Direniş Notları (9) Halil Berktay’ın Beynindeki Tümör

 

 

Halil Berktay, Kureyel adlı sitede “Maksimalist Boy Ölçüşmecilik, Barışa ve Demokratik Kazanımlara Zarar Veriyor” başlıklı bir yazı yazmış. Bu yazı, Berktay’ın beynindeki sol düşmanlığı tümörünün daha da vahim boyutlara sıçradığını ve bireylerden oluşan toplulukların verdiği ve vereceği her türlü mücadeleye düşmanlık şeklinde bir yayılma gösterdiğini ortaya koyuyor. Bu tümörün beyinde yol açtığı hasarın Berktay’ın düşünme ve bellek merkezlerine de zarar verdiği izlenimi edindim. Kesin sonuçlara, ancak bütün beyin filmlerinin incelenmesinden sonra varılacağı açıktır.

Tümörün en vahim sonucu, Halil Berktay’ın tarihi bilgilerini dahi unutmaya ya da kavramları yerli yerinde kullanmamaya başlamasıdır. Örneğin “maksimalizm” kavramını uluorta kullanması bunun örneğidir.

Maksimalistler tarihte somut bir siyasi varlık olarak sadece Rusya’da yer almışlardır. Devrimin “burjuva demokratik devrim”le kısıtlanmasına ve yarı yolda durdurulmasına karşı olan maksimalistler, Sosyalist Devrimci Parti’den 1906 yılında ihraç edilmişlerdir. SR’lerin halkçılığıyla anarşistlerin devletsiz toplum görüşü arasında bir yerde bulunan maksimalistlerin Troçki’nin “sosyalist devrim” görüşüyle de bazı benzerlikleri vardır. Maksimalizm, kesinlikle “aşırıcılık” anlamına gelmediği gibi, bu anlamda kullanılması da yanlıştır. İlla Türkçeye çevirecek olursak maksimalizm “azamicilik” anlamına gelir. Buradaki azamicilik programatik anlamdadır. Maksimalistler, asgari taleplerle yetinmeyi ya da devrimi aşamalara bölmeyi doğru bulmuyorlardı ve devrimin asgari programını reddedip doğrudan azami programının hayata geçmesini savunuyorlardı. Maksimalistlerin 1917 devriminden sonra esasen dağıldığını söyleyebiliriz. Bazıları Bolşeviklere katıldı, bazıları sol SR’lerle birlikte hareket etti, bazıları anarşistlerin safına geçti, bazıları ise sırf Bolşeviklerin diktatörce davranışlarına karşı çıkmak adına İç Savaşta Beyazların safında çarpıştı.

Tarihte bunun ötesinde bir maksimalizm yoktur. Halil Berktay, eğer “aşırıcılıkla” mücadele etmek istiyorsa doğrudan bu terimi kullanmalıydı. Tarihte anlam kazanmış kavramları istediğiniz gibi istediğiniz yerde kullanamazsınız. Ben onun bu dikkatsizliğini hastalığına yorduğum için yine de hoşgörüyle davranmam gerektiğini düşünüyorum.

Bunlar bir yana, Halil Berktay’ın hastalığının kendisinde yarattığı en büyük tahribat, düşmanlığı artık bir takıntı haline getirdiği solun “maksimalist” ya da kendi kullanmak istediği anlamda aşırıcı olduğu yanılgısıdır. Oysa solun tarihi ve hatta bugünkü durumu, Halil Berktay’ın göstermek istediğinin tam tersini gösteriyor. Sol, tarihteki anlamıyla kullanacak olursak, aşamacılığı reddetme anlamında maksimalist değil, aşamacıdır; keza maksimalist değil, kendini asgari taleplerle kısıtlayacak ölçüde minimalisttir; aynı şekilde, aşırı değil, sınırlandırıcıdır. Solun, maksimalistleri her zaman dışladığını; en radikal olduğu dönemlerde bile devrimi aşamalarla sınırlandırdığını; her zaman devrimci atılımları durdurmaktan ve yatıştırmaktan yana olduğunu ve aşırı bulduklarını “aşırı solcular”, “anarşistler”, “goşistler”, “sol sapma” diyerek ihbar ölçüsünde damgaladığını Halil Berktay’ın da bilmesi lazımdı ama beyindeki hasar sanırım bunları da unutturmuş.

Halil Berktay’ın, bütün bu “maksimalizm” laflarını dağarcığından çıkartıp ortaya sürmesinin esas nedeni tabii ki tarihi ya da kavramsal bir tartışma yapmak değil, bu tür argümanlarla Gezi hareketini ve bu hareketin “öncüsü” olduğunu sandığı Taksim Dayanışması gibi örgütlenmeleri vurmaktır ki, ben bundan, Halil Berktay’ın beyin hücrelerindeki siyasi taktik merkezlerinin henüz tahrip olmadığı sonucunu çıkartıp bir bakıma seviniyorum da. Beynin bu bölümleri henüz çalışıyor olmalıdır ki, Berktay, böyle taktiklerle Gezi hareketini vurmaya çalışmaktadır.

Ancak ne yazık ki, bu siyasi taktikler de yanlış bilgilere ya da akıl yürütmelere dayanmaktadır. Birincisi, Halil Berktay’ın, Taksim Dayanışması’na, didişmekten özel bir zevk aldığı klasik solun egemen olduğunu sanması büyük bir yanılgıdır ve bu, Gezi hareketinin ruhundan hiçbir şey anlamadığının net göstergesidir. Eğer Taksim Dayanışması’na klasik sol hâkim olsaydı, Taksim Dayanışması siyasi aklın gereklerine uygun olarak çoktan hareketi sona erdirmeye ya da sınırlandırmaya girişirdi. Bu bir.

Daha vahimi, Gezi hareketinin ruhundan hiçbir şey anlamadığı çok açık olan ve eskiye takılıp kalmakla suçladığı soldan çok çok daha geri kalan Halil Berktay’ın, Gezi Hareketine “maksimalist” olarak gördüğü Taksim Dayanışmasının öncülük ettiğini sanmasıdır. İşte yanılgıların en büyüğü budur. Net bir şekilde söyleyeyim: Bugün harekete Taksim Dayanışması öncülük etmiyor, tam tersine Taksim Dayanışması’na hareket öncülük ediyor. Halil Berktay, klasik soldan bile daha fazla eski devrim paradigmasına göre düşündüğünden bunu göremiyor. Anlayamadığı şey, Gezi hareketinin eski devrim paradigmasını tamamen zıddına çevirdiğidir. Artık ister parti, ister dayanışma örgütü şeklinde olsun, harekete öncülük eden bir öncü örgüt yok. Hareketin kendisi kendini yönetiyor ve bütün örgütler de bu yönetime ayak uydurmak zorunda kalıyor. Eğer harekete klasik sol önderlik ediyor olsaydı, bu hareket “gazdan adam” festivalinde görüldüğü gibi, çoktan örgütsel bir festivale dönüştürülmüş ve sönümlendirilmiş olurdu.

Halil Berktay’ın, eski alışkanlıklarına bağlı kalarak sol örgütlerin ya da Taksim Dayanışması’nın sırtına yıkmaya çalıştığı “aşırıcılığın” bir tek gerçek öznesi vardır, o da sonsuz çeşitlilikteki bireylerin ortak bir ruhla birleştiği hareketin bizatihi kendisidir. “Aşırı” olan, şu ya da bu örgüt, şu ya da bu grup değil, Gezi hareketi ruhudur.

Bunu her gün yaşanan enstantanelerden birini anlatarak ortaya koymaya çalışayım. Galatasaray’dan başlayıp Taksim’e uzanan yeryüzü sofrasındaydım ilk iftar günü. Taksim girişindeki polis blokajının yakınlarında bulunuyordum. Polis de, oradaki kitle de gergin bir bekleyiş içindeydi: Polis saldırısı ne zaman başlayacaktı? Polis bir hareketlenme içindeydi, bu, saldırının yakında başlayacağı anlamına geliyordu. O sırada sakallı bir genç, orada beklemekte olanlara dönerek şöyle ılımlı bir öneride bulundu yüksek sesle: “İftarımızı yaptık, arkadaşlar (kimi kastettiğini anlayamadım ama bu “arkadaşların” herhangi bir örgütsel aklın temsilcisi olduğu açıktı), daha fazla ısrar edip iftara gelmiş insanları polise kırdırmayalım diyorlar. Yavaş yavaş geri çekilelim.” İtiraf edeyim, belki de eski uzlaşmacı anlayışların sonucu olarak ben de bu gence hak vermek üzereydim ki, orada bekleyen kadınlı erkekli, her yaş grubundan insanın içinde yer aldığı topluluktan anında itiraz sesleri yükseldi: “Hayır, geri çekilmeyeceğiz.” Bu itirazın nedenini anlamaya çalıştım. Kalabalığın içinden, gözlüklü, orta yaşlı bir adamın söylediği şu sözler benim de aklımı başıma getirdi: “Geri çekilsek de saldıracaklar.” Evet, işte bu gerçeğin ta kendisiydi. İnsanlar uzlaşarak ve geri çekilerek yelkenleri suya indirmek yerine, sonunda zor yoluyla dağıtılacak da olsalar her koşulda direnmek istiyorlardı. Her şeyi göze almışlardı. İşte bu, Gezi’nin devrimci ruhuydu. Zaten sakallı genç de ısrar etmedi, topluluğun karşısında hemen boyun eğdi ve “ben sadece iletmem istenen şeyi söylemiştim” dedi ve kalabalığın arasına karışıp gitti. Halil Berktay, Nişantaşı’ndaki katından inip sokaktaki insanların arasına karışmayı göze alamadığından bugünün gerçeğini de asla kavrayamayacak.

Kendisine, tümör daha fazla büyümeden ameliyat olmasını dostça salık vermekten başka bir şey gelmez elimden.

 

Gün Zileli

12 Temmuz 2013

www.gunzileli.com

gunzileli@hotmail.com

 

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI