1 Mayıs 1977’ı Yeniden Yaşa(ma)mak

 

Korhan Atay, 1 Mayıs 1977- İşçi Bayramı Neden ve Nasıl Kana Bulandı?, 2013, Metis

 

Korhan Atay’ın kitabı 1 Mayıs 1977 provokasyonuna daha da ışık tutacak nitelikte. Lafı uzatmadan, kitaba katkıda bulunan on üç anlatıcıdan alıntılarla olayı baştan sona bir kez daha canlandırmaya çalışalım. Ne oldu, nasıl oldu, göz göre göre yaklaşan böyle bir felaket nasıl oldu da herhangi bir aşamada engellenemedi? Farklı, hatta zıt bakış açılarından oluşan ama sonuçta manzarayı aşağı yukarı ortaya çıkaran bir kolaj.

 

Hangi ortamda, Nasıl Sürüklendik

 

Halkın Sesi dergisindeki kapakta Kemal Türkler’in bir karikatürü vardı ve üzerine bir yumruk vuruluyordu. Yanında da, ‘bu sosyal emperyalistlerin sonu olacak’ veya ‘Sosyal faşizmi Taksim’de bozguna uğratacağız’ gibi sloganlar vardı… Hatta o hareketlerin bazı dergilerinde ‘Kürsüyü zapt edeceğiz’ gibi yazılar da yayımlanıyordu.” (Mehmet Karaca, s. 62)

 

(Mehmet Karaca yanlış hatırlıyor ve abartıyor. Doğrusu aşağıdaki gibidir. Ayrıca, “kürsüyü zapt edeceğiz” türü bir yazıyı en azından ben hatırlamıyorum herhangi bir dergide. Karaca, bu önemli iddiasını belgelendirmeliydi. G.Z.)

 

1 Mayıs 1977’den birkaç ay önce biz Halkın Sesi’ni, ‘Revizyonist Zinciri Kıralım’ manşetiyle çıkardık. Kapaktaki karikatürde, aralarında TKP Genel Sekreteri İsmail Bilen’in de yer aldığı ‘revizyonist zincir’ işçiler tarafından kırılıyor, sendika ağası, TKP falan her bir tarafa dağılıyordu… Biz bu ‘Revizyonist Zinciri Kıralım’ sloganını atınca, bu slogan bütün Maocu cephede yayıldı ve Üçlü Blok da bu mantıkla harekete geçti.” (Gün Zileli, s. 76)

 

Bunları DİSK’e çağırdık, ‘1 Mayıs’ı DİSK organize ediyor, DİSK’in talepleri bunlardır. Sizin de talepleriniz olabilir, bunları yine kendi belirlediğiniz çerçevelerde söyleyebilirsiniz ama eğer DİSK’in mitingini bozacak bir eyleminiz olursa biz buna da müsaade etmeyiz’ dedik. Buna büyük ölçüde uyuldu. Fakat bu Aydınlık çevresi diyelim, Halkın Sesi falan gibi yayın organlarının etrafında toplananlar, buna uymayacaklarını söylediler. Taksim’e gideceklerini, hem de… makineleriyle geleceklerini söylediler. Tabir öyle, ‘Makinelerimizle geleceğiz, sosyal faşistleri bozguna uğratacağız Taksim’de!’ Bu dergilerde böyle yazılmadı tabii, ikili görüşmelerde söylediler… Şimdi biz, açıkça söyleyeyim bunları miting alanına almak istemedik. Çünkü; olay çıkmasın, bir provokasyona meydan vermeyelim diye işçileri iş kollarına göre ayırarak her sendikanın nerede toplanacağını belirledik… Ha, geleceklerse kortejin sonunda yer alsınlar. Biz onları içimize almayacağız.” (Mehmet Karaca, s. 63)

 

1 Mayıs’a katılacak siyasi grupların bir bölümü kendi bildiklerini yapmaya çalışıyordu. DİSK diyordu ki, ‘DİSK öncülüğünde 1 Mayıs’ı kutlayalım. Siz de buyurun katılın’… Ama yapılması gereken nedir? DİSK’in aldığı kararlara, onun organizasyonuna, disiplinine herkes uymalı… Ama ne hikmetse bazı gruplar, ‘Hayır biz böyle yapmayacağız, 1 Mayıs’a katılacağız ve zorla da olsa genel kortejin içinde olacağız’ gibi talihsiz açıklamalar yapmaya başladı.” (Murat Tokmak, s. 108)

+

(Mehmet Karaca uyduruyor. Murat Tokmak da daha yumuşak biçimde de olsa aynı iddiayı tekrarlıyor. En azından o zamanki Aydınlık hareketinin sorumlularıyla böyle bir görüşme yapılmadığını net bir şekilde söyleyebilirim. Diğer “Maocu” gruplarla da 1 Mayıs 1977 öncesinde böyle bir görüşme yapıldığını sanmıyorum. Hele “makinelerimizle geleceğiz” iddiası gülünçtür. O zamanki bir “Maocunun” düşman olarak gördüklerine bunu söylemesi imkânsızdır. Diyelim ki, bir yerde tesadüfi bir konuşmada sorumsuz biri bunu söylemiş olsun. DİSK yöneticileri bu tür sorumsuz beyanlara göre mi böyle önemli bir karar almışlardır. Doğrusu, “işçi sınıfının sorumlu yöneticilerine” hiç de yakışmayan bir davranış. Hele yıllar sonra aynı iddiaya sarılmak daha da büyük bir sorumsuzluk. G.Z.)

 

Büyük bir Maocu-Moskovacı çatışması var ki, zaten 1 Mayıs 1977 olayı bu gerilimden ortaya çıkmıştır.” (Gün Zileli, s. 75)

 

Provokasyonu hazırlayan bizim körlüğümüz ve sorumluluğumuz oldu… DİSK yöneticileri için de söz konusudur bu.” (Feyyaz Kurşuncu, s. 93-94)

 

Buna sebep bizim kendi aramızdaki düşmanlıklardır. Birbirimizle yapmış olduğumuz çatışmalardır. Öncesinde biz ortaya, kamuoyunun önüne, ortak mesajlar veren bir şeyle çıkabilmiş olsaydık, burjuva basını da bizi böyle yansıtamazdı.” (Mahir Sayın, s. 133)

 

DİSK zaten ‘Maocuları miting alanına almayacağız, bunlar Goşisttir’ şudur budur diyordu. Biz de onlara karşı aynı dili kullanıyorduk. Onlar bize ‘Maocu bozkurtlar’ diyordu, biz de onlara ‘sosyal faşistler’ diyorduk.” (Kâmil Aslantürkoğlu, s. 152)

 

1 Mayıs’ta Taksim’e ulaşacak bu dizginsiz rekabetçiliğin başını biz çekiyorduk. Revizyonist zinciri kırmanın pratikteki anlamı, 1 Mayıs günü revizyonistlerin bir güzel hırpalanması ve Taksim’e gelen sanayi işçilerinin tarafımıza kazanılmasıydı. Bu havayı öylesine körüklemiştik ki, revizyonizme karşı mücadelede bizden geri kalmaktan korkan Üçlü Blok da aynı havaya girmişti.” (Gün Zileli, s. 76)

 

Aydınlık’ın bu işteki sorumluluğu öyle ‘Biz katılmadık, provokasyona alet olmadık’la kurtarılacak bir durum değildir. Çünkü Aydınlık’ın dışındaki diğer Maocu gruplar, bizim verdiğimiz adla ‘Üçlü Blok’ diye tanımlanan gruplar, tamamen Aydınlık’ın çizdiği ideolojik hattın sonucunda böyle bağımsız bir blok olarak ortaya çıkmıştır. 1 Mayıs’a o şekilde gelmelerinin de, müsebbibi de, yine bence büyük ölçüde Aydınlık’tır.” (Gün Zileli, s. 75)

 

(Gün Zileli, burada özeleştirel olma gayretiyle Aydınlık’ın sorumluluğuna fazla vurgu yapmıştır kanımca. Söyledikleri doğru olmakla birlikte, ne olursa olsun, Aydınlık’ın son anda aldığı tavır gerçekten tarihidir ve buna aşağıda yapacağım alıntılarda, Aydınlık’ın ezeli karşıtları da (örneğin Mahir Sayın) dürüstçe değinmektedirler. G.Z.)

 

Bu işin dışında kimler kalmıştır? Türkiye’de o ‘ortayolcu’ denen insanlar kalmıştır. Dev-Yol’dur, Kurtuluş’tur… Ama onun dışındakiler yangına körükle gidiyorlar. DİSK yönetimi de işin farkında, yani kötü bir şey olacak… Aydınlık katılmadı ama Halkın Yolu, Halkın Kurtuluşu, Halkın Birliği  üçü oraya gelecek, biliniyor… DİSK yönetimi de tabii çok huzursuz. Adamlar çok ciddi bir sorumluluğun altında.” (Bingöl Erdumlu, s. 40-41)

 

(Kanımca, Bingöl Erdumlu, burada, o sırada kendisinin de içinde bulunduğu DİSK yönetiminin sorumluluğunu hafifletmeye ve minimize etmeye çalışmış. G.Z.)

 

Ama inanıyorum ki sol hiçbir hata yapmasaydı bile, o gün Taksim alanı kana bulanacaktı. Çünkü olayların esas faili için olaylar çok tehlikeli ve kabul edilmezdi.” (Bingöl Erdumlu, s. 48)

 

(Hiç katılmıyorum. Moskovacı-Maocu çekişmesi bu derece had safhada körüklenmeseydi hiçbir olay olmazdı o gün. G.Z.)

 

Bu olayda iki tarafın da çok büyük sorumluluğu var. TKP’nin de öbür tarafın da.”  (Gün Zileli, s. 86)

 

Sovyetik çizginin artık oldukça net hegemonya kurduğu DİSK gibi bir örgütün oraya özellikle Çin’i temsilen kimseyi almamak gibi bir tutumu vardı. Can alıcı mesele buydu…” (Murat Belge, s. 191)

 

Bu 1 Mayıs’ın baş aktörlerinden biri Halkın Kurtuluşu. İşçiler onlara ‘Bu iş niye böyle oldu?’ diye sorunca, ‘Üç dünya teorisi doğrudur’ diye başlıyorlarmış anlatmaya… Üç dünya teorisinin o 1977 1 Mayıs’ındaki tezahür biçimi de, onların her ne pahasına olursa olsun, silahlı külahlı o meydandan içeriye girmelerini gerektiriyormuş. Onlar da bunu yapmışlar… Gidip bir TKP’liye de sorsam… ‘Maocular alana alınamazlardı, işte işçi sınıfının uluslar arası dayanışması’ falan filan gibi onlar da kendi sloganları çerçevesinde konuşacaktı… Zaten hepiniz böyle davrandığınız için bu oldu dediğiniz zaman da yani, buna da verilen bir cevap yok.” (Murat Belge, s. 193)

 

(Murat Belge, iki tarafın da sorumluluğuna eşit ağırlıkta değinerek bence en doğru tanıyı koymuştur. Kilit cümle, “Zaten hepiniz böyle davrandığınız için bu oldu” cümlesidir ve olayı kısa yoldan özetlemektedir. Ancak geçerken, Murat Belge’nin yukardaki anlatımında yer alan bir bilgi yanlışına değineyim. Halkın Kurtuluşu grubu, “üç dünya teorisi”ni hiçbir zaman savunmamış, tersine bununla mücadele etmiştir. Bu teoriyi savunan, Aydınlık grubuydu. G.Z.)

 

Biz karar değiştirdik. Mitinge bağımsız katılmak yerine, Üçlü Blok’tan ayrı, kitle örgütlerinin içinde girmeye karar verdik… bir provokasyon olabilir endişesi bizi de iyice sarmıştı… Bana da şu görev düştü: Üçlü Blok’un temsilcileriyle temasa geçerek onları bağımsız katılmama konusunda ikna etmek. Yani Taksim’e kendi gruplarıyla pankart açarak gitmekten vazgeçirip bizim gibi kitle örgütleri içinde katılmalarını sağlamak.” (Gün Zileli, s. 76-77)

 

Gün Zileli (Aydınlık-Halkın Sesi grubu liderlerinden) bizim ortak toplantımıza katılıp Taksim’de tek tek  kişiler olarak ya da herkesin ait olduğu sendika, işçi ya da kitle örgütü içinde gitmesi gerektiğini, bir provokasyon ihtimali olduğunu, bu yüzden kendi sloganlarımız ve grubumuzla Taksim’e gitmememiz gerektiğini söyledi… Bayağı hararetli ve hızlı bir tartışma oldu ama herkes artık kararını almıştı ve ‘Gitmeyelim!’ diyen olmadı, olamadı…” (Feyyaz Kurşuncu, s. 95)

 

İşte katılalım, katılmayalım tartışıyoruz. Aydınlıkçılar, o zaman adı aydınlıkçı olan grup uyarıyor. ‘Provokasyon olacak katılmayın. Grup olarak katılmayın, kitle örgütleri ve sendikaların içinde katılın diye.” (Feyyaz Kurşuncu, s. 89)

 

Söz isteyerek konuştum. Bağımsız katılmanın çatışmayı ve provokasyonu davet etmek anlamına geleceğini söyledim, ‘Bu bizleri son derece zor duruma sokar, işçi yığınlarından koptuğumuz gibi kamuoyunda da çatışmayı tahrik eden provokatörler durumuna geliriz’ mealinde bir konuşma yaptım. Etkili olduğumu sanıyorum. Her ne kadar Altan İnce beni susturmak için araya girdiyse de Tevfik Özkorkmaz konuşmamın sonuna kadar dinlenmesini talep etti ve ben devam edip konuşmamı tamamladım… toplantıyı terk ettim… Daha sonra Aydınlık saflarına katılan Tevfik özkorkmaz bana ‘Eğer biraz daha kalıp ikna çabalarını sürdürseydin sana katılacaktık’ demiştir.” (Gün Zileli, s. 77-78)

 

Doğu Perinçek (Aydınlık-Halkın Sesi grubu)  provokasyon olacak diye grup olarak katılmamış, biz kitle örgütleri ve sendikaların içinde katılacağız demişti. Hayatında vermiş olduğu tek doğru karardır bence. Yani provokasyona ortak olmamak için katılmamaları bence olumlu bir şeydi.” (Mahir Sayın, s. 126)

 

Tartışmaların ardından Aydınlık bu koşullarda katılmayacağını ilan etti. Yani, ‘Provokasyona açık bir ortam, bu koşullarda örgüt olarak katılmayacağız, herkes sendikasıyla meslek örgütüyle katılacak” diye açıklama yaptılar… Aydınlık katılmama kararı almış ama diğer gruplar geri adım atmadı.” (Ahmet Sami Belek, s. 141)

 

Aydınlık/Halkın Sesi grubu provokasyon olacağı gerekçesiyle 1 Mayıs’ta Taksim’e grup olarak pankart açıp gitmeme kararı almıştı. Herkes kendi meslek örgütü ile katılacaktı. Aydınlık’la görüşme yapmıştık, katılmama konusunda, ancak fikir birliğine varamadık… 1 Mayıs’tan bir önceki Halkın Sesi’nde bir yazı çıkmıştı. O yazı biraz da bizleri aşağılayan, küçümseyen bir yazıydı. Bizde büyük bir tepki yarattı. Onu protesto ettik. O yazı bizim sonraki kararlarımızda da belki etkili olmuştur.” (Kâmil Aslantürkoğlu, s. 153)

 

 

Felaketin Hemen öncesinde: Katılırsın, Katılmazsın Tartışması

 

Onlar biz anti-Sovyetik sloganları attırmayız diyorlar. E şimdi, bu zaten gelmeyin demek.” (Ahmet Sami Belek, s. 141)

 

Bugün, Maocu denilen grupların alana girmelerine izin verilseydi olaylar yine bu ölçüde olur muydu diye düşünülebilir. Yani onlarla DİSK arasında bir diyalog olabilir miydi?.. Ha, buna çaba gösterildi mi? Bence gösterildi. Gerekli çaba gösterildi ama bazı grupların direnmesi iyi olmadı… Şunu diyebilirlerdi, ‘Evet biz farklı düşünüyoruz, farklı bakıyoruz. Siz 1 Mayıs’ı asıl amacından saptırıyorsunuz.’ Her neyse… Ama bu işçi sınıfının birlik, dayanışma, mücadele günüdür, biz burada olacağız. Sendikal konfederasyonun kortejlerinde, yürüyüşlerinde bulunacağız, biz de gerekli disiplini sağlayacağız… Bu! Bu cümle her şeyi çözerdi. Ama bunu söyleyemediler. ‘Hayır!’ dediler, ‘Ne pahasına olursa olsun geleceğiz!” İşte ‘Ne pahasına olursa olsun!” denilince, sonuçları biraz da böyle çıkıyor.” (Murat Tokmak, s. 114)

 

(Evet ama Halkın Yolu’nun sorumlularından Kâmil Aslantürkoğlu tersini söylüyor. G.Z.)

 

Saraçhane’de… DİSK’ten adını hatırlamadığım bir yetkili geldi. Biz ortak slogan dışında slogan atmayacağız, dedik… Taksim Meydanı kimsenin özel malı değil dedik. Bu meyanda bir tartışma geçti aramızda… Bizimle görüşen DİSK’li çok sekter bir arkadaştı. Kestirdi attı: ‘Hayır, bizim kararımız var. Bu merkezi bir karardır. Mitingi biz organize ediyoruz, sorumlusu biziz. Miting DİSK’in sorumluluğunda ve olay çıkmayacak diye valiliğe, emniyet müdürlüğüne taahhütte bulunduk. Siz istiyorsanız ayrıca kendi mitinginizi yapın bizi ilgilendirmez, biz burada kesiyoruz korteji’ dedi.” (Kâmil Aslantürkoğlu, s. 153)

 

Bizi oraya niçin kabul ettiklerini anladık. Tampon görevi görecektik ve herhangi bir çatışma olursa bizim üzerimize kalacaktı.” (Mahir Sayın, s. 127)

 

(O zamanki DİSK görevlilerinden Bingöl Erdumlu’nun aşağıdaki anlatımı, bugün de bu tutumun doğru olduğunu düşünmek gibi hatalı bir yönelim içinde olsa da, Kâmil Aslantürkoğlu’nun anlattıklarını doğruluyor. DİSK görevlileri, “Üçlü Blok”u alana almamakta kesin kararlıymış. G.Z.)  

 

Güvenlik ekipleri toplanmış, yavaş yavaş insanlar geliyor… Herkes orada… Bir süre sonra Kurtuluşçular sökün ettiler… Saraçhane’de toplandılar… Tabii onlarla bir sorun yok. Onlarla şunu konuştuk: Siz her halükârda alana gireceksiniz. Sizi resmi korteje almayacağız ama kortejin arkasından yürüyeceksiniz, Taksim’e gelince açacağız güvenlik şeridini sizi alacağız alana. Ama diğer gruplar girmeyecek… Diğer grupların şunun için girmemesi gerekiyor: İdeolojik, politik olay bir yana, alanda bir çatışma çıktığı zaman onu kontrol etmek mümkün değil… Şimdi de öyle düşünüyorum, o zaman da öyle düşünüyordum. Onların girmemesi gerekiyor. Onlar Maocuydu falan hepsi bir yana, orada kesin bir şeyler çıkar. Ya onlar kürsüyü ele geçirmeye kalkışacak, ya bir laf atılacak… Zaten bir küçük ateşe bağlıdır bu işler.” (Bingöl Erdumlu, s. 42)

 

Provokasyona yol açması beklenen grup alana giremeyince, bu sefer adamlar kurdukları tezgâhı çalıştırmak zorunda kaldı. Intercontinental’den ateşler, panzerler, ses bombaları, ajanlar falan… Gruplar alana girebilse, o tuzakları hiç görmeyeceksiniz. Esas istedikleri solcuların alanın içinde birbirlerini boğazlaması, öldürmesi. Bu olmayınca, olay sırıttı… En azından olayın provokasyon ve CIA tertibi olduğu sırıttı. Herifler mecburen alana girdiler, polis panzerleri dolaştı, bilmem ne arabasından ateş edildi… Bir sürü yanlış iş yapmış olabiliriz, bu bağlamda sorumluluğumuz da olabilir ama yaptığımız en doğru iş, o grubun alana girmesine izin vermemek ve direnmekti… Eğer o grup alana girse idi, tezgâh asıl o zaman işletilecek, kan gövdeyi götürecek, en önemlisi tezgâh olduğu bile belli olmayacak, solcular birbirini boğazladı olacaktı.” (Bingöl Erdumlu, s. 47-48)

 

1 Mayıs 1977’de o katliam solun üstüne kalsaydı, ki kalabilirdi… Onun altından hiç kalkılamazdı. O olay nedeniyle sol prestijini yitirmiş değil. 1 Mayıs’ın arkasında kontrgerillanın, CIA’nın, ABD’nin olduğu sırıttı… O alanda solcular birbirlerini boğazladı sonucu çıksaydı, gerçekten sol çok büyük bir darbe alırdı orada.” (Bingöl Erdumlu, s. 48-49)

 

(Bingöl Erdumlu, “içeri almama” tutumunu savunurken sadece son an üzerinde duruyor. Oysa olayın öncesi var. Günler öncesinden bir tahrik söz konusu. Bingöl Erdumlu buna hiç değinmemiş, sadece Saraçhane’deki korteje almama tutumu üzerinde yoğunlaşmış. Siz birisine baştan kapıyı kapatırsanız onun onuruyla oynamış ve kapıya dayanma tutumunu kışkırtmış olursunuz. Ayrıca bu tutumunuzla, onların “sosyal faşist” önyargılarını bir güzel beslersiniz. Nitekim böyle olmuştur. Sovyet taraftarını “sosyal faşist” olarak nitelendirenler, onların kapıları kapatan tutumunu görünce, “sosyal faşist” teorilerinin doğrulandığını düşünmüş ve onurları da kırıldığı için alana zorla girme tutumunu benimsemişlerdir. Bunu söyleyerek onların tutumunu haklı çıkarmak gibi bir niyetim yok ama net bir şekilde söylemem gereken, bu hatalı tutumu Sovyet taraftarlarının körükledikleridir. Öte yandan, Bingöl Erdumlu’nun, eğer içeri girselerdi, büyük katliam olurdu görüşüne de hiç katılmıyorum. Eğer DİSK yöneticileri aklı başında ve sorumlu davransaydılar ve en azından son anda bile olsa açık kapı siyaseti izleseydiler, olacak olanı ben söyleyeyim: “Üçlü Blok” içeri girer, bir takım anti-Sovyet sloganlar atardı ve olay bununla kalırdı. DİSK’e hâkim olan Sovyet taraftarlarının derdi olay çıkmamasından çok, ne olursa olsun o alanda Sovyetleri kızdıracak sloganların atılmasına izin vermemekti. Son nokta olarak belirtmem gereken ise şudur: Yukardaki alıntılardan da açıkça görüleceği gibi, o dönem “Maocu” denen kesimde yer alıp kitaba katkıda bulunan hiç kimse, 1 Mayıs alanına zorla girme girişimini bugün savunmadığı, hatta eleştirdiği halde, o zaman “Sovyetçi” kesimde yer alanların “Maocuların” alana alınmaması gerektiğini, aradan 36 yıl geçtikten sonra bile savunmalarıdır. İnsan bu “istikrara” şaşmaktan kendini alamıyor. G.Z.)

 

 

Mermiler, Panzerler, Rüzgârda Eğilen Başaklar…

 

 

Kurtuluşçular… girer girmez kapattık tabii. Öbür üç grup geldi dayandı oraya. Karşı karşıya kaldık. 200 kişilik ciddi bir güvenlik ekibi var, onun önünde de biz varız… Sokmadık tabii. Onlar, biz bunları dağıtır gireriz düşüncesinde… Tabii dağıtamadılar… Sopalarla, yumruklarla falan arbede çıktı ama biz direnince dağıtamadılar… Geri çekildiler, ara biraz açıldı… birileri havaya silah sıkmaya başladı… Bizde de var, onlarda da mutlaka var. Birileri panik yaratıp girmek istedi.” (Bingöl Erdumlu, s. 44)

 

Baştan hedef gözeterek ateş edilmedi. O yapılan bir numaradır; tak tak tak sıkılır… Onu polis de yapar. Panik yaratır, girerler. İlk başta yapılmak istenen buydu. Fakat kimse kımıldamadı. Böyle olacağını biliyorduk. Kavga dövüşle giremezlerse, silah sıkarlar diye, bunu konuşmuştuk. Aynen yaptılar. Hiç kimse kımıldamadı güvenlik ekibinden. İşte olmayınca, taramaya başladılar… Tek yönlü mü oldu? Hayır! Karşılık da verilmiştir yani. DİSK’in içinde de silahlı olanlar var. Onlar da o gruba karşılık verdi. Esas beklemedikleri olay oydu, hızla dağıldılar… Yani güvenlik ekibinin üstüne ateş açıldı. Yaralılar ve üç ölü var. Üç UZEL işçisi öldü… Kurşunla vurularak öldürüldüler… UZEL işçileri Hasan Yıldırım, Kahraman Alsancak ve Ziya Baki…” (Bingöl Erdumlu, s. 44-45)

 

Böcek’in[1] başındaki adam üç-dört el ateş etti. Ama kitleye doğru değil. Kimse vurulmadı. Havaya ateş etti… Bizim taraftan da havaya ateş edenler oldu.” (Feyyaz Kurşuncu, s. 90)

 

Bu böcekte bulunan kişilerden birinin önce ateş ettiğini söyledi bana bir-iki arkadaş.” (Kâmil Aslantürkoğlu, s. 155)

 

Ben ilk silahın patladığı yeri Tarlabaşı girişi olarak gördüm… O bizim dışımızdaki gruplardan atıldı silah. İlk defa bir-iki el silah havaya atıldı. Yani yukarıya doğru ateş edildi… Eli abancalı iki elden ateş başladı. Sonra abartmayayım ama on-on beş.” (Murat Tokmak, s. 109)

 

O bir dakikalık saygı duruşunun sonuna doğru ben işte o iki el silah sesini duydum önce. Tarlabaşı tarafından gelen iki el silah sesini. Saygı duruşu olduğu için sessizlik vardı. Korkunç bir sessizlik… O sayede Tarlabaşı’ndan gelen iki el silah sesini kolayca duyabildim.”  (Mehmet Karaca, s. 64)

 

Ve onlar ateş etmeye başladı. Onu gördüm. Sular İdaresi’nin üzerinden, kitlenin üzerine doğru… Havaya ama yere değil… O sırada Intercontinental Oteli’nden de ateş sesleri geliyor… Otelin pencerelerinden… ateş edilmeye başladı.” (Mehmet Karaca, s. 65)

 

Ben arkadaşlarla birlikte girdikten 25-30 saniye sonra bir el silah sesi geldi… en fazla 15-20 saniye yürüdükten sonra… Ki, hızla koşuyorlardı insanlar içeriye, çünkü… Türkler’in konuşması ya bitmişti ya da bitmek üzereydi… Biz koşarken kurşunlar arkamızdan ve biraz yandan geliyordu. Tam arkamızdan, ensemizden değil yani…” (Doğan Ülgen, s. 22)

 

O arada benim duyduğum, Kemal Türkler konuşuyordu ve sanırım konuşmasının sonuydu, saygı duruşuna çağırdı. Saygı duruşuna geçildi ama çok kalabalık olduğu için kimisi saygı duruşuna geçmiş, kimisi tam algılayamamış durumda slogan atıyor hâlâ. Böyle bir kargaşalık hali vardı. İşte tam o sırada, aşağı taraftan, Tarlabaşı tarafından müthiş bir taraka… Silah sesleri gelmeye başladı ve millet aynı domino taşları gibi patır patır birbirinin üstüne düştü… Rüzgârla yere yatan başaklar gibi.” (Gün Zileli, s. 80)

 

İstiklal Caddesi girişindeki polis panzerlerinden çok yüksek sesli ses bombaları atıldı… İki veya üç tane. Ses bombaları çok büyük panik yarattı. O panikte insanlar kaçışacak yer aramaya başladılar… Ses bombalarının atılmasıyla beraber, panzerler kitlenin üzerine yürüdü.” (Mehmet Karaca, s. 65)

 

İki tane panzer fır dönüyor. O dönüş sırasında işte ben Intercontinental’in köşesine, yani Kazancı yokuşu’na doğru insanların kaçıştığını gördüm. Hem oraya hem diğer yönlere. Alan boşalırken kalabalık oralara doğru büyük bir izdiham halinde kaçışıyordu.” (Gün Zileli, s. 81)

 

Hedef gözeterek kesinlikle ateş edilmemiştir. Hani bizim tarafın silahlarından çıkan kurşunlarla ölmüş olsalar işçiler, kesinlikle hedef gözetilerek falan yapılmış bir şey değil.” (Ahmet Sami Belek, s. 143)

 

(Hedef gözetilmedi de DİSK güvenlik görevlisi üç UZEL işçisi olay yerinde nasıl öldü o zaman? G.Z)

 

Biz koşarak Intercontinental’in önüne geldikten kısa bir süre sonra, birkaç slogan attık falan, çaat çaat diye iki el silah sesi duydum… Biraz aralık oldu, ardından Tarlabaşı tarafından yoğun bir silah atışı oldu.” (Mahir Sayın, s. 128)

 

ses bombaları patlatıldı ve panzerler girdi alana… Intercontinental’den kurşun yağıyordu.” (Mahir Sayın, s. 130-131)

 

O arada bir cayırtı koptu…Bir baktım ki alana, sanki başaklar yatmış gibi bütün çocuklar, herkes yerde yatıyor.” (Leman Fırtına, s. 185)

 

Bekliyorlardı onu, biliyorlardı işin buraya geleceğini. Muhtemelen şunu da biliyorlardı: Biz bu işi bu heriflere bırakırsak, bunlar hiçbir işi halledemedikleri gibi bunu da yapamazlar, onun için yardımcı olalım kendilerine. Onlar beş el ateş ediyorsa, biz de bunu elliye çıkaralım ki, sonuç garanti olsun…” (Murat Belge, s. 195)

 

Yani düzen sağlamalı değil meydanı hızla boşaltmayı, insanları dağıtmayı hedeflemişlerdi. İşte o hızlı boşaltma ânında ikinci kaos başladı, panzerler alana girdi. Sonuçta insanlar Kazancı Yokuşu başında birbirlerini ezerek sıkıştı. Zaten istenen de planlanan da eminim oydu.” (Osman Cavit iyigün, s. 203)

 

(Bütün anlatımlar, -kimin önce silah ateşlediğinin dışında- ortak bir noktayı vurguluyor. Silahlar atıldı ve panzerler Taksim Meydanını cehenneme çevirdi. Silah seslerinin, ses bombalarının ve Panzerlerin yarattığı izdihamla sıkışan insanlar büyük çoğunlukla ezilerek öldüler. Bu da önceden planlanmış açık bir provokasyonu ortaya koyuyor. G.Z.)

 

Fikir Birliği olan Tek Nokta: Egemen Güçlerin Düzenlediği Provokasyon

 

ABD 1976 1 Mayıs’ından sonra Türkiye’de darbe yapma kararını aldı. Bunun koşullarını oluşturma görevi de bizzat kendi eğittiği ve yönettiği kontrgerillaya düşüyordu.” (Bingöl Erdumlu, s. 39)

 

Şöyle ki, her şeyi hesaplayıp burada bir çatışma çıkacaktır diye müdahaleye hazır bekleyenler var.” (Feyyaz Kurşuncu, s. 92)

 

1977 katliam da sermaye tarafından o kadar bilinçli hesaplanmış bir katliamdır.” (Murat Tokmak, s. 113)

 

Burjuvazinin toplumsal muhalefeti bastırmada geleneksel işlerinden biri olan provokasyon bizi 1 Mayıs’ta yakaladı.” (Mahir Sayın, s. 124)

 

Diyebiliriz ki, 1977 1 Mayısı’nın hikâyesi aslında neoliberalizmin egemen kılınmasından başka bir şey değildir.” (Mahir Sayın, s. 137)

 

Halkı darbeye hazırlamak için yapıldı.” (Ahmet Sami Belek, s. 146)

 

Türkiye bir kargaşa ortamı yaratılarak askeri yönetime doğru götürülüyordu o zaman. Askeri yönetimin iktidarı ele geçirmesi için birtakım düzenlemeler yapılıyordu.” (Dinçer Doğu, s. 172)

 

Yani o 1977 saldırısının ana amacı bu yükselen kitle hareketini bastırmaktı. Halka gözdağı vermek, sindirmek, bastırmaktı.” (Kâmil Aslantürkoğlu, s. 148)

 

1 Mayıs 1977 katliamının neticesidir 12 Eylül darbesi.” (Leman Fırtına, s. 187)

 

1 Mayıs 1977 provokasyonu 12 Eylül 1980 darbesinin mutfak çalışmalarının daha o zamanlarda başladığının işaretidir. 12 Eylül darbesini planlayanların organize ettiği bir harekettir.” (Osman Cavit İyigün, s. 200)

 

(Bu fikir birliğini sadece Halil Berktay bozabilirdi. Ama röportajlarda yer almamış, ne yazık ki.)

 

Gün Zileli

26 Nisan 2013

www.gunzileli.com

gunzileli@hotmail.com

 

 

 

 



[1] DİSK yöneticilerinin bindiği küçük arabalara verilen ad. G.Z.

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI