Direniş Notları (8) Palalıya…

 

Palalı’nın kuzeni Serbest Çelebi’den gelen açıklamadır: 

“Merhabalar Gün 

 
Sana bu yazıyı ömrüm boyunca hiç yaşamadığım utanma hissi ile yazıyorum. Yazını söyleyecek sözüm yok, ne diyorsan eyvallah, ancak bilmeni istediğim bir kaç şey var. Adını bile artık duymak istemediğim palalı ile ilgili yazdıkların sonuna kadar doğrudur. Ancak babası, annesi, ağabeyi ile ilgili yazdıkların yanlıştır. Babası Kürt ailelerde ender rastlanacak birisidir. Kesinlik eşine ve çocuklarına şiddet gösteren birisi değildir. Hatta çoğu zaman eşine bulaşıkları yıkarken gördüm. Çoğu zaman eşi yerine yemek yaparken gördüm. Belki yanlışları, yanlış düşünceleri vardı ama her şeye rağmen iyi bir babaydı çocuklarına ve eşine karşı. Ağabeyi desen ailesi içinde üniversite okuyan tek kişi, şimdilik hümanist ve anlayışlı birisi. Böyle bir aileden nasıl böyle bir çocuk çıktı anlamış değilim. O görüntülerin çekildiği sırada polisten kaçıp bir kafeye sığınmıştım, yanımdaki arkadaşlarımla etmediğim küfür kalmadı, saatler sonra o kişinin kuzenim olduğunu öğrendiğimde ise yaşadığım utanç duygusunu daha önce hiç yaşamamıştım. Yazını okurken her kelimesine hak verdim, ancak ailesi ile ilgili olan kısım biraz dokundu. Ki amcam konuyla ilgili bir konuşma yapmış ve gram kadar olsa içimi rahatlatmıştı http://evrensel.net/news.php?id=61432 buradan bakabilirsin. Yanlış anlama, palalıyı savunduğumdan değil, palalı diyorum çünkü artık kuzenim değil. Sadece babası ile ilgili söyledikleriniz içimi rahatsız etti, söylemek istedim ve eklemek istiyorum, yarın karşıma çıkarsa o ve o zihniyetteki bir saldırgan senin yapacağını yapacağım!” 
  * * *

 Zorunlu bir açıklama: Bu yazı bir soyutlamadır ve elbette hayal ürünüdür. Palalının babasını, ağabeyini, gerçek ailesinin fertlerini ve yakınlarını ilzam etmez.

  * * *

Hayat daha başından itibaren bir zulümdü senin için. Zulme ne kadar boyun eğdiysen o kadar da zalimdin.

Evde sevgi görmedin. Baba ve ağabey şiddetinden korktun. Onlara hiçbir zaman diklenmedin. Annen ve kız kardeşin babandan dayak yerken sıranın sana geleceği korkusuyla titredin. Baba dayağını atlatınca kız kardeşini bir de sen dövdün. Babana yaranmak için binbir hokkabazlık, yalakalık yaparken belki bunun ne kadar aşağılayıcı bir şey olduğunu düşünmedin bile. Korkunla acımasızlığın el ele vermişti.

Okulda göze çarpmamaya çalıştın. Silik bir öğrenciydin. Başarılı öğrencileri içten içe kıskandın. Başarısız öğrencilerle arkadaşlık etmek istemedin. Öğretmenin gözüne girmek için fırsat kolladın ama çalışkan olmadığından bu konuda pek başarılı olamadın. Günün birinde sınıfta çalınan bir eşyayı kimin çaldığını ihbar ederek bu fırsatı yakaladığını sandın. Öğretmenin yine de sana pek yüz vermedi ama bir “aferin” demekten de geri kalmadı. Bu “aferin” sana yetti de arttı bile. Bundan sonra güçlüye ihbarcılık yapmak neredeyse hayatının rehberi oldu.

Hayvanları sevmedin. Onlardan korktun. Kedilerin kuyruğunu çekip canlarını acıtmak sana tuhaf bir haz verdi. Hayvanlarla hiçbir şekilde iletişim kurmadın. Yolda köpek görünce ilk yaptığın iş yerden bir taş alıp atmak oldu. Hayvanların da bir canı olduğu, canlarının yanabileceği hiç aklına gelmedi. Acıma duygun yoktu. Belki vardı ama onunla hiç tanışmamıştın.

Hiç çiçek sulamamıştın. Doğanın anlamı üzerinde hiç düşünmemiştin. Erik toplarken erik ağaçlarının dallarını kırmak içini hiç sızlatmamıştı. İçinde yabanıl bir kırıp yok etme duygusu yeşerip büyüyordu. İçinde yeşeren tek şey buydu.

Gerçek arkadaşın yoktu. İnsanları sevmiyordun. Onlarla sadece menfaat üzerinden ilişki kuruyordun. Küçük menfaatler… Kadınlarla hiçbir iletişimin yoktu. Onlardan korkuyordun. Kadınlar sana yanına yaklaşılmaz, senden farklı yaratıklar gibi görünüyordu. Onlardan ne kadar çekinirsen o kadar da aşağılamak istiyordun. Günün birinde evlendin, daha doğrusu evlendirildin. Karını hiç tanımadın. Tanımak için çaba harcamadın. Onunla gerçek bir ilişki kurmaya korktun. Bunun yerine onu korkutmaya kalktın, çünkü aslında sen ondan korkuyordun. Çok erkeksiydin ama gerçekte iktidarsızdın. Karınla gerçek anlamda bir cinsel ilişki içinde olamıyordun. Bu da seni çılgına çeviriyor, kıskançlık krizlerine sokuyordu. Cinsel yetersizliğin yol açtığı saldırganlığını içki sofralarıyla, maço küfürlerle bastırmaya çalışıyordun.

Kitap okumuyordun. Gazete okumuyordun. Genel kültürsüzlük halin kültürlü insanlara karşı saldırgan bir ruh halini körüklüyordu. Onlara hınç duyuyordun. Çünkü onlar sende olmayan bir şeylere sahipti, bunu seziyordun. Aslında bu kültürel yetersizliği gidermek senin elindeydi, biraz çaba göstersen bir şeyler öğrenebilir, o öğrendiklerinin üzerinden ilerleyebilirdin ama buna asla yanaşmadın. Zor geldi bu sana. Bilgili insanlara hınç duymak daha kolaydı.

Dinle ilişkin de bir tuhaftı. Çevrene dindarmışın gibi bir görüntü vermeye çaba gösterdin ama aslında dindar falan değildin. İçki içtiğin için günaha girdiğini düşünüyor, cehennemde yanacağını düşünerek korkuya kapılıyordun. Allahla ilişkin sadece bir korku-itaat ilişkisiydi. Ondan ne kadar korkar, emirlerine ne kadar itaat ediyor gibi görünürsen cehenneme gitmekten o kadar korunabilirdin. Namaz kılmazdın. Ama bazen çevrendekilere gösteriş olsun diye cuma namazlarında görünmek gerektiğini düşünürdün. Bütün dünyayla ve çevrenle olduğu gibi Allahla da ilişkin korku ve çıkar üzerine kuruluydu.

Askere gittin. Ordudaki terör karşısında başta dehşete kapıldın. Geceleri yatağında gizli gizli ağladın. “Beni buradan kurtarın” diye mektuplar döşendin babana. Bütün umudunu bir subay akrabanın torpiline bağladın. Ama bir süre sonra ordudaki mekanizmayı kavramaya başladın. Kıdemli acemiyi eziyorsa sen de nasıl olsa bir gün kıdemli olacaktın. Nitekim öyle oldu. Kıdemli olunca zalimin de zalimi kesildin. Acemiyken çektiğin acıları acemilerin burnundan fitil fitil getirdin. Tabii bu arada başçavuşa ve teğmene kölece bir bağlılıkla hizmet etmekten, onların takdirini kazanmak için gözlerinin içine bakmaktan geri durmadın. En korkunç köle güdücüler daima kölelerin içinden çıkardı. Senin gibi.

Zenginlere hınç duydun. Onlarda olanlara gıpte ettin. Ama onların neden böyle zengin olabildikleri üzerinde hiç düşünmedin. “Çalışmış kazanmış” beylik sözünü sen de tekrarladın ve günün birinde senin de zengin olabileceğin hayalleri kurdun. İçten içe bunun asla gerçekleşmeyeceğini sezinlemene rağmen. Zenginlere duyduğun hınç, onlara hizmet etme, onlara yaranma güdüsüyle el eleydi. Onların kapıkulu olmaya hazırdın.

Politikadan anlamazdın. Genel geçer şeyleri tekrarlamak sana yeterdi. En güçlü parti hangisiyse gidip ona oy verirdin. Ama aslında o partinin görüşleriyle de fazla bir ilgin yoktu, çünkü görüşün yoktu. Düşünmek, sorgulamak gibi şeyler sana göre değildi. Beyin tembelliği ile malûldün.

Acımasız ve vicdansızdın. Vicdanın zaman zaman seni rahatsız etse de onu çabucak bastırmasını bilirdin. Her zaman güçlünün yanındaydın. Her zaman zalimin yanında. Bu yüzden de polisten tanıdıklar edinmek senin için önemliydi.

Bu tanıdık sivil polislerden biri birgün yanına gelip kulağına bir şeyler fısıldadı. “Ayıp ettin be abi” dedin, “bakarız icabına. Birkaç arkadaşımı da getiririm. O züppelere hadlerini bildiririz. Yeter ki sonradan bir iş açılmasın başımıza.” Polisten teminatı da alınca artık seni kimse tutamazdı. Kendin gibi birkaç tanıdığını gidip buldun. “Yarın Taksim’de bu piçlere esaslı bir sopa atacağız” dedin, onlara da polisten kesin teminat aldığını söyledin. Palalarla ve satırlarla silahlandınız. Belli bir yerde bekleyecektiniz, polis size işareti verince harekete geçecektiniz.

Seni kendin gibi diğer palalılarla birlikte Talimhane’de gördüm. Polislerin himayesinde sağa sola saldırıyordun. Saldırganlığın, korkaklığını ve ezikliğini açığa vuruyordu. Elinde pala saldırırken son derece fütursuzdun. Arkanda polis olmasa oraya gelmeye zaten cesaret edemezdin, hadi geldin diyelim, elindeki palayı yere atıp ilk tabanları yağlayacak olan sen olurdun. Derken bir köşe başında polisin saldırısından kurtulmaya çalışan bir kadın gördün. Diğer göstericileri bırakıp özellikle ona yöneldin. Bu yönelişte hayat boyu acısını çektiğin iktidarsızlığını ve bunun kaçınılmaz sonucu olan kadın düşmanlığını görmemek mümkün değildi. Kadına önce palanla vurdun, kadın dönüp sana “ne vuruyorsun” türünden bir şey söyleyince de ona bir tekme savurdun, alçak.

Şu malum hümanist söylemin yumuşaklığına kapılıp seni anlamaya falan çalışmayacağım. Sana acımayacağım da. Eğer bir dahaki gösteride seninle ya da seninle aynı tornadan çıkmışlardan biriyle karşılaşırsam bak burada açıkça söylüyorum, her şeyi göze alarak, canım pahasına üstüne atılacak ve o kadın arkadaşa attığın tekmenin acısını çıkartmak üzere gücüm neye elveriyorsa onu yapacağım sana. Şiddet mi, al sana şiddet. Nefret mi, al sana nefret. Bu dünyada hiçbir şey karşılıksız kalmamalıdır, aşağılık yaratık seni. Bunun hesabını vereceksin. Kanunlar karşısında falan değil, sahte yargılamalarla falan değil. Doğrudan eylemle.

Sığındığın iktidarına da bir çift sözüm var. Eğer bir iktidar, halka saldırısının yanında sivil paramiliter güçlere de ihtiyaç duyuyorsa, bu onun güçlülüğünün değil, güçsüzlüğünün açık göstergesidir. Artık polisinizin yasal sınırları çoktan aşan şiddeti bile yetmiyor direnişçileri dağıtmaya ki, hiçbir yasayla sınırlanmamış katil sürülerinizi sürüyorsunuz meydanlara. İşte bu durumda işiniz bitik demektir gerçekten.

Bunu siz kendiniz, kendi davranışlarınızla kanıtlamış oldunuz.

İşiniz bitik efendiler.

 

(Not: Bu tür sivil komandoların, paramiliter aktörlerin ruh halini ve polis tarafından nasıl örgütlendiklerini anlatan en güzel film, Kosta Gavras’ın “Z-Ölümsüz” filmidir. Görmeyen arkadaşlara kuvvetle tavsiye ederim.)

 

Gün Zileli

7 Temmuz 2013

www.gunzileli.com

gunzileli@hotmail.com

 

 

 

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI