Bir Gezginin Küba ve Venezüela İzlenimleri

OLYMPUS DIGITAL CAMERAOLYMPUS DIGITAL CAMERAOLYMPUS DIGITAL CAMERA6 Kasım 2007 (harflerden dolayı özür dileriz)
Kuba’dayim. Havana. Ucak sehre dogru alcalmaya basladiginda, Air France’in 500 kisiden fazla yolcu tasiyan jumbosunun pencereleri asagida yanan sehir isiklarina bakan merakli gozlerle doluyor.
Kuba, kimileri icin geriye kalmis son kale, sosyalismo o muerte diyenlerin yasadigi, umut filizlerinin yesil yesil dalgalandigi bir yer. Kimileri icin ise, dusmesine ramak kalmis, Castro olmeden, gidelim bir sosyalist ulke gorelim diyenlere bir acik hava muzesi, sonuna gelinmis bir filmin kacirilmamasi geren son karelerinin gectigi eski bir sinema. Benim icinse eve gelmek gibi bir sey, tum devrim tarihini cocuklugumdan beri ezbere yutmusum.
Havaalanina iner inmez, bizimle beraber baska bir ucagin yolcularinin da ayni saatte indiklerini goruyoruz. Pasaport kuyrugunda en az bin kisi var. Onumdekiler italyan, arkamdakiler berlinli alman, yan kuyruktakiler fransiz ve tabii bol bol ispanyol, kanadali.
Salon, her ismin basina bir compeneronun (yoldas) eklendigi isimlerin cagirildigi anonslarla doluyor, Compenero Menez, Compenero Fernandez. Duvarlara asilmis renkli posterlerde ‘visit Trinidad, visit Santiago de Cuba’ yazilari, guzel plajlar, eski kolonyal evler.
Benim yanimda da Kosta Rika’daki gemiye calismaya yollanan erzincanli gemici bir Turk, bir geceligine geldigi Havana’nin kizlarinin en kolay nerede bulunabilecegini soruyor onune gelene.
Elimde pasaportum, Turkiye’den bir seyahat acentasindan pazarlikla 60 liraya satin aldigim vize kuponum ve sirt cantamin arkasinda sarkan uyku tulumumla onune dikildigim gozlerine yesil uniformasina uygun far cekmis memur kiz, kalacagin adresi yazmamissin dediginde, nerede kalacagimi bilmiyorum, bir arkadas gelip alacak deyince, kendi elleriyle buranin en pahali otelilinin adini yaziyor: Hotel National. Arkasina gizlenmis kamerayla bir resmimi cekip, bilgisayarina kaydediyor ve kapiyi aciyor, iyi tatiller diye. Muchas Grazias Compenora, deyince de gulumsuyor.
Gumrukten cikmam da uc saatimi aliyor, yurt disindan gelmis kubalilarin goze kalin gelen bavullarindaki her bir giysi parcasi tek tek cikartilip masaya yigiliyor, elektronik aletler sokuluyor, iclerine bakiliyor.
Disari cikiyorum, Apo karsiliyor. Binip bir taksiye sehre iniyoruz. Yolda Paris’te aktarma yaparken benim gibi potansiyel terorist arap gencleriyle beraber havaalani karakoluna goturuldugumu anlatiyorum.
Cadde boyunca billboardlarda Fidel’in devasa resimleri, Cuba Libre yazilari. Temizlenip boyandiktan sonra cam bir muhafazaya konulmus, Granma gemisi, arkasindaki bina ise Devrim Muzesi.
Ilk geceyi Apo’nun yataginda bayilarak geciriyorum.
Sabahsa ilk isimiz bana ‘illegal’ bir oda bakmak oluyor. Yasli bir ciftin yaninda iki odali evlerinin bir odasini geceligi bes dolardan onbes gunlugune tutuyorum. Aslinda ‘Casa Partikular’ dedikleri, yari ozel pansiyonlarda geceligi 25-30 dolardan bir oda tutmamiz gerek. Bunlarin da bu kaldigim evden bir farki yok. Tek farklari, devletten, kazandiklari paranin buyuk bir bolumunu vergi olarak odemek kosuluyla aldiklari izinler. Oteller ise cok pahali, en ucuzu yuz dolardan basliyor ve hemen hepsi luks.
Ev sahiplerim altmisli yaslarinda bir cift. Adam ekonomist ve yuksek dereceli bir memur. Kapinin girisinde oglunun polis yuzbasisi diplomasi asili ancak, kapi caldiginda benim odaya saklanmam gerek ve balkona cikmam kesinlikle yasak. Yikadigim camasirlari veriyorum kendisi asiyor. Kadinsa, binada baska dairelerde kalan turistlerin camasirlarini yikiyor, odalarini temizliyor. Oglen yemege eve gelen kocasina yemek hazirliyor. Aksam oldugunda da odalarindaki iki sandalyeye karsilikli oturup biraz muhabbet ediyor ve saat yedi gibi de caddede sarhos turistlerin yaptiklari gurultuyu bastirmak icin televizyonu acik birakarak yatiyorlar.
Evde uc gunde bir buzlari eritilen eski bir rus mali buzdolabi, sesinden baska her seyi parazit yapan siyah beyaz bir televizyondan baska dise dokunur bir sey yok. Seyrettikleri kanaldan bizdeki eski kurtulus savasi filmleri gibi goruntuler gosteriliyor. Her yarim saatte bir ‘Viva Fidel, Viva Raul, Viva Cuba Libre’ cangili giriyor. Artik oturdugum yerden, Fidel’in, Raul’un ve Che’nin seslerini taniyabilecek kadar kulak dolgunluguna erisince, ilk gunlerden hosuma giden bu paralolari, bir hafta da cekemez hale geliyorum. Oysa burada bu goruntuler kirk yildan beri aynen devam ediyor. Fidel hergun en az yirmi kere Havana’ya giriyor, Che traktorun uzerinde tarla suruyor, Raul her toplantinin sonunda son sozu soyluyor, toplanti salonundaki herkes ayaga kalkiyor, ayni sloganlari atarak, canhiras alkisliyor.
Kuba’da bes televizyon kanali var. Bunlarin dordu devlet televizyonu, biri ise yirmi dolarlik ek bir masrafla izlenebilen, Miami’den yayin yapan karsi devrimci Kubalilara ait. Bu sonuncusunu izleyemedim ancak devlet kanallari tam bir kesmekes. Ellerindeki teknik malzemenin yetersiz olusu anlasilabilir fakat yine de aksam haberlerinden sonra baslayan ve sokakta kimseyi birakmayan brezilya dizisini anlayabilmis degilim. Seyrederken bari Kole Isuara’yi koysaydiniz diyor insan ister istemez. Brezilyali zengin bir ailenin karsilikli ask mesk, para iliskileri, tek bir bolumu bile kacirilmadan toplu halde izleniyor. Oncesindeki haberler de hep ayni, birbirlerine madalya takan yasli askerler, bilmem hangi basarilardan dolayi A3 boyutlarinda takdirname dagitim torenleri ve ispanyolca CNN’den alinan goruntuler esliginde Irak Savasi. Program aralarinda yine Viva Fidel, Viva Cuba Libreler. Bir keresinde de ulkenin disa yonelik petrol bagimligini azaltacak elektrikli ocak tanitiliyordu, ondan sonra da ‘bugun ne pisirelim’de yumurtali ekmek tarifi verildi.
Oysa yumurtayi bulmak cok zor. Gittigimiz pazarin disinda, bir kovaya saklamis satan bir kadindan, Turkiye’deki fiyatindan bile pahali aldik. Pazarlarin durumu tam bir icler acisi. Etler ‘ucuncu dunya’ pazari standartlarinda, havanin sicagina ragmen sinekler icerisinde, acikta satiliyor. Ancak cok ucuz, bir kilo domuz eti iki dolara alinabiliyor. Yenilebilir tek bir domates yok. Karpuz, salatalik, patlican artik sebze ve meyve olarak ne varsa ki ceside baktiginda, ‘buyuk’ bir pazarda bile sayisi onu, onbesi gecmiyor, cope atilacak cinsten, ham, yarali bereli yada ici gecmis seyler. Alinabilecek tek meyve civil civil kirmizisiyla elma ki bunlar da Amerika Virginia’dan ithal edilmis ve dolara endeksli marketlerde tanesi 50 cente satiliyor.
Kiminle konusmaya kalksam, karsima hemen ambargo cikiyor. Eger ambargo olmasaydi, boyle olmazdi, hersey daha guzel olurdu deniyor ancak burada insanlar ne kadar buna ikna edilmis olurlarsa olsunlar, beni ikna etmekten cok uzak. Bir ulkenin tarim politikasini, ozellikle uzun surecek bir ambargonun altinda kirilan bir ulkede en azindan kendi kendine yetecek kadar gelistirmis, degistirmis olmasi gerek. Fakat burada devrimden once ekilen seker kamisindan ve tutunden halen vaz gecilmis degil.
Devrimden once ulkeyi yozlastiran turizme geri donus simdilerde sicak doviz girisinin tek yolu olarak goruluyor. Sehir merkezinde, turistlerin bol bulundugu Eski Havana’da gecmisten kalmis birbirinden guzel binalar restore ediliyor, sehir en azindan turistlerin gozune hos gorulecek hale getirilirken, hemen yani basindaki binalarda her odasinda ayri bir ailenin kaldigi dairelerde insanlar isiksiz, havasiz odalarda tika basa yasiyorlar. Her sey dokuluyor. Sanki kimse el atmamis. Bir binanin, icinde insanlar yasiyorken bu hale gelmesinin, merdivenlerinde isik olmamasinin, kapilarinin kirik olmasinin hic bir aciklamasi yok. Bazilarinin duvarlarinda ‘devrim savunma komitesi, bilmem kacinci seksiyon’ tabelalarina ragmen, kimse cikip da, hadi bir el atalim, kendi oturdugumz binalari bir elden gecirelim, en azindan suraya bir duy takalim, kapiya iki civi cakalim dememis. Evlerde oturanlarin yaptiklari tek degisiklik, her pencereye hirsizliga karsi takilmis demir parmakliklar. Devletin ilerde lazim olur diye bos tutulan buyuk binalari cercevelerine varana kadar sokulmus, calinmis. Kimiyse cokmus. Herkes kendi kendine yasiyor. Bir apartmandaki komsuluk iliskileri, Tarlabasi’nda yikilmaya yuz tutmus binalarda yasayan insalarin kendi aralarindaki iliskiden farksiz. Kimseye en azidan, kendi yasadigi binada, yasam kalitesini yukseltecek kadar bile bir orgutlenme, dayanisma ruhu verilmemis. Sehrin en iyi durumda olan yerleri devlet dairelerinin bulundugu binalarla kiliseler.
Uzun yollarda toplu ulasim araci olarak, ya uzerlerine saclarin kaynaklanarak kapatildigi kamyonlara bineceksin ya da yine convertible (dolara endeksli ikinci bir para birimi) ile yeni otobuslere. Sehir icinde ise tirlarin uzerlerine yerlestirilmis ve nedense ortalari basik birakildiklari icin iki horguclu deveye benzediklerinden ‘deve’ diye adlandirilan gunun her saati tika basa otobusler var yada devrim sirasinda sahiplerinin birakip kactiklari eski amerikan arabalari dura kalka calisiyorlar dolmus olarak. At arabalari da var tek tuk de olsa. Bir de Kalkuta’da bile ‘bir insanin baska bir insani kendi gucunu kullanarak tasimasi, insanlik disidir’ diye yasaklanmis riksalar geziniyor ortalarda. Sehir dumduz bir alana yayilmisken, bisiklete binen yok gibi. Ama ozel araba da yok degil. Eski zamanlardan kalma ladalar ve bol bol da yeni model avrupa, japon arabalari doldurmus caddeleri, opel, toyota en revacta olanlari.
Sehirde hic bir yesil alan yok. Central Park denilen yer, sadece iki ana caddenin arasinda bir kac agacin ve bir kac bankin konuldugu bir yer ki burasi da genellikle gunun tum saatlerinde bagiris cagiris bezybol tartisanlarin isgali altinda. Insanlara biraraya gelecekleri mekanlar ‘sokak barlari disinda- olusturulmamis. Sehrin disinda ise ortasinda kocaman bir Lenin bustu ve Castro’nun onu oven sozlerinden baska hic bir seyin olmadigi, ben gittigimde de dev bir lunapark insa edilen Lenin Parki var. Burada da ne oturulacak bir yer gordum ne de gelmis gezinen kubali birisini. Zaten araban olmadan buraya kadar gelmek ayri bir sorun.
Sokaklarda kimi kadinlar evlerinin onune koyduklari taburelerin uzerlerine yerlestirdikleri, incik boncugu satiyor. Koca koca adamlar, ellerinde karton kutularda ev yapimi pasta dilimlerini dolastiriyorlar. Bazi evlerin pencelerinde pizzalar, kucuk sandevicler. Hemen her sokakta bir bar, rom icen sarhoslar. Her evden yukselen, eskiliklerinden yorulmus teyplerden muzik sesleri. Kimilerinin elinde bizdeki kucuk sut kutularina benzer kutularda satilan romlar. Her koseye oturmus, issiz gucsuz gencler. Balkonlarda, pencerelerde yaslilar. Bezybol oynayan cocuklar, top niyetine mesrubat kapagi firlatiyorlar birbirlerine. Iki uc kisi bir araya gelmis, araba tamir ediyor. Kimileri sallanan koltuklarinda cocuk emziriyor.
Ve tabii her kosede bir iki polis. Kollarina dikilmis islemelerinde PNR, Polica National Revolutionar yaziyor, devrimci milli polis yani. Kafalarina gore birini durdurup, kimlik bilgilerini merkeze bildiriyor, gelecek cevabi bekliyorlar. Eger cebinde bir cep telefonu, kolunda pahali bir saatin varsa ve belli bir isin de yoksa, alti ay bir kampa goturuluyorsun. Nereden buldun parayi da bunlari aldin? Hele bir de kadinsan ve ustelik rengin de siyahsa, yaninda da turist bir erkek varsa, kimligini veriyor ve sokagin ortasinda en az yarim saat surecek bir sorguya aliniyorsun. Uyusturucu satmak, fahiselik yapmak kesinlikle yasak! Oysa, daha ilk gunden fahiseler nerede, kokain kaca ogrenmek mumkun. Ustelik buralari sehrin diger barlari ve restoranlari gece 11de kapandiklari halde sabaha kadar acik olan tek yerler ve hemen merkezde, buyuk otellerin oldugu kosedeler.
Apo’nun ev sahibi karisiyla kavga etmis, Apo’da kaliyor. Gece iciyoruz, o anlatiyor, Fidel icin kolunu verirmis. Fidel, bu dunyadaki tek devrimci, en iyi ekonmist, en zeki insanmis. Yasasin Kuba diyor, yasasin sosyalizm. Evet, insanlar Che’ye Bolivya’da yardim etmedi, olumune sebep oldu, Camillo’yu ayarlanmis bir ucak kazasinda oldurdu, iktidara tek basina oturdu diyorlarmis ancak hepsi yalanmis. Kuba emin adimlarla, yavas yavas fakat emin adimlarla yukseldikce yukseliyor, onurunu korumaya devam ediyormus. Ama bu el ici kadar odayi geceligi 15 dolardan kiraya veriyor ve bana ucuza ‘ayarladigi’ purolarimi iciyor gizli gizli. Sag yanimizdaki diger odanin duvarlari da ciplak kadin posterleriyle suslenmis, otellerine kadin goturemeyen turistlere 25 dolardan saatlik kiraya veriliyor. Sol yanimizda ise eski karisi ve 20 yaslarindaki kizi kaliyor. Onlarin hemen yanindaki odada ise iki ay Ispanya, Sevilla’da avukatlik yapan, iki ay da burada yasayan insan azmani cussesiyle bir avukata kiraya verilmis. Avukat, kubali bir kadinla beraber kaliyor. Yemegini pisirtiyor, temizligini yaptiriyor, arada da yatiyor. Cogu zaman da kendisine baska kadinlar bulmasi icin disari gonderiyor. Eger cani o gun grup yapmak istemezse de koridora attigi bir sandalye uzerinde saatlerce bekletiyor. Ev sahibi, biraz daha sarhos olunca, kendi kizinin da turistlerle para karsiligi yattigini, kendisinin utancindan agladigini anlatmaya basladigi sirada, ispanyol beyimiz bir seylerden rahatsiz olmus olacak ki, o gece beraber oldugu her iki kadini da gozlerimizin onunde tekme tokat doverek odasindan disari atarken, ben ve Apo’dan baska mudahale edip, kadinlari adamin elinden almaya cabalayan kimse cikmiyor.
Sokaklarda, ellerinde bir sigara, turistlere atesiniz var mi diye yanasip puro, kadin, esrar, kokain satmaya calisanlar, evsizler, dilenciler dolasiyor. Buna ragmen sehirde sadece dolara endeksli Kuba Convertible ile alis veris yapilan marketlerle, restoranlar ve barlardan da var bol bol. En pahali televizyonlardan, kedi kopek mamasina kadar her seyi bulmak mumkun. Coca cola da var, Nescafe de. Kucuk bir pet sise suyun fiyati boyle bir markette yarim dolara geliyor. Ulkedeki ortalama maas ise 20 dolar civarinda. Ancak, hemen hepsi tika basa dolu ve millet alis veris yapiyor. Muzik guruplarinin mikrofonsuz performans sergiledikleri barlarda sadece turistler yok, kubalilar da yerlerini almis. Bir Mojito 3-4 dolar ediyor. Sadece kuba pesosunun gectigi dukkanlarda ise, bir kac alimunyum tencere ve bir kac plastik ivir zivirdan baska bir sey bulmak mumkun degil. Parasi olmayana hicbir yerde bir sey yokken Venezuela uzerinden ulkeye getirilmis 60 dolardan baslayan fiyatlariyla, Cin isi Adidas ayakkabi magazalarinin onunde kuyruklar oluyor.
Ancak, ulkeye akin akin gelen turistlerin, bir aksam yemeginde odedikleri para bir aylik bir maasa denk gelirken, bunu goren insanlara siz bunlara aldirmayin, bu tip seylere ozenmeyin demek haksizlik. Ustelik, buradaki her sey turistin cok zengin olduguna ve ceplerindeki parayi son kurusuna kadar almaya yonelik gelistirilmis. Eger kisitli bir butcen varsa ve hakikatten bu ulkeye turist olarak degil de sosyalist bir ulkede neler oluyor, Kuba’da neler yapilmis, neler yapiliyor diye geliyorsan, ve eger devlet tarafindan davetli degilsen hareket etmen cok zor. Kubalilarin bindikleri otobuslere, dolmuslara binmen, onlarla ayni sinemaya gitmen olanaksiz. Bir sehirden bir sehire giderken binecegin tren bile turist olunca cok yuksek fiyatlara satiyor biletini, ulkenin ortalarinda 20 kilometrelik plaji ile Varadero’da bir gecelik otel fiyati 150 dolardan basliyor, yok, benim derdim degil oralara gitmek, desen de yapabilecek bir seyin yok. Baska bir yere gitmeye kalkistiginda da odeyecegin fiyatlar bunlardan farkli degil. Havana’da devrimden sonra karargah olarak kullanilan, eski Hilton, sonraki adiyla Cuba Libre’nin onunden son model, gicir gicir Mercedes taksiler kalkiyor. Ortalama bir amerikalinin bile konusamayacagi kadar guzel ingilizce konusan resepsiyonist kiz, paran varsa Che’nin yattigi odayi ayarliyor.
Hotel National’de ise kiyafetin uygun! degilse otele alinmiyorsun. Yemek salonunda sunulan yemeklerde kus sutu bile var. Biz biriyle bulusmaya gittigimizde, Turkiye Avea’nin gidin bakin, eglenin gelin diye gonderdigi bir grupla karsilastik. Kubalilari doviz dar bogazindan kurtaracigina inanilan ve aslinda tam bir sikisilmisliktan kurtulmanin son caresi olarak, yeniden kesfedilen turizm, ulkeye bir daha kapanmasi zor olan yaralardan baska bir sey acmiyor. Devlete ait iki sayfalik Granma gazetesinden, Bohemia dergisi ve televizyon kanallarindan baska insanlari dis dunya ile baglayacak hic bir iletisim kanali yok. Internet sadece belli bazi -Havana’da sadece 2 tane gordum- internet kafeden, otellerden, seyahat acentalarindan baska bir yerde yok. Ve simdiye kadar gordugum en pahali (saati, calisanin kendi cebine attigi ile beraber 5 euro) ve en yavas baglantilardi. Boyle olunca da bu ulke disinda yasayan herkesin, ozellikle kapitalist ulkelerden gelenlerin hayatlarinin cok iyi olduguna inaniliyor. Uzerlerindeki tisortlere, ayaklarindaki ayakkabilara imreniliyor. Her yedigin ictiginde hesap fazladan getiriliyor, yada tezgah altindan satilan seylerin parasi cebe atiliyor. Burada uygulandigi haliyle ‘turizm’, hem dunyayi kubalilara hem de dunyaya kubalilari ve devrimi yanlis tanitiyor. Zamaninda hasbel kader solculuk yapmis insanlar gelip, ceplerinde dolarlar ellerinde pahali fotoraf makinalariyla eski model arabalarin resimlerini cekiyor, yenilerini gormezden geliyor, Devrim Muzesi’ne (!) gidiyor, ardi ardina devirdikleri romlarla beraber eski kahramanlik hikayelerini anlatiyor, istahlari kabarinca da geceligi 10 dolardan iki genc kiz goturmeye calisiyorlar.
Evet ulkede okuma yazma orani cok yuksek ancak, dogru durust bir kitapci dukkani bile yok. Yabanci bir gazete, dergi okumak imkansiz cunku satilmiyor. Bir gece gittigim uc hastanenin ikisinde doktor yoktu ve simdiye kadar gordugum en kotu durumda olan hastanelerdi. Tum fayanslari kirik, tekerleksiz bir sedyede bekleyen yasli mi yasli bir hasta. Her taraf les gibi, hani su saglam girsen hasta cikarsin dedikleri cinsten, 70’li yillarin SSK hastanelerinin bire bir ornegi. Ne oluyor peki?
Kuba’yi diger eski ‘sosyalist’ ulkelerden fakli kilan ne? Che mi? Che yillardan beri burada yok. Tisortlerde ve sarhos bar sarkilarinda geciyor adi. Kimi insanlarin kollarinda dogme olmus. Bazi sokaklarin duvarlarinda profesyonel ellerden ciktiklari belli olan resimleri boyanmis. Turistler, Kuba hatirasi diye onunde durup resim cektiriyor, kendi ulkelerinde bulunmuyormus gibi posterlerini satin aliyorlar. Che’nin dunyada satilabilen bir marka haline getirildigini ve posterinden tutun, parfumune kadar her seyinin yapildigini biliyoruz ama burada da az bir para kazanilmiyor Che uzerinden. Ve Havana’da kaldigi evin hemen yakinina dikilen sehrin hemen her yerinden gorulebilen Havana’nin en yuksek heykeli, Che’ye degil, Isa’ya ait.
Devrim 48 yasinda. Nereden baksan iki nesil gecmis aradan ve olurse ne yapacagiz diye adi gecen sadece biri var; Comandate Jefe, Fidel. Ve ulkede tek bir muhalif yok! Tek basina bu bile bazi seylerin eksik kaldigini gosteriyor. Evet ‘eksik’ ve ‘yanlis’ gordugum bir suru sey var. Ancak, sunu da acikca soylemek gerek ki, tum bu cok kisa bir zaman icerisinde gorduklerimden kendim de emin degilim. Her seyden once sadece Havana’yi gordum, ve HIC ispanyolcam yok. Bir de Kuba nufusunun cok buyuk bir kisminin yasadigi bu sehri gormek, ulkenin tumu icin ne kadar bir fikir verebilir bilemiyorum.
Ayrica unutulmamasi gereken bir sey daha var, o da ne yaparsak yapalim, kendimizi hem bize dayatilan ‘modern’ yasam anlayisindan hem de bize bir sekilde ogretilen ve kendi kendimizi de bilip bilmeden ikna ettigimiz, sosyalist dunyanin ‘guzellikleri’ fikrinden siyiramiyor, subjektif kaliyoruz.
Sosyalizm uzerine, birakin en kucuk mahalle biriminde bile yasama gecirmeyi, daha dogru durust bir tartisma bile yurutememis ulkelerden gelerek, yine kendi aklimizca, nasil bir sey oldugunu bilemedigimiz bir hayal dunyasini ariyoruz. Tabii ki bulamiyoruz. Cunku oyle bir sey yok. Esitlik, bagimsizlik, ozyonetim, huzur, yuksek yasam kalitesi ve bunlarin elde tutulmasina yonelik direnisin nasil bir sey oldugunu, en azindan sosyalist bir dunyada tam olarak nasil bir sey olmasi gerektigini bilemiyoruz. Sonra da kalkip, Kuba’ya gelerek, ‘dilek ve temmenilerimizin’ gerceklesmemis oldugunu gormek, kelimenin anlamina cuk diye oturan bir hayal kirikligi yasatiyor.*
Devrim, bir melodinin iyi kotu calinan ilk notalari olabilir ancak sonralari herkesin davulunu, zilini alarak katildigi ve bir orkestranin caldigi bir parca haline gelebilmeli ki, hem calan hem dinleyen herkesin kulaginda hos tinilar biraksin. Calanlara yeni katilimlar saglansin, dinleyicilerden kimse yerinde duramasin, oynasin, dans etsin.
Tum bu yazdiklarimin aslinda kendi kendine konusmalar oldugunu da belirtmek istiyorum, amacim kimseyi devrimden, esitlikci bir dunya ozleminden sogutmak degil. Aksine, tekrar ve baska dusunmeye baslamanin zamani geldigine inaniyorum.
Eger yayinlanirsa, ilk sayisinin prova baskisindan baska hic bir nushasini bile okumadigim bir gazetede yayinlanacagini bilmek de tuhaf bir duygu. Umarim, fazla kizanim cikmaz, venezuela’yi da yazarim.
Fazla param yok, hatta neredeyse hic yok ancak yarin Venezuela’ya, Karakas’a geciyorum. Ve elimden geldigince tum kitayi dolasmak istiyorum. Ispanyolcayi da bir an once ogrenmeliyim, nasil olacak bilmiyorum. Elimde, resimlerle kendi kendine ispanyolca diye, resim dolu bir kitap ve sayfalari daha simdiden cildinden yaprak yaprak ayrilmis, aradigim hic bir kelimeyi bulamadigim kotu bir sozluk var. Ne bir harita ne de bir hazirligim olmadan, gidebildigim kadar gidecegim.
Bakalim yol ne zaman geriye donecek.
Zafer
*buralarini cogul gectim, gercekte tekil haliyle
————————————————————————
Venezuela, Chavez’in ulkesi
Havaalanindan cikip bir otobuse binip sehre gideyim diye bekledigim duragin onundeki yuzlerce metre uzunlugundaki duvara bir duvar ressami ustaligiyla, hic acele edilmeden Chavez’in, Simon Bolivar’in rengarenk resimleri cizilmis, sosyalist Venezuela yazilari yazilmis. Arkamda ise kiyi boyunca uzanan tepelerde sivasiz evleriyle gecekondu mahalleleri.
Sehir kiyidan otuz kilometre kadar icerde, yuksek daglarin arasindaki bir yaylaya yerlestirilmis. Ilk bakista Artvin’i, Bursa’yi hatirlatiyor. Sehir girisindeki tepelere birbirlerine siki siki bitisik ve hemen hepsi birbirinin bire bir benzeri gecekondular, tepenin tam seklini almis altlarindaki yukseltiyi aynen yansitiyorlar.
Metro istasyonu onune gelip de indigimde karsilastigim ilk sey, her yere naylon ortulerini sermis, birbirinin ayni seyleri satmaya calisan isportacilar oluyor. Koselerde de celik yelekleriyle devasa polisler.
Metroya binip, sehir merkezine geldigimde ayni manzaranin daha da bir katmerlisi cikiyor karsima. Bir metre onumu gormeme imkan yok, her yerde tisort satanlar, gozlukculer, ayakkabicilar, masalarinin uzerine zincirlerle bagladiklari telefonlaryla gorusme yaptiran konturlu telefoncular, tek sigara satanlar, kopya Dvd, muzik cdleri satanlarin seslerini sonuna kadar actiklari televizyonlari, muzikler, hamburgerciler, mesrubat, dondurma satanlar. Ortaliga atilmis alcak masalarda siraya girmis, parmaklarina uzun yapma tirnak taktiran kadinlar, yarin geceki yilbasina hazirlaniyorlar.
Ugradigim tum oteller cok pahali, ustelik cogunun kapisi demir parmakliklarla kapatilmis, resepsiyonda oturan ile kapi gorevlisi vasitasiyla konusabiliyorum. Buldugum ucuz fakat kotu bir otelde ise, pasaportumdaki hilali goren gorevli, arap oldugumdan kuskulanip, oda vermek istemiyor once. Meger Saddam’i asmislar bu sabah ve Madrid Havaalani bombalanmis. Venezuela’yi bombalamaya gelmis bir fanatik zannediyor beni. Ikna edip, odayi tutuyorum asagi inip biraz gezineyim, bir sey yiyeyim dedigimde de oturdugum bir sokak lokantasinda bira icerken, onumde iki kisiye dort kisi saldiran ve doverek soyanlari seyrediyorum. Milletin tepkisi, hey hey diye bagirmaktan ileri gitmiyor. Ustelik gaspcilardan biri karni burnunda hamile bir kadin ve hic de acele etmeden kacip karisiyorlar kalabaligin arasina.
Otele gidip yatiyorum, bilirim boyle sehirleri, gunduzleri daha guvenli olur diye ukalalik yapiyor ve sabah otelden on-onbes metre bile ilerlemeden gogsunden en az bes bicak yarasiyla oldurulmus birinin ceplerinde kimlik arayan polisi gorunce, simdiye kadar bildigim tum guvenlik bilgilerimin sinifta kaldigini goruyorum.
Aksama da Istanbul’dan tanistigim bir arkadasin evine gidiyorum. Beylukduzu gibi biryerde guvenlikli bir site. Bana anahtari getirenler, Karakas’i dogru durust bilmiyorlar bile, cok tehlikeli diyorlar. Oysa burada da onbes yirmiyi bulan katlarin en ustteki pencerelerine varana kadar parmakliklar takilmis. Sokaklarda park etmis arabalardan baska hic bir sey yok. Kazara karsilastigin biri arkasindan yurumene izin vermiyor, alenen duruyor, onune gecesin diye bekliyor.
Cok sasiriyorum, zira Guney Amerika ulkeleri icerisinde bu goruntulerle Venezuela’da karsilasacagimi hic sanmiyordum. Oysa yapilan istatistiklere gore, Karakas, Brezilya, San Paola’dan daha tehlikeli gozukuyor. Hatta kimilerine gore oldurulen insan sayisi acisindan bazi savas bolgelerinden bile riskli bir bolge. Bu sene yilbasi sonrasi gordugum bir gazete, ‘yilbasi, yirmi dort saate otuz dort olu’ basligi atmis. Hafta sonlari bu sayi kiminin dedigine gore onda falan kaliyormus, kimine goreyse elliyi buluyormus.
Tabii bunlar oluenlere ait sayilar, o gunu yaralanarak atlatanlarin kac kisi oldugunu allah bilir. Sokakta gordugum her polisin belinde kalin bir tabanca ve sirtinda celik bir yelek var. Insanlar iki adimlik yol icin bile minibuse biniyor, yolda yurumek istemiyorlar.
Sehirde her yer banka subesi dolu, bu kadar cok bankayi Turkiye’de bile gordugumu hatirlamiyorum. Merkezdeki yuksek binalarin tepelerinde isikli devasa reklam panolari, Pepsi, Nescafe ve Nestle. Herbiri urettikleri urunlerin hammadesini yine bu topraklardan aliyor ve yine ayni insanlara, ‘sosyalist devrimin saha kalktigi’ ulkenin insanlarina takir takir geriye satiyor. Yuruken karsima, Bolivar’in muzesi cikiyor. Yeni restore edilmis eski bir bina. Giris bedava. Salonlarina o zamanlara ait antika mobilyalar yerlestirilmis. Duvarlarinda ise altisar yediser metreyi bulan genislikleriyle tarihi yagli boya tablolar. Birinde Kristof Kolomb yeni cikmis karaya, kendisini sevincle karsilayan yerliler ve basini baba sefkatiyle oksadigi bir cocuk. Arkasinda da hacini kaldirmis, hak dinini mujdeleyen bir papaz. Diger birinde ise, sehrin girislerinde gordugum simdi uzeri derme catma tugla evlerle kaplanmis bir tepeye benzeyen bir yerin yesil tepesinde atini saha kaldirip, kilicini cekmis, ‘ozgurlusterici’ Bolivar. Golgesi arkadaki buluta dusmus.
Disari cikip bir gece onceden internetten adreslerini buldugum anarsist halk kutuphanesine dogru devam ediyorum. Bindigim minibus, asagilardan hep merak ettgim gecekondu mahallelerinden birine dogru tirmanmaya basliyor. Inecegim yere geldigimizde, minibus soforu, emin misin der gibi gozlerime bakiyor. Indigimde ise, durup dururken basina is alacaksin mealinden cesaret verici sozler ediyor. Girdigim sokagin tum koselerine dagilmis adamlar, kosedeki tum cepheleri parmakliklarla cevrilmis bakkalin onunde uzerlerinde atletleri ellerinde bira siseleri ile sarhos sarhos yuzume bakiyorlar. Ne oldugunu anlamarina izin vermeden gecip gidiyorum onlerinden. Kucuk cocuklar ucurtma ucuruyor, biraz daha palazlanmislari, park etmis eski otomobillerin kaputlarina oturmus, kimbilir hangi planlarin son detaylarini gozden geciriyorlar. Aslinda hic de o kadar tehlikeli gozukmuyor burasi ama kutuphaneye geldigimde her yanindan demir parmakliklarla kapatilmis, eski bir mahalle bakkalindan kutuphaneye cevrilmis oldugunu goruyor, iceride bir yerde kafeste oturur gibi oturan onsekiz yaslarinda iki genc buluyorum. Yabanci oldugumu anladiklarinda biri gelip kapiyi aciyor. Digeri de hemen arkasinda. Icerisi kitap dolu, duvarlar eski yuruyuslerden arta kalmis pankartlar, afislerle kaplanmis. Disarida kapi girisinde ise Drakula’nin ilk film versiyonundaki resminin yer aldigi, ‘devlet, vampirdir, kaninizi emer’ yaziyor. Konusmaya basliyoruz ve ispanyolcamin (!) en azindan az da olsa anlasabilecek seviyeye gelmis oldugunu goruyorum. Biraz sonra da otuz yaslarinda insan irisi Raphael geliyor arabasiyla. Ingilizce biliyor. Kahve yapiyorlar, konusmaya basliyoruz. Kapi niye kilitli diye soruyorum once, guvenlik diyor. Kapiyi acik birakirlarsa soyulacaklarindan korkuyorlar. Peki o zaman niye actiniz burada bu kutuphaneyi dedigimde de kirasi ucuzmus, baska bir yerde bu kadar ucuzunu bulamadiklarindan kiralamislar burayi. Parmakliklari siyirarak kapiya saplanmis dokuzluk bir mermi cekirdegini gosteriyor.
Bu insanlar yasamak icin calmak zorundalar, baska da bir yollari yok diyor. Calmak ve soymak disinda geriye kalan tek alternatifleri, bu fare deligi gibi evlerden de olmak ve disaridaki evsizler ordusuna katilmak. Chavez iktidara geldi geleli sekiz sene olmus ve bu son secim zaferi ile de daha 2012’ye kadar garantisi var. Ancak anlattigina gore Chavez’den once ulkenin yoksul orani %40’dan %80’e firlamis. Yirmiyedi milyonluk Venezuela’da yaklasik iki milyon kisi evsizmis. Asagi inersen, nehrin kiyisindaki agaclik alanda binlercesini birarada gorebilirsin diyor. Arada bazilari alinip ustu acik stadyumlara konuluyormus. Bazen yemek de veriyorlarmis. Ulkede acilan okuma yazma kurslari da gercek anlamda cahilligin onune gecmek icin degil, istatistiksel gelismeleri kayit altina alabilmek icinmis. Bu kurslara kayit yaptiranlara, devam etmeseler bile para yardimi yapiliyormus. Bir cesit oy satin alma diyor. Diger bir yontem de insanlara ‘sadece kirmizi- tisort ve siperlikli sapkalar dagitmak. Peki diyorum, bu Chavez ne yapiyor? Bilmiyorum diye cevap veriyor. “Degisen bir sey yok, sosyalist ve devrimci oldugunu soyluyor ancak yaptigi seyin devrim olduguna inanmiyorum. Ulkedeki petrolu halen amerikali sirketler cikariyor, rafine ediyor ve yurt disina goturuyorlar. Ulkenin tum onemli gereksinimleri yurt disindan ithal ediliyor, ulke yabanci banka, yatirimci dolu ve hic birinin ulkede yeni calisma alani actigi yok.” Son zamanlarda uyusturu ile mucadeleye onem verilmis ancak, polis ayni polis, asker ayni asker. Rusvet ve yolsuzluk diz boyu. Bir seyin engellendigi yokmus. Cezaevleri ise bir dram. Gecen sene cezaevlerinde olen mahkum sayisi tam 474! Her biri silahli cetelerin kontrolu altinda, suyu akmayan, yemek dagitilmayan, tuvaleti bile olmayan cezaevleriymis bunlar. Tutuklular, tuvalet olarak daha sonra pencereden attiklari gazete kagitlarini kullaniyorlarmis.
Politik tutuklulari soruyorum, darbe ile suclananlar ve Kolomb’un heykelini devirdigi icin iceri atilan bir anarsistten baskasini bilmiyor.
Laf hazir cezaevlerinden acilmisken o da bana, isim isim hem de hic sasirmadan, Mehmet Tarhan’i, Hayata Donus Operasyonu’nu, F tiplerini, aclik grevlerini soruyor. Kendimden utaniyorum zira benim bu ulke hakkinda bildigim tek sey Chavez, baska da bir sey bilmiyorum.
Egitim sistemini, universiteleri konusuyoruz, agirlik ozel okulardaymis. Cok kotu durumda olan iki devlet universitesi varmis. Gerisi ozelmis. Iscileri konusuyoruz. Grevler bitti diyor, ozellikle son secimlerden once grev yapmaya kalkismak, hukumeti elestirmek hemen karsi devrimci olarak suclanmaya yol aciyormus.
Kalkip, tum kutuphaneyi, kalin demir saclarla bir daha kilitledikten sonra, arabasina bindirip, en yakin metro istasyonuna birakiyor beni. Gaz pedalinin oldugu yere icten kilitli bir kapak yaptirmis, ayaklarimin altinda da bacagim kadar bir direksiyon kilidi var. Hepimiz dolusunca arabaya, hemen tum kapilari kilitliyor, hizini hic kesmeden devam ediyor. Yolda bir cami goruyorum, Peki Chavez ve din diye sorunca da, camiye gidince musluman, kiliseye gidince katolik, tam bir iktidar asigi makyevelist diye acikliyor.
Ya diger devrimciler, solcular? Hemen herkes chavesist olmus, hatta chvesist anarsitler diye adlandirilan bir gurup bile varmis. Devlette gorevler verilmis, kurumsallasmaya baslamislar. Chavez oncesi silahli mucadele veren orgutler de ellerinden silahlarini birakmamis, yuzlerinden maskelerini cikarmamislar ancak, Chavez hukumetini karsisinda silahli mucadele verilecek bir yonetim olarak gormuyor, aciktan desteklemeseler bile kosteklemiyorlarmis da.
Bir sonraki gun tekrar ayni yere gittigimde, ellili yaslarda baska biriyle karsilasiyorum. O da ayni mealde seyler anlatiyor. Tam bir pazarlamaci, iyi bir demegog diye tarif ediyor Chavez’i. Chavez diyor, Venezuela icin tam da Amerika’nin ihtiyac duydugu tipte bir lider ve Bush, Venezuela’dan gelen petrolu garantiye almadan Irak’a saldirabilir miydi diye de sorarak ekliyor. Birlesmis Milletler’de yaptigi konusmada, Chaomsky’nin oldugunu soylerken, dili falan surcmedi, zira kitabi eline birisi vermis, ne kitabi okumuslugu var ne de Chaomsky’in adini duymuslugu diye anlatirken parmakliklara yanasan biri, para istiyor israrla. Zorla savusturyor, merkezi kapatip, cikiyoruz. Bu da beni en yakin metro istasyonuna goturup birakiyor. Iki de bir de kendine dikkat, buralarda dokuz yasinda cocuklar bile silah tasiyorlar, yabanci oldugunu anlamasinlar, gelir soyarlar diyor. Oysa benim her halimden yabanci oldugum belli. Saclarim uzun ve buraya geldim geleli sakallari tras vaktini haftalar gecmis tek kisi olarak kendimi gordum. Daha agzimi acar acmaz da bir suru hata yapiyor, istiyorum diyecegime, ben peynirim diyorum. Ispanyolcadaki tum kelimeler birbirine benziyor gibi geliyor bana. Yazili olarak gorunce anlamasi kolay ancak, is seslendirmeye gelince cok zorlasiyor. Dolayisiyla boyle bir gasp olayi ile karsi karsiya kalsam ne yapacagimi bilemiyorum. Yolda yuruken kendi kendime soruyorum; ya, ben niye araya o kadar yolu, koca okyanusu koyup da kalktim buralara geldim. Ne guzel yasayip gidiyordum, Amerika’da devrimler baslamisti ve yakinda bizim oralara da gelecekti. Oysa simdi buralarda Amerika’yi yeniden kesfediyor gibiyim. Dunyanin yuvarlak oldugunu ve nereye gidersem gideyim ayni kapiya ciktigini goruyorum. Kendi kendime kiziyorum. Kendin kasindin, evinde otursaydin, soguk biralarini icip, televizyon seyretseydim diyorum. Guluyorum.
Sehrin kuzey kisimlarina dogru gidiyorum. Yuksekligi bin iki bin metreyi bulan daglarin eteklerinde bambaska bir Karakas ile cikiyor karsima. Son model arabalar, yemyesil caddeler, devasa alis veris merkezleri, son derece modern vilalarla doldurulmus yuksek duvarli siteler uzaniyor onumde. Sosyalist devrim burada mi yasaniyor?
Aksam olunca da eve donmek icin otobuslerin kalktigi garaja geliyorum. Tum venezuela’da, metrodan baska devletin islettigi HIC bir toplu ulasim araci yok! Her sey yolcu tasima ucretleri hukumetce duzenlenerek taksilere, minibuslere ve ozel otobuslere birakilmis. Benzin cok ucuz olmasina ragmen (bir depo dizel icin bir (1) dolar odenirken benzinli arabalar icin bu fiyat sadece iki (2) dolar. Oysa bunun altinda arabasi olmayana hic bir faydasi yok. Zira minibuse indi bindi icin verilen para yaklasik 4 litre benzin parasina esit. Metro da ilk bakista ucuz geliyor ancak o da 2,5 litrelik benzin degerinde. Aksama yemeklik bir seyler almak icin markete ugradigimda fiyatlara daha aliskin gozlerle bakiyorum; 12lik bir yumurta kutusunun fiyatina bes sise bira alinabiliyor ve bu para bir ekmek almaya yetmiyor.
Sise sise bira aliyorum ben de, kasada para odendikten sonra, aldigin seyleri posetlere bahsis karsiligi dolduran cocuklarin uzerlerinde yine o kirmizi tisortlerden var.
Eve gelip elimde biram, televizyonu actigimda Chavez yeni kabinesini acikliyor, bakanlarini tanitiyor, her birinin omuzuna guzellik yarismalarinda takilanlar gibi kalin birer kurdele asiyor, tek tek sarilip opuyor. Baskan yardimcisi olarak atadigi milletvekiline de kinindan cikarip havada salladigi suslu bir kilic hediye ediyor. Ardindan ozel bir sirkete ait elektrik sirketi ile bir telefon sirketini devletlestirecegi mujdesini veriyor. Merkez bankasinin bagimsizligini kaldiracagini, kendisine baglayacagini ve yeni bir devrimci anayasinin son hazirliklainin bitmek uzere oldugunu, yakinda milletvekillerine sunulacagini, ozel yetki istemlerinde bulunacagini acikliyor. Devrimimizi yapiyoruz, kendi Venezuela devrimimizi, hic bir sey bizi bu devrimi gerceklestirmekten alikoyamaz diye de bitirdigi konusmasi salon dolusu partili tarafindan coskuyla alkislaniyor.
Oysa bu elektrik sirketinin 14.000 calisani, bir bucuk seneden beri toplu sozlesmeleri sonuclanmadigi icin, gectigimiz secimlerden once greve gitmek istediklerinde, sirketin eski calisanlarinin grev kirici olarak cagirilmalariyla engelleniyorlar. Ve sirketin basinda bulunan, Nervis Villabos, ayni zamanda son hukumetin enerji bakani yardimcisi.
Ne diyeyim, hayirlisi olsun. Kamulastirmak iyidir. Devrim iyidir. Karsi cikacak bir yon bulamiyorum.
Fakat yarin sabah erkenden kalkip, Otobuse binecek ve Kolombiya’ya dogru yola cikacagim. Daha cantami hazirlamam gerek, televizyonu kapatip yatiyorum. Canta dedigim zaten uc tisort bir pantalon.
Zafer

Aykiri Venezuela haberleri icin: www.nodo50.org/ellibertario

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI