Direniş Notları (2) Saldırılar… Provokasyonlar…

 

 

Devrimci direniş ikinci dalgaya hazırlanmak için soluk almak zorundaydı. Bu soluk alma ve güç toplama, “duran” eylemleriyle ve parklara çekilen halkın çok sayıda forumlar ve halk meclisi toplantıları yapmasıyla sağlandı. Mücadele eden kitleler, bir dinlenme, soluklanma ve güç toplama aralığını bile hareketin düşünsel ve ruhsal ilerlemesi için bir fırsata dönüştürecek eylem biçimlerini yine kendiliğinden bir şekilde yürürlüğe koymuş bulunuyorlar.

Acilen konuşulması gereken birkaç sorun var. O da şu “provokasyon olur” ya da “provokatörler” söylemidir.

Hareketin daha barışçı ve daha savaşçı kanatlarının olması doğaldır. Aslında buna da yeni yeni gelişen çoğulluk anlayışı çerçevesinde bakmak gerekir. Yani, daha barışçı eylemden yana olanlar, daha savaşçıların elini tutmamalı, daha da önemlisi onlara kolayca “provokatör” damgası vurmaktan vazgeçmelidirler. Çünkü polis gaddarca saldırıyorsa elbette karşılığını alacaktır. Ama savaşçı eğilim de barışçı arkadaşların zaman zaman haklı olabileceğini hesaba katmalıdır. Örneğin, bir polis saldırısı yokken, polisi tahrik edecek ve saldırıyı kışkırtacak şekilde taş atmak yanlıştır. Bazen barışçı eğilimin bu tür uyarılarına kulaklar açık olmalıdır.

Genelde bunun böyle olması gerektiği açık olmakla birlikte hayat içinde böyle olmamaktadır. Örneğin dün bir arkadaşın, ön planda dövüşenlerin “provokatörler” olduğunu, hem de çok doğal ve sıradan bir şey söylüyormuş bir havada söyleyivermesi karşısında şok olduğumu itiraf etmeliyim. Arkadaşa karşı çıktım elbette ama bir yandan da onun, “provokatörün” gerçek anlamını bilmediğini, onun nezdinde, biraz daha sinirli, biraz daha savaşçı olan herkesin adının “provokatör” olduğunu düşünmekten kendimi alamadım.

Oysa gerçek provokatörleri başka yerde aramak gerekir. Örneğin dün Kınalıada Hrant Dink Parkı’nda, saat sekizdeki Dünya çapında saygı duruşu ve sonrasındaki halk forumu eylemimizde sivil polislerin, hem de kendilerini gizlemeye bile gayret etmeden provokasyon yapmaya kalkışmaları çok ilginçti. Düşmanca bakışlarını, pis pis sırıtmalarını, aralarındaki, hiç de iyi niyetli olmadığı uzaktan bile anlaşılan konuşmalarını elbette sineye çekip işimize baktık ve toplantımızı yaptık ama aralarından bir sivil polisin “vatan hainleri” diye bağırması, uzun mücadele hayatımda görmediğim kadar açık ve hatta beceriksiz bir provokasyondu. Provokatör polisin bu narası boşlukta kaldı, çünkü kimse kendisine cevap vermedi, hatta başını çevirip bakmadı bile. Arkadaşları, cuşa gelen bu polisi biraz uzaklaştırır gibi yaptıkları bir sırada çarşı tarafından bisikletle geçen işçi bir gencin “yaşasın çapulcular” cevabı ise provokasyonun geri teptiğinin en iyi göstergesiydi.

Dün bir provokasyon da Yeniköy’deki bir parkta yapılmış. Net bir şekilde söyleyebiliriz ki, bu tür provokasyon çeteleri bizzat yerel ya da merkezi sivil polis timleri tarafından örgütlenmekte, yönlendirilmekte ve desteklenmektedir. Aslında korkağın da korkağı olan bu toplama sivil güçler bundan sonra da karşımıza çıkacaklardır. Çünkü halkın cesaretlendiğini gördüler ve bundan fena halde korkuyorlar. Halkın cesaretini kırmak için korku yaymaya çalışacaklardır. Örneğin bu tür provokatör çetelerine karşı barışçı arkadaşlarımız epeyce işlevsel olabilirler. Araya girerek bu tür unsurların daha açık saldırılar düzenlemelerini önleyebilirler. Böyle dönemlerde daha savaşçı arkadaşlarımız, ilk aşamada biraz geri planda durmalı ve halkı ürkütecek çatışmalardan mümkün olduğunca uzak durmalıdırlar. Fakat bunun da bir çizgisi vardır. Barışçı arkadaşlarımızın çabaları saldırganları durdurmak yerine cüretlerini arttırıyorsa o zaman savaşçı arkadaşlar ön plana çıkmalı ve saldırganlara karşı esaslı bir özsavunma örneği vermelidirler. Tabii bunları kâğıt üzerinde yazmak kolay da olayların kargaşası içinde ne ölçüde düzgün bir şekilde uygulamak mümkün, bilemiyorum. Ama gelişmenin ana yönü böyle olabilir, olmalıdır. Ve en önemlisi de barışçıların da savaşçıların da bu hareketin yararlı bileşenleri olduğunu bilerek birbirlerine kardeşçe yaklaşmalarıdır.

En önemli provokasyon konularından biri de, hareketin başından beri iddia edilen, “başörtülülere saldırıldığı” iddiasıdır. Bu tür iddialar bana başından beri inandırıcı gelmedi. Üstelik Kabataş’taki saldırı iddiasının hiçbir şekilde görüntülü olarak ortaya konamaması ve fos çıkması da bu iddiayı iyice inandırıcı olmaktan çıkarttı. Bana öyle geliyor ki, AKP kesimi gerçekten böyle şeylerin olması için sabah akşam dua etmektedir. Böyle bir olayın gerçekleşmesi onlar için bulunmaz fırsat olacaktır. Ne var ki, en başka anti-kapitalist Müslümanlar bu oyunu bozmuştur. Bu hareketin saflarındaki çok sayıda başörtülü kadının varlığı iddiaları yalanlamaktadır. Ayrıca ben Gezi Parkı’nda çok sayıda başörtülü kadın gördüm. Böyle bir şey yok.

Fakat biraz önce gelen bir twitte Hayko Bağdat, “çok yakından tanıdığım birinin kızının başına da böyle bir olay geldi maalesef” diye yazmıştı. “Polis megafonuyla konuşan Hayko Bağdat”ın lafına mı inanıyorsun?” diye hemen ayağa kalkmayın, arkadaşlar (artık ben de forumlarda konuşurmuş gibi bir ifadeyle yazmaya başladım). O olayı dünkü Kınalıada forumunda, yanıma gelen Hayko Bağdat’la konuştum. Polis megafonuyla konuşma yapmasının korkunç bir hata olduğunu kabul ediyor. Gerçekten çok üzgündü. Ben de kendisine bu hatanı herkese açıklamalısın, dedim. Bir şey daha söyledim ona: Ne başbakanla, ne hükümetle, ne devletle, ne de polisle, şahıs olarak temas edilebilir. Bir devrimci ya da direnişçi asla böyle bir şey yapamaz. Bu tür kurumlarla ve şahıslarla hareket adına pazarlık amacıyla zorunlu bir görüşme yapılacaksa bu, görüşme yapan tarafın ortak onayıyla seçilen arkadaşlar tarafından yapılır. Ve ekledim: Böyle hareket etmezsen üstüne yapışacak şaibeden ömrün boyunca kurtulamazsın. Hiç itiraz etmedi, hatta dediklerimi onayladı sanki.

Neyse, şimdi Hayko Bağdat’ın son iddiasına geçelim. Şimdi ben buradan açıkça, Hayko arkadaşı, tanıdığının kızına yapılan davranışın nerede, nasıl olduğunu açıklamaya davet ediyorum. Yapan kimdir? Hareketi ne kadar temsil etmektedir? Diyelim ki, böyle bir olay olmuşsa bile yapan kişi ya da kişiler gerçekten hareketin içinde bulunmakta mıdırlar, yoksa ne idüğü belirsiz kişiler midir? Yapanlar sakın direnişçi kılığına girmiş polis provokatörleri olmasın? Bence kendiliğindencilik güzel de, bu gibi durumlar karşısında kendiliğindencilik olmaz. Yani halk devriminin kendi araştırma kurumları da olmalıdır. Yani Hayko’nun dediği olay, şöyle öneriyorum, olayın geçtiği mahale en yakın halk forumunun görevlendireceği arkadaşlar tarafından incelenmeli ve sonuç, harekete bir rapor olarak sunulmalıdır.

Bunun ötesinde, bu konuda zaten uyanık olan hareket bu başörtüsü konusundaki uyanıklığını yüz misline çıkartmalıdır. Olaylar sırasında içimizden herhangi birinin bu tür bir davranışı görüldüğünde topluca mahkûm edilmelidir. Bu bir özgürlük hareketidir. Bu hareketin içinde, 1990’larda başörtüsü yasağına karşı dincilerle omuzdaşlık yapmış çok sayıda solcu ve devrimci arkadaş vardır. Başörtülülere saldırmak gibi şeyleri yapacak olanlar, eminim ki ulusalcıların büyük çoğunluğunun da onaylamayacağı bir takım bağnazlar ya da açıkçası gerçek provokatörlerdir.

Su uyur, düşman uyumaz.

Ama halk hiç uyumaz. Dolayısıyla, “provokatör” diye dışlanmak istenen evlatlarına sahip çıkar, düşmanın düzenlediği gerçek provokasyonları ise açığa çıkarır.

 

Gün Zileli

21 Haziran 2013

www.gunzileli.com

gunzileli@hotmail.com

 

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI