Direniş Notları (1) 15-16 Haziran 2013 Direnişi’nden Bireysel Notlar

 

 

15 Haziran darbesi bir hükümet darbesidir. Fakat bu, ordunun hükümete karşı darbesi değil, dişinden tırnağına kadar silahlanmış bir hükümetin halka karşı darbesidir. Ve geçmişteki hiçbir darbe halkın bu kadar büyük direnciyle karşılaşmamıştı. Çünkü, önceki 12 Mart ve 12 Eylül darbeleri, halkın ruh halinin çöküşe doğru gittiği anlarda gerçekleşmişti. Bugün ise tersi bir durum vardır. Halkın morali yüksekse hiçbir darbenin uzun vadede başarılı olma şansı yoktur.

Örgüt aklından ve politik akıldan uzak olan halk direnişinin aklı, faşist iktidarın tehdidi karşısında geri çekilmeyi reddetti ve her türlü saldırı ve darbeye kafa tuttu. Böylece devrimle faşizm sert bir şekilde çatıştı. Bunun sonuçlarından biri, daha önceki yazımda da belirttiğim gibi, aradaki bütün arabulucu güçlerin ya devrim safında ya da faşizm safında yer alması olmuştur:

“1930’larda, Almanya’da ve İspanya’da da devrimle faşizm böyle karşı karşıya gelmişti. Ya devrim ya faşizm. Aradaki bütün güçler ya devrimin ya da faşizmin bileşeni haline gelmişti.”

Bunun, şahıslarda berraklaşan iki ilginç örneği var: Cengiz Çandar ve Halil Berktay. Her ikisini de kırk yıl önceki Aydınlık hareketinden tanıyorum. Her ikisi de sonradan neoliberal politikaları desteklemiş ve AKP iktidarını, “askeri vesayete” karşı mücadele ettiği gerekçesiyle kutsamışlardı. Ne var ki, devrimle faşizmin sert çatışması sonucunda Cengiz Çandar AKP iktidarından açıkça kopmuş, her ne kadar geçmişteki tutumunu hâlâ savunmaya çalışsa da Tayyip Erdoğan’ın kaybettiğini ilan ederek faşist darbenin karşısında ve esasen halk devriminin safında yerini almıştır. Halil Berktay ise, 16 Haziran günü Nişantaşı’ndaki bir apartmanın yüksek katlarından birinden izlediği çatışmaları yazarken İçişleri Bakanı’nı bile gölgede bırakan bir polis savunuculuğuna soyunarak tarihçiliğini alçaklığın tarihini yazarak noktalamış ve bir Marksist entelektüel olarak başladığı hayatını bir faşist propagandacısı olarak sonlandırmıştır. Böylesine sert bir çatışmada arada kalabilmenin hiçbir şekilde mümkün olmadığını gösteren iki parlak örnektir bu.

15 Haziran 2013 darbesi ve 15-16 Haziran direnişi üzerine bundan sonra da çok şeyler yazılacaktır. Herkes bu direnişteki bireysel deneylerini de yazacaktır elbette. Bu son cümlem aynı zamanda bir temennidir de. Herkes ama herkes gördüklerini ve yaşadıklarını yazmalıdır. 16 Haziran’da yaşadıklarımı yazmayı ben de düşünmüştüm. Fakat eve gelip çatışmaları gösteren çok sayıda videoyu seyrettikten sonra, yaşadıklarımın bunların yanında önemsiz olduğunu düşünüp bir ara bundan vazgeçer gibi oldum. Fakat Halil Berktay’ın, devletin ve polisin avukatlığını yapan yazısını okuyunca yazma güdüm depreşti. Çünkü aşağı yukarı aynı gün, aynı saatlerde aynı yerlerdeymişiz. Tabii ki o yukarılarda, ben aşağıda.

 

15 Haziran akşamı, Gezi Parkı’nda muazzam bir kalabalık vardı. Bütün halk çoluğuyla çocuğuyla, bir bayram ve şenlik havasında parka doluşmuştu. Yani Gezi Parkı, o sırada, bugünkü gibi polis işgalinde değildi ve parka, sivil polisler de dâhil her isteyen girebiliyordu. Gezi Parkı’nın merdivenlerine geldiğimde buradaki barikatların kaldırıldığını gördüm. Yedi ayrı yerde yapılan forumlardaki eğilimler dikkate alınarak barikatların kaldırılmasına karar verilmişti. Bundan sonraki adım, Taksim Dayanışması’nın büyük bir çadır kurması ve örgütsel flamaların örgütlerin de rızasıyla indirilmesi olacaktı. Kısacası, Gezi direnişi, hem hükümetin tehditlerine boyun eğmiyor, hem de Gezi Parkı’nda görece ve tedrici bir geri çekilişle güçlerini daha derli toplu hale getirmeye çalışıyordu.

Duruma baktım ve en azından o gece bir müdahale yapılmayacağı sonucuna vardım. Polis güçleri, AKM’nin önünde dinlenme halindeydiler. Kınalı’ya 19.45 vapuru vardı. O vapurla Kınalı’ya gitmeye karar verdim. Ben ayrıldıktan yarım saat sonra müdahalenin başlayacağını nereden bilebilirdim.

Eve gelince öğrendim müdahalenin olduğunu. Saatime baktım. 9’u beş geçe bir vapur vardı. Bisiklete atladım. Fakat vapuru birkaç dakika farkla kaçırdım. Allahtan, bundan sonraki vapur çok geç değildi. 9.55 vapuruyla Kabataş’ın yolunu tuttum. Bu arada arkadaşlardan telefonla bilgi alıyordum. Divan Oteli’nde durumun korkunç olduğunu bildiriyordu arkadaşlar. Çoluk çocuk biber gazının dumanları altında kalmıştı.

Devrim’le konuştum telefonla. “Sen gelme yahu” dedi bana, “70 yaşında adamsın.” Son yirmi günde Devrim bütün küfür kanallarımı açmıştı. Son günlerde ben de hayatımda hiç olmadığım kadar küfürbaz olmuştum. “Siktir ulan” dedim Devrim’e, “ben hepinizi yollarım öbür tarafa.” Sonra da, beni her zaman duygulandıran Polonya ulusal marşının ilk dizesini söyledim ona: “Polonya ölmedi daha…”

Kabataş’a yaklaşırken Fulya taraflarındaki arkadaşlardan bilgi aldım. “Biz kendimizi zor attık eve” diyorlardı, “her taraf sivil polis dolu. Bir yere gitme. Bize gel.”

Kabataş’tan bir otobüse atladım. Beşiktaş’taki Barbaros Bulvarı’nın başında iki bin kişilik bir kalabalık görünce indim. Mustafa Kemal’li Türk bayrakları epeyceydi. Şöyle bir baktım. Beşiktaş halkıydı bu. Kadınıyla, çocuğuyla, erkeğiyle, yaşlısıyla, genciyle, futbol taraftarıyla Beşiktaş halkı. Ortalıkta polis falan görünmüyordu. Çarşı’ya doğru yürüdüm. Anıtın çevresinde bir başka topluluk daha vardı. Tanıdık bir arkadaşa rastladım. Ayaküstü birkaç laf ettik. Sonra uzun bir yürüyüşle arkadaşların evini buldum. TV’den haberleri izliyorlardı. Osmanbey’deki bir arkadaşla konuştum. Orada barikat kurulduğunu ve çetin bir direniş olduğunu söyledi. Evdeki arkadaşlarla aramızda bir durum değerlendirmesi yaptık. Gece çıkmayıp gündüz taze bir güç olarak çıkmaya karar verdik. Biz gecenin ikisinde yatarken apartmanın önünden hâlâ direnişçi grupları geçiyor, apartmanlardan insanlar onları alkışlıyordu.

Sabah sekizde kalktım. Arkadaşlar daha uyuyordu. Onları beklemeden çıktım. Cevahir merkezinin önünden Şişli’ye doğru yürümeye başladım. Ortalıkta bir direniş görünmüyordu. Zaman zaman benim tersi istikametimde yürüyen direnişçi gruplarına rastlıyordum. Yollarda yıkılmış barikatlar vardı. Asfaltta yer yer sönmek üzere olan ateşler gördüm. Direnişçiler nerelerde acaba diye bakınırken birden durumu idrak ettim. Sağ tarafımdaki restoran bir yatakhane gibiydi. İnsanlar yerlerde, masaların üstünde ya da iskemlelerde derin bir uykuya dalmışlardı. Demek direniş sabaha kadar sürmüştü, direnişçiler çatışmalardan bitkin düşmüş ve güç toplamak üzere uykuya çekilmişlerdi. Orduevi’nin oraya gelince polis barikatını gördüm. Küçük direnişçi grupları yorgun bir şekilde hâlâ barikat kurmaya çalışmakla meşgullerdi. Kimisi çatışıyor, kimisi de çatışmadan dönüyordu. Gaz maskemi ve kara-kızıl bandanamı taktım. O arada bir genç bana dikkatle bakınca beni tanıdığını sandım. Kendimi tanıttım ve sohbete başladım. Tabii ki beni tanımıyordu. Deniz Gezmiş’in arkadaşıyım dedim, belki iyi bir referans olur düşüncesiyle. Genç, Deniz Gezmiş’i biliyordu, asıldığını da biliyordu ama bunun ötesinde fazla bir şey bilmiyordu. Dolayısıyla Deniz Gezmiş’in arkadaşı olmam da ona çok fazla bir şey ifade etmedi. O sırada bunun üzerinde derin derin düşünecek zamanım yoktu ama kafamın bir köşesine kaydettim. Mirasın kuşaklara aktarımı bu kadar zayıf olabilir miydi? Başlarındaki berelerden ve berelerin üzerindeki kızıl yıldızlardan DHKP-C’li olduklarını tahmin ettiğim kadınlı erkekli bir grup geliyordu bu tarafa doğru. Belli ki, bitkin bir şekilde çatışmışlar, belki de dinlenmek için geriye yürüyorlardı. Direnişçiler çok dağınıktı. Buradaki direnişçi kitlesinin, Beşiktaş’ta gördüklerimden farklı, ağırlıklı olarak varoşlardan gelmiş sol örgüt militanları olduğunu gözlemlemek mümkündü.

Biraz daha ilerledim. Polis barikatıyla arada elli metre kadar bir mesafe vardı. Bu mesafede yaklaşık yüz ya da yüz elli kişilik bir grup polise uzaktan taş atıyordu. Derken polisin tazyikli su ve biber gazlı saldırısı başladı. Kalabalık, bir sokak arasına kaçıştı. Sokağın başına gelen bir polis ara sokağa iki adet biber gazı sıktı. Elimde sıcağa karşı dayanıklı eldiven vardı ve arkadaşların verdiği gaz maskesi oldukça iyiydi. Orada bulunanlarda bu kadar gelişmiş bir gaz maskesi göremedim. Sokağa sığınan arkadaşlar, “sende gaz maskesi var, şu tüpü sen al” önerisinde bulundular. “Emre” uyup dar sokakta sıkıştığı için iyice yoğunlaşmış dumanların arasına daldım ama o yoğun dumanda tüpü görmem mümkün olmadı. Zaten gözlüğüm de duman sızdırıyordu. Gerisin geri çıktım dumanların arasından.

Bundan sonra ne yapayım diye düşünürken yakınlarda oturan bir arkadaşım aradı. Büyük bir tesadüftü. “Neredesin?” sorusuna, “tam senin evin önündeyim” diye yanıt verdim. Arkadaşım evde dört dönüyor, “öldürüyorlar çocukları” diye ağlıyordu. Sabaha kadar uyumamıştı. Bundan sonra, saat öğledensonra üçe kadar olayları buradan izledim. Direnişçiler geri sürülmüştü. Şimdi apartmanın baktığı Harbiye, Nişantaşı kavşağı tamamen polis işgali altına girmişti. Pencereden başımı uzatıp sol tarafa doğru baktım. Çok az sayıda direnişçi ilerleyen polise taş atarak direnmeye çalışıyordu.

Sırtlarında çantalarıyla sivillerden oluşan kalabalık bir grup geldi Askeri Müze’nin önüne. Ben önce bunları bir gazeteci grubu sandım. Biraz sonra çantalarını açıp sarı polis yeleklerini giydiler ve uzun coplarını ellerine aldılar. Ardından takviye olarak çevik kuvvet de geldi. Siviller, muhtemelen yoğun gözaltına alma talimatı gereği uzun coplarıyla ileriye sevk edildi. Evin arka tarafına gidip Dolapdere taraflarına baktım. Evlerden yükselen tencere protestosu durmak bilmiyordu. Oradaki durumu bildiren birkaç twit attıktan sonra evden çıktım. Elbette gaz maskemi, gözlüğümü ve bandanamı çantama koyarak. Evden çıkmadan, polisin, yoldan geçen bazı gençleri durdurup çantalarını aradıklarını görmüştüm ama başka çarem yoktu. Çünkü orada durmanın bir anlamı yoktu artık. Bir arkadaşımdan, Beşiktaş’tan çok büyük bir kalabalığın yürüyüşe geçtiğini, Çarşı grubunun başını çektiği yürüyüş kolunun Akaretler’den yukarı çıkmakta olduğunu öğrenmiştim. Onlara ulaşmaya çalışacaktım.

Polislerin arasından sıyrılıp Nişantaşı Parkı’na girdim. Parkta da küçük gruplar vardı. Bir gruba, büyük bir kalabalığın Akaretler’e yürüdüğünü söyledim. Orta yaşlarda bir kadın, ben de sizinle geleyim dedi. Birlikte yürümeye başladık. O, yolları benden daha iyi biliyordu. “Baktım, tencere tavayla olmayacak bu iş, ben de sokağa çıkmaya karar verdim” dedi yoldaki sohbetimiz sırasında. İsmi S. imiş. “İsimlerimizi bilelim ki, gözaltı olursa bildirelim gerekli yerlere” dedi. Ben de adımı, her zamanki gibi soyadımla birlikte söyledim. Halkımızın, “Ümit Zileli ile bir akrabalığınız var mı?” klasik sorusunu sordu o da. “Yeğenim olur” dedim bu sefer ve orada noktalamak gereğini duydum.

Akaretler’e çıkan bir yola girdiğimizde yolun uzun coplu siviller tarafından kesildiğini görüp geri döndük. Aşağılara inerken bir yürüyüşçü grupla karşılaştık. Yaklaşık beş yüz kişilik, Mustafa Kemal’li Türk bayraklarının ağırlıkta olduğu bir gruptu bu. Gece Beşiktaş’ta gördüğüm topluluktan farklı değildi. Her yaştan insan. Çok genç, yaşanan kültürel devrimin bir göstergesi olarak alınabilecek şortlu kızlar. Yaşlılar. Yaşlı kadınlar, erkekler, futbol taraftarları. Beşiktaş halkı sokaklara dökülmüştü. Akaretler’in sonuna geldiğimizde polis kordonu ile karşılaştık. Çok militanca çatışacak bir topluluk değildi. Nitekim, grubun başını çekenler “geri dönüyoruz” dediler. Topluluk tam geri dönmüş, Beşiktaş’a doğru yürümeye başlamıştı ki, yoğun biber gazı saldırısı başladı. Topluluk sokak aralarına kaçıştı. O noktadan sonra S. ne oldu bilmiyorum. Ben de bir sokak arasından yürüdüm. Dolmabahçe taraflarından çıktım. O sırada arkadaşlardan Sıraselviler’de çok sert çatışmalar olduğunu öğrenmiştim. Kabataş’ın ilerlerinden Cihangir’e çıkmaya karar verdim. Tophane’ye kadar uzanmamalıydım. Çünkü orada faşist paramiliter güçlerin göstericilere saldırdığını duymuştum. Merdivenli bir sokaktan Cihangir’e çıktım. Taksim İlkyardım Hastanesi’nin oralara gelince, “işte en sonunda yerime geldim” dedim. Muazzam bir kalabalık vardı. Bütün Cihangir ayaktaydı desem yalan olmaz. Sayıyla anlatmak ne kadar doğru olur bilemem ama sokakta gördüğüm kalabalık en az yirmi beş otuz bin kişi vardı. Buradaki topluluk çok iyi teçhizatlıydı. Çok gelişmiş gaz maskesi takanlar vardı. Orta düzeyde gelişmiş olanlar da yaygındı. Neredeyse herkesin kafasında baret vardı diyebilirim. Elbette bu teçhizat zenginliği, bölgenin ekonomik gücüyle bağlantılıydı. Bazen ekonomik güç de devrime hizmet edebilir. Bir anlamda Cihangir’deki bu güçlü kalabalığın niteliği, bunun bir entelijensiya isyanı olduğunu da düşündürebilir bize. Doğrudur da. Zaten kültürel bir devrimde entelijensiyanın ön planda görünmesinden daha doğal bir şey olamaz.

Cihangir ve Sıraselviler’i biraz daha anlatayım. Cihangir entelijensiyasının yönelimine uygun olan şeyler gördüm burada. Örneğin genç ve orta yaşlı kadın nüfusu diyebilirim ki, erkek nüfusuyla eşitti, hatta belki daha bile fazlaydı. Ve bu kadın nüfusu, barikatların en önünde de erkek nüfusundan geri kalmıyordu. Gençler epeyceydi. Ama yirmili yaşlarla temsil edilen gençlerin yanı sıra otuz yaş üstü genç erkek ve kadınlar da bu gençlik nüfusla boy ölçüşecek düzeydeydi. Daha yaşlılar da bir hayliydi. Beşiktaş’ın tersine burada ulusal bayraklar ve ulusal sloganlar yok denecek kadar azdı. Siyah ya da kızıl-siyah bandanalı gençler gördüm. Sanırım bu toplulukta bireysel anarşistler de bir hayliydi. Harbiye’deki çatışmalarda gördüğüm sol örgüt militanları Cihangir çatışmasında çok az göze çarpıyordu.

Müthiş bir kolektif dayanışma havası vardı. Anında kaldırım taşı taşıma zincirleri oluşturuluyor ve kaldırım taşları üst üste yığılarak barikatlar oluşturuluyordu. Oradaki bilinçli kitle dayanışmayla neler yapılabileceğinin çok iyi farkında görünüyordu. Dikkatimi çeken bir diğer nokta da kimsenin kimseye bir şey buyurmaması ama ortalıkta hiçbir buyruğun uçuşmadığı bu ortamda işlerin tıkır tıkır yürümesiydi.

Kadın erkek, genç yaşlı, herkes son derece soğukkanlıydı. Polis korkusu diye bir şey yoktu. Çatışma anlarında polisin attığı biber gazı tüpleri anında yakalanıyor ve sulara bastırılıp boğuluyordu. O kadar yoğun atışlara rağmen hiç kimse vurulmaktan korkmuyor ve kapsülleri yakalamak için birbiriyle yarışıyordu âdeta. Çatışma bir şenlik havasında sürüyordu. Ön saflardakiler çatışırken arka saflardakiler aralarında sohbet ediyorlardı. Polisin bir salvosuyla ön saftakiler geri çekilince, bu sefer sohbet edenler onların yerini alıyordu. Hiç konuşulmamış bir görev bölüşümüydü bu. Gerçek savaş alanlarında yaşanan, savaşın kargaşalığı ile değişik insan davranışlarının kaotik uyumu bir aradaydı. Tolstoy’un Harp ve Sulh romanının içindeydik sanki.

Bir ara polis yoğun biber gazı ve tomalarla saldırıya geçti. Etrafımı göremez oldum. Bir cama dayandım. Camlı kapı açıldı ve biri “çabuk geç” dedi. Bir cafe-bardı. Büyükçe bir yerdi. Benden önce altı yedi genç kadın daha sığınmıştı oraya. Barın sahibi görünmeyin dedi bize. Orada yarım saat kadar oyalandım. Bir kahve içtim. Parasını ödemek istedim. Almadılar. O sırada bardaki ekranda Tayyip Erdoğan’ın miting konuşması gösterilmekteydi. “Ben artık çıksam” dedim bar sahibi arkadaşa. “İsterseniz çıkabilirsiniz ama burası polis hattının gerisinde kaldı” dedi. Yaşıma güvenmekten başka çarem yoktu. Gaz maskemi, iş eldivenimi ve bandanamı çantama tıkıştırdım. Okuma gözlüğümü boynumdan sarkıttım. İşte bilmeden sokağa çıkma gafletinde bulunmuş, evine dönmeye çalışan, yaşını başını almış biriydim. Çıktım. Hemen sağ tarafımda bir toma ve arkasına gizlenmiş, ellerinde gaz tabancalı robokopları gördüm. Sırlarında “polis” yazan uzun coplu sivil polisler de vardı. Çaresiz o tarafa doğru yürüdüm. Çünkü sevgili direnişçilerim o taraftaydı ve onların arasına karışmam gerekiyordu. O sırada direnişçileri, aşağı yukarı polisin bulunduğu zaviyeden görmem mümkün oldu. Hayatım boyunca unutmayacağım görkemli bir manzaraydı bu. Baretli direnişçiler, kendi kurdukları barikatı da aşmış, polis gücüne doğru ağır ağır ilerliyorlardı. O sırada göğsümü gururla dolduran bir şeye tanık oldum. Direnişçilerin ağır ağır yaklaştığını gören sivil polislerden biri geriye doğru kaçarak arkadaşlarına korkuyla, “geliyorlar” diye seslendi ve siviller geriye doğru kaçıştılar. Onlar geriye kaçarken ben ilerledim ve direnişçi arkadaşlarımın arasına karıştım. Polisin, baret, gaz maskesi ve iş eldiveni gibi savunma araçlarından başka bir şeyi olmayan direnişçilerden aslında ne kadar korktuğunu ve o gaz bombalarının bir kısmının da bu korkunun ürünü olarak fırlatıldığını yaşayarak öğrenmiştim.

Bundan sonra barikatlarda çatışmalar devam etti. Aynı sahneleri anlatmama gerek yok. İleri geri ileri geri. Geri çekilmek var ama kaçmak, dağılmak yok. Dağılmayan, dağıtılamayan kahraman bir kitleydi bu. Öncü yok, kahraman yok. Herkes öncü, herkes kahraman. Buradan hepsine, ortaklaşa yazdıkları bu destan için sevgilerimi yolluyorum.

Biraz geride, Özgür üniversite’den tanıdığım arkadaşlara rastladım. Ayak üstü sohbet ettik. O sırada yeniden gaz bombaları atıldı. Geri çekildik. Onlara kaybettim. Bu seferki çok yoğun bir saldırıydı. Kalabalık, sokak aralarına çekildi ama hemen ardından yeniden Sıraselviler’e çıkmak üzere. Tanıdığım genç bir arkadaşa rastladım. Dumanların arasından birbirimizin omuzlarına dokunarak selamlaştık ve mücadeleye devam.

Artık hava kararmaya yüz tutmuştu. Polisin yoğun bir gözaltına alma kampanyası başlattığı söyleniyordu. Sabahtan beri sokaklardaydım. Sağ ayağım topuk dikeni nedeniyle çok fena ağrıyordu ve ayağımı sürümeye başlamıştım. Galiba artık “Polonya ölmeden” cepheyi terk edip eve dönmenin zamanı gelmişti. Cihangir’in ara sokaklarından Kabataş’ın Tophane’ye yakın bir yerine indim. Aşağı yukarı beş bin kişilik bir kitle gösteri yapıyordu burada da. Adalar iskelesine geldim. Büyükada’dan arkadaşlara rastladım. Onlar yeni geliyorlardı. Bana nereden gitmeleri gerektiğini sordular. Onlara Sıraselvileri tavsiye ettim. Vapur, akşama kadar mücadele etmiş direnişçilerle doluydu. Yarı yolda Kadıköy’den gelen vapurla karşılaştık. Her iki vapur birbirini “Her yer Taksim, her yer direniş” sloganlarıyla selamladı. Biz cepheden dönerken onlar taze bir güç olarak cepheye gidiyorlardı.

 

20 Haziran, saat  20.00’de, devrim martirleri için dünya çapında saygı duruşu.  

 

Gün Zileli

19 Haziran 2013

www.gunzileli.com

gunzileli@hotmail.com

 

 

 

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI