Irmak Zileli/direnişin değişme-değiştirme diyalektiği

bahçeyazı sitesinden alınmıştır

   27 haz 2013

 

Bahçeyazı’yı var eden ve burada bir araya gelen genç edebiyatçılar olarak günlerdir hem direniyoruz hem de direniş yazıları kaleme alıyoruz. Bu daha ne kadar böyle sürüp gider, herkes gibi biz de bilmiyoruz ama direniş günlerinde yaşamak ve yazmak çok güzel… Aşağıda Irmak Zileli’nin “boyun eğmeyen birey” ve “hiyerarşik örgütlenmeye direnmek” bağlamında kaleme aldığı bir direniş yazısı okuyacaksınız. Değişimin değiştirme gücünün verdiği şaşkınlığa, sevince ve bütün bunları sakince düşünme gerekliliğimiz üzerine bir yazı… “Uyumsuzların harika uyumunun”, şerefine…

 

Gezi Parkı’ndaki en civcivli günlerden birinde Mine Söğüt’le karşılaşmıştık. Direniş üzerine ayaküstü değerlendirmeler yaparken, sevgili Mine Söğüt, “Burada ilerleyen bir akıl var” dedi. O gün bugündür bu cümle üzerine düşünüyorum. Dolayısıyla direnişin hepimize bunca umut vermesinin ve başarısının nedenleri üzerine de. Çünkü o nedenler tam da bu yalın ama önemli cümlenin içinde gizli.

Mine Söğüt bu cümlesiyle, daha ilk günden, bilfiil Gezi Parkı sınırları içinde bulunduğumuz son ana dek direnişin çok önemli bir özelliğini vurgulamıştı aslında. “İlerleyen akıl” ifadesi, direnişçilerin yalnızca “dünyayı değiştirme”ye çalışmadığının, öncelikle tek tek her direnişçinin birey olarak kendini değiştirdiğinin, sonra orada bulunan topluluğu ve onun eylemlerini, ardından da tüm toplumu değiştirdiğinin özeti gibiydi. Kolektifin çok hızlı işleyen, yapıp ettiklerinden somut sonuçlar çıkaran ve buna göre yenilenen bir yapısı vardı. Bu yapının da pratik bir karşılığı. Bunun en güzel örneği herhalde biber gazına karşı kendini savunma yöntemlerine her gün bir yenisinin eklenmesidir. Ya da revirde kurulan sistemin giderek daha da uzmanlaşabilmesi, yemek dağıtımı sırasındaki karışıklıkların düzenlenmesi… Günlük pratiklerın yanında, daha hayati olan ve direnişin kaderini belirleyecek hataların önüne geçilmesi, olası polis provokasyonlarına karşı önemlerin düşünülüp bulunması da direnişin bu özelliğiyle doğrudan ilgili.
Örnekler son derece gündelik ve pratik görünse de aslında her biri direniş biçimimizi oluşturan öğeler. Bu biçim de direnişin felsefesinin bir yansıması.

Özellikle ülkemizde hepimizin alışkın olduğu isyan hareketleri, hiyerarşik örgütlenmelerin önderliğinde gerçekleşmişti. Bu hiyerarşik yapılar hiçbir zaman kendisinin de eylem içinde değişmesi ve öğrenmesi gerektiğini kabul etmedi. Devrim, yukarıdan aşağıya örgütlenecek, kitleye dışarıdan taşınan bilinç sayesinde yapılacaktı. Öncüler ile kitleler adında iki ayrı öbek söz konusuydu. Öncü, kitlenin öğretmeniydi. Öğrenmeye niyetli olmayan bir öğretmen. Kitlenin ise edindiği hap bilgilerle eylemin devamında bir unsur olarak görevini tamamlaması yeterliydi. İçlerinden hapla yetinmeyip, “kendini geliştirenler” zaman içinde “öncü saflarına” katılabilirdi. Tabii öncülerin de kendi içlerinde ayrıca bir hiyerarşisi vardı ve pratik işleyiş yukarıdan aşağı örgütlenirdi. Bu yapının gereği “eylem esnasında tartışılmazdı”. Eleştiri yapılacaksa “eylemden sonra yapılmalıydı”. Gezi direnişçileri ise eylemde birlik halindeydi ama o eylemin yanlış taraflarına göründüğü anda müdahale edecek kadar da uyanıktı. Bu nedenle anlık müdahalelere ve tartışmaya açıktı direniş. “Tartışmak” bizi çıkmaza sürüklemedi aksine uyanık tuttu, geliştirdi. Dahası o “ilerleyen akıl” bu sayede oluştu.

Gezi direnişinin başladığı ilk günden bu yana toplumun her kesimi büyük bir şaşkınlık içinde, bu direnişin “klasik” devrimci hareketlerden ne kadar farklı olduğunu konuştu. Klasiklerden farkı kitleselliği, güler yüzlülüğü, barışçıllığı, yaratıcılığı vb. idi. Hepsine katılıyorum. Ama direnişin bu özelliklerinin oluşması için uygun zemini yaratan yukarıda sözünü ettiğim yapıydı bana göre. Bu yapı sayesinde hiyerarşik bir örgütlenmeye mecbur olduğumuz ezberi bozuldu. Öncü ile kitle arasındaki duvarlar yıkıldı. Kendisine öncü denilenler de kitleyle temas ederek ve eylem içinde, öğrenerek değişip dönüştü. Hatta öyle ki, belki bu sayede öncü ve kitle arasındaki sınırlar kayboldu, artık kim öncü kim kitle ayırt edemez olduk. Temsilciler vardı, ama o temsilciler de kendilerini ayrıcalıklı bir konuma yerleştirirlerse bu direnişin başarısız olacağını anladılar. En önemlisi, bu direnişin “karar organı” kitleydi. Bireysel çıkışlara özgürlük vardı. Bu sayede yaratıcı olundu. Aklına gelen istediği espriyi patlattı. Dileyen dilediği sloganı kartona yazıp eyleme geldi. Direnişçi, çadırının önüne tabela dikerken kimseden çekinmedi. Böylece içimizdeki her türlü cevher dışarı taşabildi. Bu çıkışların hiçbiri de zaten kolektifteki uyumu zedelemedi. Adeta uyumsuzların uyumuydu söz konusu olan. Herkes, kendi olarak orada var olduğu ölçüde kolektifin parçası hissetti, birliği savundu.

 

Bütün bunlar yeni bir direniş felsefesi doğurdu. Bu felsefe çağın ruhunun bir dayatmasıydı aslında. Pek farkında değildik ama bize “bireyci” diye yutturulan yeni bir insan vardı. “Bireycilik” diye karalanan şey aslında tüm devrimlerin en çok ihtiyacı olan şeydi: Boyun eğmeyen birey. Bu boyun eğmeme tutumu örgütlere girmenin önünde de engel oluyordu ve çoğu devrimci örgüt bundan hoşnut değildi. En temel referansları da, bu yeni insanın, 80’den bu yana gelmiş geçmiş tüm iktidarlara “boyun eğmiş olmasıydı”.
Görünürde bu itiraz edilemez bir gerçeklik olarak duruyordu. Ama bugünden itibaren geçerliliğini yitirdi. Çünkü ne zaman ki o iktidarlar bireysel yaşam alanlarına saldırıyı doruğa taşıdı, ne zaman ki nefes alabilmemiz için ihtiyacımız olan vazgeçilmezlerimiz yok edilmeye çalışıldı, işte orada “bireyler” ayağa kalktı. Onlar bile farkında değildi. Herkes kendi kabuğunun içinde yalnızdı ve üzerlerine yapıştırılmış “apolitik” yaftasına kendilerini de inandırmışlardı. Politikaya biçim verenlerin kendilerinin bu yeni insanı kucaklamada zaaf gösterdiklerini akıllarına bile getirmemesi bir yana, “örgütsüzler” de bunu bir türlü açıklayamıyorlardı kendilerine.

Bireysel varlığımızdan feragat etmeden bir yapının parçası olabileceğimizi bu deneyim sayesinde keşfettik. Bu parçası olma duygusunun kaynağı, birey olarak da o yapıyı dönüştürme gücüne sahip olduğumuzu görmekti. Kolektifin içinde özne olarak var olabildiğimiz, nesneleşmediğimiz için daha da sahip çıktık ona.

Kuşkusuz “birey olma” hali sonsuz ve uçsuz bucaksız bir süreç. Bu direnişin parçası olan tek tek herkes de o yüzden değişiyor, dönüşüyor ve bağımsızlaşıyor. O yüzden kendilerine “örgütsüzler” denilmesini değil, “bağımsızlar” denmesini istiyorlar. İşte bu da bizim direniş içindeki kendiliğinden bilinç sıçramamız. Tüm bilinç sıçramaları gibi ani ve bir anda gibi görünüyor. Ama arkasında 30 yıl var.

Gezi direnişi birey olmanın tukaka olmadığı gerçeğini meşrulaştırdı. Aksine tek tek örgütlü ya da örgütsüz herkesin kendi devrimini de yapması gerektiğini, ama bunu kişisel gelişim kitapları okuyarak değil, hem birlikte hem tek başına direnerek gerçekleştirebileceğini öğretti. Devrimin yaşayan bir hücre olduğunu, uzun soluklu bir mücadele anlamına geldiğini ve onun tüm bileşenlerinin birbiriyle temas içinde değişip dönüşerek toplumu da değiştirip dönüştürebileceğini gördük. Harun Tekin’in 26 Haziran tarihinde Radikal’de çıkan yazısındaki şu cümleler tam da bu nedenle çok önemli: “On binler inşa etti, yüz binler içinden geçti, normal bir günde İstiklal’den iki milyon kişi geçtiğine göre parktan yayılan enerjiyi milyonlarca insan bizzat hissetti. 28 Mayıs-15 Haziran arası Gezi Parkı’nı bir kere bile gören değişmeden duramadı. Eskisi gibi devam edemedi hayatına. Ve edemediği için bu kadar korku, aşağılama, yalan, iftira ve tehdit var. Değişen değiştireceği için büyüdü o korku, muktedirin gözlerinde ve dalkavukların ucundan kan damlayan kalemlerinde.”
Gezi Direnişi hiçbir şey kazanmasa bunu kazandı işte: Artık halkın değil, “muktedirler”in korktuğu bir ülke oldu Türkiye.

Not: Devrimin ve direnişin değişme-değiştirme, öncü-kitle diyalektiklerine daha derinden bakmak isteyenlere Paulo Freire’nin Ayrıntı Yayınları’ndan çıkan “Ezilenlerin Pedagojisi” kitabını okumalarını öneririm. Direniş günlerinde daha da anlamlı…

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI