kemalist değil sosyalist olan, hareketlerine din ve dindar düşmanlığıyla yön vermeyen, sosyalizmi demokrasinin çok derinleşmiş ve yayılmış bir hali olarak anlayan, kendi katillerinin tarafında saf tutmuş sözde solcular tarafından uğradıkları her türlü hakarete rağmen adalet ve demokrasi mücadelesinden vazgeçmeyen solcular var.
Burada, sol liberallerin özellikle de DSİP çevresinin herkesi aynı çuvala sokma ideolojik-demagojik jestlerinin bir benzerini görüyoruz. “Kemalist olmayan” sosyalistlerin, din ve dindar düşmanı olmadıkları iddiası. Bu şekilde, bir sosyalist din eleştirisi yapmaya görsün. Anında çat diye Kemalistlikle damgalanıveriyor.
Daha altında ise Kemalistlerin din düşmanı oldukları yargısı var. Bilinen en Kemalist siyasetçiler olan 1980 darbecilerinin Türk-İslam sentezlerini nasıl sentezledikleri biliniyor zaten. Kemalizmin, dolayısıyla yıllardır bu ülkeyi yöneten ana çizginin İslam düşmanı olduğu tamamen bir ideoloji ürünü, sentetik bir yeniden yazım. Bu ülkede Madımak’tan, “Tesbih tutanla silah tutan” retoriğine, oruç tutmayanları dövenlerden, alevilerin katledilmesine, imamların devlet eliyle beslenmesinden imam hatiplere kadar yüzlerce gerçek var ki, bu ülkede İslam her zaman bir şekliyle baştacı edildi. Ne zaman, asıl yöneticileri rahatsız etti, o zaman siyasal islama karşı post modern darbeler piyasaya çıktı. Bu bir dinin bastırılması ve ezilen o dinin mensuplarının acı çekmesi fantazisi imal edilmiş, Türkiye halklarının “iş işten geçtikten sonra mazlumu tutmak” duygusal zayıf noktasını kullanmak için sentetik olarak yaratılmış bir hikaye. Tutmadı değil. AKP’nin hala mazlum edebiyatı yapmasının nedeni de bu zaten. Ama sol liberalizmin, bu kadar bariz gerçekler varken, hala bu düşünüşü iddia edebilmeleri de, Ergenekon gibi büyük ötekiler yaratabilme potansiyellerine ve tabi ki AKP’nin gücüne bağlı.
“Kemalist olmayan” sosyalistlerin, din ve dindar düşmanı olmadıkları iddiasına da gelirsek, öncelikle düşman diyerek neyi kastettiğimizi belirlemek lazım. Bir sosyalistin, burjuvaziye duyduğu düşmanlık gibi bir düşmanlıktan mı bahsediliyor burada? Muhtemelen evet. O halde şurası açık ki, hiçbir sosyalist hiçbir din mensubuna dininden dolayı bir düşmanlık besleyemez. Çünkü mevzu o değil! Ama yaşayan dinleri modern ideolojiler olarak gördüğümüz için, en azından herhangi bir rakip ideoloji kadar rakip gördüğümüz de açık olmalı. Dolayısıyla din eleştirisi yapmadan sosyalist olunamaz. Olunamaz dediğimiz, olunur tabi, kimseye sosyalist payesi vermeye yetkimiz yok. Ama bu işi yapmadan, ancak başka sınıfların ideolojisine taviz vermiş oluruz. Hangi sınıflar mı? Küçük burjuvazi, tüccarlar, esnaf, zanaatkar vs. gibi orta sınıfların ideolojisine. Belki bazı ortodoks olmayan okuyucular için bu tahlilimiz fazla ortodoks kalmış olabilir. Yapacak bir şey yok. AKP dış borcu kapamak için herşeyi satıp savdığı sürece, tüccar olarak damgalanmak zorunda.
Ve son olarak Ümit Kıvanç’ın “sosyalizmi demokrasinin çok derinleşmiş ve yayılmış bir hali olarak anlayan” sözünü ele alırsak, çok soyut anlamda bu doğru. Ama somut durumlara geldiğimizde, DSİP istediği kadar alkışlasın, işçi konseyleri sistemini savunanlar bir anlamda demokrasi karşıtıdır, çünkü eşit oy hakkını savunmaz. Ümit Kıvanç’ın sosyalizminin, işçi sınıfının çıkarları olarak sosyalizm olmadığını söyleyip geçelim.
Bülent Somay’a geri dönersek, esas konuyla direk ilgili olmayan bir şekilde şu sözleri incelemek gerekiyor: Son bir söz: Tabii ki 1 Mayıs 1977’de solun hemen hemen tüm kesimlerinin de sorumluluğu var. Ümit bunu otuz beş yıldır söylüyor. Benim tanıdığım birçok sosyalist de. Ama bu sorumluluğu eleştirme ayrıcalığı (kusura bakmayın, böyle bir ayrıcalık var), olayın bütününü, devletin rolünü, dönemin (12 Eylül’e adım adım ilerleyen) ruhunu, alçaklığın dayanılmaz hafifliğini ve komplo teorisyenlerinin pıtrak gibi artmasının komploların olmadığı anlamına gelmeyeceği gerçeğini eleştirisinin dışında tutmayanlara ait.
İşte burada, Bülent Somay’a o çok bildiği sözü hatırlatmak gerekiyor: Büyük Öteki yoktur! Eğer bir ortamda provakasyon yapılacak şartlar varsa, zaten orada provakasyon olur. Birileri bir şekilde o kibriti çakar, o düğmeye basar, o kıvılcımı çıkartır. O olayda olmazsa, bir sonraki olayda. Problem provakasyonların olması değildir. O provakasyonlar hep olur. Problem, o provakasyonları facialara dönüştürecek ortamın olması. Bülent Somay, burada önce bizim gibi komploların olmasını politik olarak normal bulan gerçekçi sosyalistleri, DSİPvari bir havayla komploların olmadığına inananlarla aynı çuvala tıkıyor. Ardından onlarla birlikte bizim eleştiri yapmamızı da yasaklıyor. Burada Anadolu’nun gerici ortamını analizlerinin içine sokmadan, Madımak olaylarını Ergenekon yaptı diyerek İslamcıları temize çıkaran DSİP düşüncesini görememek mümkün mü?
Sosyalist hareketin 1980 öncesi ve günümüze kadar süren süreçte yaptıklarının eleştirisini yapma hakkımız var. Bülent Somay kusura bakmasın, o Büyük Öteki değil. Kim bizim o eleştiri hakkımızı elimizden alacak ki?
Ve eleştirimizi yapıyoruz: 1980 öncesi sol hareket, bir tür çocukluk hastalığıdır ve babasından -yani devletten- öyle bir şamar yemiştir ve ardından o kadar kötü bir durumda ve hazırlıksız 1989’a yakalanmıştır ki, hala şeşi beş görmektedir. Bu çocuk hala büyümemiştir, kendisini düzeltmemiştir ve her önüne gelen, en son Halil Berktay ve Taraf, buna bir tokat daha atmaktadır.
O halde Bülent Somay’a belli ki unuttuğu bir kitaptan bir alıntıyla cevap verelim:
Marx’ın kendi sözleriyle “Daha önceki devrimlerin kendi öz içeriklerini kendilerinden gizlemek için tarihsel anımsamalara gereksinmeleri vardı.” Geleceğin devrimi olarak işçi devrimi ise “kendi öz içeriğine ulaşmak için ölüleri, kendi ölülerini gömmeye terketmek zorundadır.”
Ve bir taraftan da bu işçi devrimleri “kendi kendilerini eleştirirler, her an kendi akışlarını durdururlar, yeni baştan başlamak üzere, daha önce yerine getirilmiş gibi görünene geri dönerler, kendi ilk girişimlerinin kararsızlıkları ile, zaafları ile ve zavallılığı ile alay ederler, hasımlarını, salt, topraktan yeniden güç almasına ve yeniden korkunç bir güçle karşılarına dikilmesine meydan vermek için yere serermiş gibi görünürler, kendi amaçlarının muazzam sonsuzluğu karşısında boyuna, daima yeniden gerilerler, ta ki, her türlü geri çekilişi olanaksız kılıncaya ve bizzat koşullar bağırıncaya kadar:
Hic Rhodus, hic salta! Gül burada, burada raksetmelisin!”
Acaba Bülent Somay bu sözleri hatırlar mı?

Yusuf Cemal

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI