15 Haziran Darbesi… Devrimle Faşizm Karşı karşıya

 

 

1930’larda, Almanya’da ve İspanya’da da devrimle faşizm böyle karşı karşıya gelmişti. Ya devrim ya faşizm. Aradaki bütün güçler ya devrimin ya da faşizmin bileşeni haline gelmişti.

Bugün Türkiye’de de, benzer bir şekilde devrimle faşizm karşı karşıya gelmiş, daha amiyane bir tabirle kafa kafaya tokuşmuştur.

İlk hamleyi devrim, Gezi Parkıyla yaptı ve faşizme esaslı bir darbe indirdi. Faşizm, yaklaşık iki hafta boyunca bu darbe karşısında şaşaladı, bocaladı, esasen büyük kentlerin egemen kültür merkezlerinden yükselen muazzam bir kitlesel volkanla nasıl baş edeceğini kara kara düşündü, hokkabaz valisini alana sürerek “ıhlamur kokuları”, “sevgili gençler” aldatmacalarına girişti ve en sonunda 15 Haziran’da Gezi Parkı’na saldırarak darbeyi indirdi. Darbe, alışıldığı gibi, her zaman bir askerî darbe değildir. Bu AKP hükümeti tarafından yapılmış bir hükümet darbesidir. Darbeye büyük kentlerin egemen kültür merkezleri meydanlarda, sokaklarda, sokak aralarında çetin bir kitlesel direnişle cevap verdi. Bugün genel grev var. Ama devrimin faşist hükümet darbesine ikinci bir büyük dalgayla cevabı bundan sonraki günlerde, belki de daha uzun vadeye yayılarak gelecektir.

Faşist darbe, tek kişi diktatörlüğünü de fiilen ilan etmiş bulunmaktadır. Tayyip Erdoğan’ın, faşist darbenin tabanını oluşturan kendi mütedeyyin kitlesine Kazlıçeşme’de yaptığı konuşma aynı zamanda bu tek kişi diktatörlüğünün ilanıdır. Ama fiilen yapılanlar daha önemlidir. Beyaz önlüklü gönüllü sağlıkçı ve doktorların kelepçelenerek götürülmesi faşist darbenin ilk görüntüleridir. Gözaltına alınanların kayda geçirilmeyip, Arjantin darbesinde olduğu gibi, bilinmeyen yerlerde, polis otobüslerinde tutularak dövülmeleri de öyle. Otellerin basılarak insanların çoluk çocuk denmeden gaza boğulmaları da öyle. Kızılay’da Ethem Sarısülük’ün cenazesine saldırılması da öyle. Sivil paramiliter güçlerin ellerinde kasap bıçakları ve şişlerle sokağa salınıp direnişçi avına çıkmaları da öyle. CHP’li milletvekillerinin copla dövülmesi de öyle. Ve daha yüzlerce, binlerce görüntü. Çok net bir şekilde saptayalım. 15 Haziran faşist darbesiyle artık yasal haklar denen şey de iptal edilmiş bulunmaktadır.  Fiilen parlamentonun da artık faşist darbenin meşruiyet organı olmaktan başka bir işlevi yoktur. Bu parlamento, Hitler’in Reischtag’ından farksızdır artık.

Bu devrim, ne bir sosyalist ya da proleter devrimi, ne bir ulusal ya da milli demokratik devrim, ne bir anarşist devrimdir. Bu devrim, belki de tarihte örneği görülmemiş bir kültürel devrimdir. Büyük kentlerin egemen kültür merkezlerinde yaşayan halk, neoliberal İslamcı hükümetin yürürlüğe koyduğu İslamcı hayat tarzına karşı kendi kültürünü ve hayat tarzını savunmak üzere ayağa kalkmış ve bir kültürel devrim başlatmıştır. Bu kültürel devrim içinde çok çeşitli bileşenleri barındırmaktadır. Bir taraftaki en sivri ucunda, Atatürk devrini özlemle anan ve İslam ideolojisinin etkisi altındaki, kültürel bakımdan bir hayli geri kitlelere küçümsemeyle bakan beyaz Türk ideolojisi vardır, diğer sivri ucunda, neoliberalizmin hizmetindeki, düzen yanlısı pasif İslama karşı, devrimci İslam bayrağını yükselten anti-kapitalist Müslümanlar bulunmaktadır.

Kürtler bu kültürel devrim karşısında bocalamaktadırlar. Büyük kentlerin kültürel havasını solumuş Kürt gençleri ve devrimcileri, doğal olarak, her zamanki isyancılıklarıyla kültürel devrimin saflarında çarpışmaktadırlar. Büyük kentlerin varoşlarında, Kürtlükleri nedeniyle dışlanmış Kürt halk kitleleri, bir yandan devlet karşıtı güdüleri nedeniyle devletle çatışanlara sempatiyle bakmakta ama bir yandan da kültürel devrimin içindeki güçlü ulusalcı eğilimin eski devlet sembollerini yükseltmesi karşısında harekete katılmakta tereddüt göstermektedirler. Tabii Kürt siyasal hareketinin bocalayan tutumunun ve büyük kentlerin büyük kültür merkezlerinin dışlanmış bu Kürt kitlelerini içine alamamasının rolünü de görmek gerekir.

Sendikalar ve kitle örgütleri bugün genel grev ilan ettiler. Sonucu göreceğiz ama açık söyleyeyim, şu aşamada işçi sınıfından çok umutlu değilim. Bugünkü işçi sınıfıyla 15-16 Haziran’ın işçi sınıfı arasında büyük fark var. AKP’nin, pasif kitlelere dayanan karşı-devrimi, işçi sınıfının pasifleştirilmesiyle bir rezonans içinde gibi görünüyor. Taksim Meydanı’nı temizleyen temizlik işçilerini görmek, işçi sınıfı adına bir utanç olmalı. Ayrıca 12 Eylül’den bu yana sendikaların ve kitle örgütlerinin ruhu öldürüldü, içi boşaltıldı ve adeta marjinalize edildi. Umarım bugün bu saptamalarımın hepsi yanlış çıkar ve işçiler büyük bir ayağa kalkışla beni yalanlar.

Kitlesel bir devrim, faşist darbe günü, kendi çoğulcu mekanizmalarıyla alınan, Gezi’de direnmeye devam kararında görüldüğü gibi politik taktiklerden, geri çekilme stratejilerinden falan uzaktır, bu tür taktiksel şeylere kafası basmaz. Bu yüzden “doğru eylem nedir” nasihatlarına ya da örgütsel aklıselim çağrılarına kulağı sağırdır. O kendi bildiği yolda ilerler ve nitekim de öyle oldu. Aklıselimi reddederek faşizmle doğrudan çatışma yolunu seçti. Bundan sonra da böyle gidecektir.

Bütün bireyleriyle yaşam tarzını savunmak için iyice aktifleşen ve neoliberalizmin hizmetindeki pasif İslam kültürüne karşı üstünlüğünü Taksim Meydanı’nda piyano tuşlarından yayılan notalarla ezici bir şekilde ilan eden Devrimle, dünkü AKP mitinginde gördüğümüz, “Erdoğan’ın götünün kılı” olduğunu söyleyecek kadar pasifleştirilmiş yığının desteğindeki faşizm arasındaki zorlu savaş bugün dengededir. Şimdi hamle sırası devrimdedir. Devrimin ikinci büyük dalgası geliyor.

 

Gün Zileli

17 Haziran 2013

www.gunzileli.com

gunzileli@hotmail.com

 

 

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI