Gezi Notları… (5) Örgütler ve Kitleler…

 

 

Bugün öğleden sonra (8 Haziran 2013, Cumartesi), eski TSİP yöneticisi ve işçi önderi Ali Kar’la birlikte gittik Taksim Gezisi’ne. Biz gittiğimizde örgütlerin standları daha görünürdü. Akşama doğru kitlelerin akın etmesiyle Gezi Parkı hınca hınç dolunca örgütler de daha görünmez oldular. Kalabalıklar örgütleri âdeta absorbe edip içlerine aldılar.

Bugünkü konumuz, yaşanan Haziran 2013 Devrimi’nde (bakalım süreç içinde hangi ad tutacak) örgütlerle kitlelerin ilişkisi. Hükümet çevreleri, “masum çevreci isteklerle yola çıkanlarla” “ortalığı karıştırmak isteyen” radikal aşırı uçlar arasında bir ayrılık yaratmaya çalışmanın yanı sıra, örgütlerle, onlara “bilmeden alet olan” kitleler arasında da bir ayrılık yaratmaya çalışıyor. Belki de amaçları, kitle hareketini ezmeye kalkışırken bu “aşırı uçları” bahane edebilmek.

Bu ayrımcılığa, bilmeden veya siyasi hırslar nedeniyle yardımcı olabilecek tutumlar da azımsanamaz. Örneğin, dün gece geç vakitler twitterde “flamasızgezi” başlıklı twitler dolaşmaya başladı. Bu twitlerin, örgütlerden rahatsızlık duyan örgütsüz arkadaşlardan geldiği belliydi. Hemen ardından, benimki de dâhil, karşı twitler ortaya çıktı. Benim twitim şöyleydi: “Bu büyük hareket hiçbir şeyi dışlamaz. Örgütleri en çok eleştiren biri olarak örgüt dışlamacılığına karşı olduğumu belirteyim.” Bir süre sonra örgütleri flama asmamaya veya susmaya davet eden örgüt ayrımcısı hareket sanırım sönüşe geçti. Ama sona erdiği söylenemez. Böyle bir çelişki var olduğu sürece bu eğilimin zaman zaman yükselişe geçmesi muhtemeldir. Bu eğilime destek veren arkadaşların iyi niyetlerinden hiçbir kuşkum yok, hatta rahatsızlıklarına kısmen hak bile verebilirim ama unutmamaları gereken nokta şudur ki, hükümet çevreleri bu tür eğilimlerin arkasında pusuya yatmış beklemektedir.

Öte yandan, örgütler cephesinde de bu pusuya yardımcı olacak eğilimler olduğunu görmek gerekir. Öncelikle genel olarak sol örgütler için şunu belirteyim ki, örgüt fetişizmleri çok güçlü olan bu sol örgütler, genel olarak hiç ummadığım şekilde düzgün bir tutum takınmışlardır bugüne kadar. Yani hiçbir şekilde harekete damga vurmaya kalkışmamışlardır. Evet, kitle hareketi o kadar büyüktür ki, buna imkân vermemektedir ama yine de deneyebilirlerdi. Bunu yapmadılar. Bu olumlu bir şey. Bu olumluluğa rağmen, örgüt bencilliğinin yavaş yavaş baş göstermeye başladığını da tespit etmek gerekir. Bunun ilk örneğini, Aydınlık gazetesinden Doğu Perinçek verdi. Şöyle yazmış D. Perinçek:

“Halk hareketinin doğru programa, doğru hedeflere, doğru mevzilenme ve plana, doğru eylem çizgisine sahip bir önderliğe kavuşması başarının şartıdır. Zaten bu kaçınılmazdır. Ayağa kalkan halk kuvvetleri, yenilmemek için kendi tecrübelerini değerlendirerek, başarılı bir önderlik çevresinde toplanır… Örneğin bugün Edirne’den Kars’a kadar halk hareketinde Türk bayraklarının dalgalanması ve ‘Mustafa Kemal’in askerleriyiz’ sloganı, kuvvet toplamayı gözeten doğru önderliğin başarısıdır… Bu birikimi, halk hareketinin güç toplaması ve başarısı için değerlendirmek bir partileşme ve kurmaylık sorunudur. Kimse kusura bakmasın, bu kurmaylık birikimine sahip olan örgüt, İşçi Partisi’dir. Partiyi büyütmek, halk hareketini ilerletmenin bugünkü koşuludur.” (Eylemin Yararı olmalı, 8.6.2013)

Elbette burada Doğu Perinçek’in bayrak görüşüyle ya da Mustafa Kemal’in askeri olma sloganıyla tartışmaya girecek değilim. Bu, başka bir tartışma konusudur. Benim burada özellikle üzerinde durmak istediğim nokta, insanın siyasi hırslarının gözünü nasıl kararttığı ve devasa bir kitle hareketini, küçük, üstelik de çizdiği zikzaklarla ve aşırı sağ ideolojisiyle devrimci kitlelere hiçbir şekilde güven vermeyen bir partinin kuyruğuna takmaya kalkışma fütursuzluğudur. Gerçi bu parti çok düzgün, çok iyi bir ideolojik tutuma sahip, çok büyük bir parti olsaydı da, bugün AKP iktidarına diz çöktürmüş kendiliğinden bir kitle ayaklanmasına bu şekilde yaklaşılmaması gerekirdi. Halkın gerçekten bir örgütün önderliğine ihtiyacı olsa bile, herhalde o örgütün dili, kerameti kendinden menkul bu kibirli dil olmazdı.

Bu bir yana, halkla iktidarın âdeta bir bilek güreşinin kitlenmesine benzer bir şekilde kitlendiği, iki karşıt gücün böylesine kritik bir güç dengesine ulaştığı, yarın ne olacağının hiç belli olmadığı bir aşamada, gerçek bir önder böylesine fütursuzca ve sorumsuzca konuşmazdı. En azından, hükümet çevrelerinin, halkın bileğini bükebilmek için en ufak bir çelişkiden bile yararlanmaya çalıştığı bu kritik aşamada, en azından taktik olarak çenesini biraz tutardı. Yok hayır, böyle yapmamış, kendi gazetesinin yazarlarının yalakalıkta birbirleriyle yarışan yazarlarının ona koyduğu adla “maratoncu” önderimiz. Akil adamlardan geri kalmaz bir akıldânelikle halka akıl vermeye kalkışmış. Ve tabii ki, bugün hükümet çevrelerinin kullanmaya çalıştığı “örgüt-kitle” çelişkisini de bir güzel kaşımış. Sadece bu mu? Aynı zamanda örgütler cephesindeki bir dizi örgütü de yok sayarak örgütler arasındaki rekabeti de kızıştırmakta hiçbir beis görmemiş. Ben hükümet taktisyenlerinin yerinde olsam bu tür makaleler okudukça ellerimi oğuştururdum.

Sol gazetesinden Metin Çulhaoğlu da, bu kadar böbürlenen bir tarzda olmamakla birlikte, devrimci kitlelere “örgütlülük” dersi vermeye kalkışmış:

“ ‘Ama örgüt ve örgütle olmaz’ diyenler çıkacaktır elbette… Üzerlerine yalınkılıç yürümek yerine ‘masum’ bir soruyla karşılık verilmesi yerinde olacaktır: – Karşısında durduğun, protesto ettiğin kesimlerin hangisi örgütsüz?” (Aritmetik Hesaplar, 8.6.2013)

Evet ama esas bu, boşluğa kılıç sallamak değil midir? Bugün kim örgütsüzlüğü savunuyor ki… Doğrudan doğruya yaşanan pratiğin kendisi örgütlülüğün en harika, en işlevsel örneklerini vermiyor mu? O insanlar polisin karşısına nasıl dikildiler, o gönüllü revirler nasıl örgütlendi ve hâlâ nasıl faaliyette, o bedava kitap dağıtılan kütüphaneler nasıl örgütlendi, o çöpler nasıl toplanıyor, o parasız gıda dağıtımı nasıl organize ediliyor? Bunların hepsi ayaklanan halkın kendi özörgütlenmesinin harika örnekleri değil midir? Aslında benim fazla bir şey söylememe gerek yok. Aynı gazetede, aynı gün yazan Onur emre Yağan’ın “Ben Böyle Örgüt Görmedim” başlıklı yazısındaki şu satırlar, Metin Çulhaoğlu’na en güzel cevaptır:

“Şimdi bunları görünce kim iddia edebilir ki ortada bir örgüt olmadığını? Bunları bir örgüt değilse kim organize etmiş olabilir? Halk bir kere doğruyu keşfedip onu haklı kılmak için sokaklara dökülünce, omuz omuza mücadele edip birlikteliğini korumaya dönük her türlü tedbiri almaya başlayınca örgüt oluyor. Ve ben daha önce böyle bir örgüt hiç görmedim.”

Örgütler cephesinden en olumsuz ve örgüt bencili tutumu ortaya koyanlardan biri ise, ne yazık ki PKK lideri Abdullah Öcalan oldu. Arkadaşım Demir Küçükaydın tarafından “siyasi dâhi” ilan edilen Abdullah Öcalan’ın, PKK taraftarlarına direnişe katılmalarını söylerken, birinci önceliği, “bu hareketin ulusalcı ve milliyetçilerin denetimine girmesine izin vermemesine” dayandırması, son dönemdeki ikinci büyük siyasi gafı (birincisi, Türklere İslamcı temelde birlik önermesiydi) olmuştur. Yani kısacası, Öcalan, taraftarlarına, bu kitle hareketine katılmalarını esasen AKP hükümetine karşı halk mücadelesinde yer almak açısından değil, ulusalcı etkiyi kırmak açısından önermiş olmaktadır. Elbette bu önemlidir. Ben de PKK’nın harekete geç de olsa katılmasına bu bakımdan da sevindim ama bırakın da bunu biz söyleyelim. Bir siyasi lider, bir halk hareketine katılımın esas hedefini, bu hareketin esas boğuştuğu güce karşı değil de, hareketin içindeki bir kesime karşı ağırlık koymak olarak koymaz. Böyle koyduğu zaman, insanların aklına ister istemez, o siyasi hareketin esas niyetinin özgürlük mücadelesinden çok, hareketin kendi istediği yönde gelişmesi olduğu gelir. Eğer Abdullah Öcalan şöyle deseydi, bu doğru bir tutum olurdu: “Ben AKP hükümetine karşı halkın verdiği haklı mücadeleyi, özgürlük ve demokrasi mücadelesini destekliyorum. Kaldı ki, bu mücadelenin kenarında durmak ulusalcı unsurların ağırlık kazanmasına fırsat vermek açısından da yanlış olur.” Hayır, böyle demiyor. Hatta işin esası olan, AKP hükümetine karşı özgürlük mücadelesinden söz bile etmiyor. Sadece “direnişi anlamlı buluyor ve selamlıyor.” AKP’ye karşı laf etmemek için gerçekten “dâhice” bir siyasi manevra cümlesi bu. Ne diyelim. Aleykümselam!

Bugün Gezi Parkı’nda dolaşırken bir şey çarptı gözüme. Alanda her şey bedava. Öylesine bedava ki, daha önceki yazımda belirttiğim, küçük esnafa tanınan serbestlik bile kalkmış ve Taksim Dayanışması’nın kararıyla satıcılar Gezi’nin dışına çıkarılmış. Ürünlerini sadece Taksim Meydanı’nda satabiliyorlar. Ama Gezi Meydanı’nda stant kurmuş örgütlerin kitapları ve kimi dergileri parayla satılıyor. Birkaçına “neden parayla” diye sordum. Militanlar biraz şaşırdılar. Ben ısrar ettim. “Bakın” dedim, “burada her şey bedava. Siz kitaplarınızı neden bedava ya da bağışlı olarak vermiyorsunuz ki?” Biri şöyle bir açıklamada bulundu: “Dağıtılan yiyecekler bağış olarak geliyor. Ama biz bunları parayla bastırdık. Yeniden basabilmemiz için satmak zorundayız.” Şöyle dedim onlara: “Ama şunu bilin ki, eğer bağış dışında para almasanız, bu insanlar size, satarak alacağınızdan daha fazla bağışta bulunurlar. Ayrıca, bu yiyecekleri bağışlayan esnaf da aynı gerekçeye sarılabilir. Onlar da yeniden mal alabilmek için mallarını parayla satmak zorundalar. Ama onlar öyle yapmamış, mallarını karşılıksız olarak bağışlamış. Siz, halktan daha ileri olduğunu iddia edenler ise halkın gerisine düşmüşsünüz.”

Örgütlerin, halkın yüce gönüllülüğünden öğreneceği daha çok şey var.

 

Gün Zileli

8 Haziran 2013

www.gunzileli.com

gunzileli@hotmail.com

 

 

 

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI