Timsah, Buldozer, Tank ve Biz…

 (yazı eksik çıkmıştır. Şu saatten itibaren -11.20- tamamı konmuş bulunuyor. Özür dilerim. G.Z.)

 

 

Türkiye’de Anarşizm-Yüz Yıllık Gecikme (İletişim, 2013) kitabında, Barış Soydan’ın benimle yaptığı röportajda, Türkiye’deki anarşistlerin aktüel politikaya ilgisizliğini eleştirerek şöyle demiştim:

“Anarşizmin politikaya uzak olması hem avantaj hem dezavantaj. Politik olmamak apolitik olmaya da dönüşebiliyor. Tamam, timsaha karşıyız ama timsaha karşı olmak başka, timsaha karşı uyanık olmamak başka. Timsaha karşı olmak onunla ilgilenmemek anlamına gelmemeli. Çünkü ilgilenmezsen timsah gelip seni yutar.”

Elbette bu, politika denen şeyi anlatabilmek için kullandığım bir metafordu. Timsah yerine başka bir metafor da kullanabilirdim. Örneğin, “buldozere karşı olmak onunla ilgilenmemek anlamına gelmemeli. Çünkü ilgilenmezsen buldozer seni ezip geçer” de diyebilirdim.

Bu metaforu, bugün (6 Nisan 2013) Taraf  gazetesindeki “Bir Toplantı Üstüne” başlıklı yazısında Murat Belge, politikanın ete kemiğe bürünmüş hâli olan devleti anlatmak için kullanarak şöyle demiş:

“Hep söylerim, devletler, hükümetler iri kıyım nesnelerdir. Örneğin buldozer gibidir. Onlar toprağı düzlemeden yol yapılamaz. Bu demektir ki, onlar olmadan bir şey yapılamaz. Ama açılan yolun kenarına çiçek ekmek buldozerin işi değildir.”

Bugüne kadar “liberal” olarak muhatap aldığımız, eleştirdiğimiz bir yazarın bu devletçi görüşünün eleştirisini yazının sonunda, ayrı bir bölümde ele almak üzere, metaforlardan hareketle bugünün gerçekliğine soğukkanlılıkla bakmaya çalışalım.

Benim röportajda “timsah” metaforuyla anlattığım durum o gün için ve hatta genelde doğru olmakla birlikte, kanımca bugün bir ölçüde geçerliliğini yitirmiş gibi görünüyor. Elbette timsaha (politikaya) karşı ilgisiz kalmamakla, hatta zaman zaman bu alana ani gerilla saldırıları yapmaya devam etmekle birlikte, ilerlemekte olan buldozerin (devletin) karşısında (şoför mahallinde Tayyip Erdoğan oturmakla birlikte yanında oturan ve direksiyonu şu yana sür diyen Murat Belge’yi de uzaktan görebiliyoruz) geri çekilmemiz gerekmektedir.

Çünkü şu anda ne timsaha ne de buldozere direnecek gücümüz var ve politika timsahı kazara yanına yaklaşanı yerken, devlet buldozeri de önüne geleni ezip geçmektedir. Örneğin, timsah, KESK Başkanının kolunu, ardından da 78’liler Vakfı Başkanının bacağını kapıp onları buldozerin önüne atmıştır. Büyük homurtularla ilerleyen buldozer Kürt hareketini ezip geçmek üzeredir ve timsah onun ezdiği gövdeleri mideye indirmek için buldozerin arkasından gelmektedir. Bence bu durumda yapılacak en akıllıca şey, timsahtan da buldozerden de olabildiğince uzak durmaktır. Kendimizi korumamız gerekiyor. Uzak bir yere çekilip timsahın ve buldozerin hareketlerini gözleyelim elbette ama onlarla hiçbir şekilde yakın ve sıcak temasta olmayalım bir süreliğine. Şu an için kendimizi korumanın tek yolu bu gibi geliyor bana.

Böyle düşünmeme yol açan şey sadece timsahın ve buldozerin aç gözlüce ilerleyişleri değil. Bana öyle geliyor ki, yakın bir zamanda buldozerle (bugünkü devlet), karşı istikametten gelen bir tank (eski devlet) arasında şiddetli bir çarpışma da yaşanacak. Gerçi tankın topu çalışmıyor ve paletleri de çıkarılmış ama yine de tank tanktır. Bu iki korkunç makinenin çarpışma veya çatışmasında bizim yer alacağımız bir taraf yok, kesinlikle yok. Üstelik, eğer “düşmanlar arasındaki çatışmadan yararlanalım” gibi politik bir oyuna dâhil olmaya kalkışırsak ikisinin arasında ezilmemiz ya da alesta bekleyen timsahın midesine gitmemiz çok kuvvetli ihtimaldir.

İşte bütün bu nedenlerle yüksek bir yere çıkmayı, timsahın, buldozerin ve tankın hareketlerini uzaktan ama dikkatle izlemeyi öneriyorum.

Kısacası uzak ve uyanık gibi iki kelimeyle de açıklayabilirim önerimi.

İşte bu nedenlerle ben artık güncel politik gelişmeler üzerine bundan sonra ya hiç yazmayacağım ya da çok az yazacağım. Bundan sonraki yazılarım, esasen buldozerin iç yapısı üzerine daha teorik ağırlıklı çözümlemeler olacak. Hem hayatta kalabilmek, hem de gelecekteki gerçek bir toplumsal devrime sağlıklı güçler aktarabilmek ancak böyle mümkün olabilir diye düşünüyorum.

 

***

 

Bundan iki hafta kadar önce, aktüel politika üzerine yazdığım bir yazımda (“İhtiyati Tutuklama, Öyle mi?”) şöyle demiştim:

“Türkiye’de ‘liberal’ olarak nitelendirdiğimiz kesimin gerçekte liberalizmin bilinen temel ilkelerine hiç de bağlı olmadıklarını daha önceki birkaç yazımda belirtmiştim diye hatırlıyorum… Dolayısıyla, Oral Çalışlar hakkındaki ‘liberal’ ya da ‘liberal sol’ nitelemesini geri almayı öneriyorum.”

Murat Belge’nin yukarda en kritik bölümünü aktardığım yazısını okuduktan sonra bu kanaatim iyice kesinleşti. Buldozer şoförünün yardımcılarına, buldozer metaforu aracılığıyla devlete “yol açıcı” misyon yükleyenlere liberal demek, hem liberalizme haksızlıktır, hem de aslında liberalizmle gerçekte hiçbir ilişkisi olmayanlara iltifattır.

Evet, anlıyorum. Yerleşmiş kavramları değiştirmek bir hayli zordur. Örneğin bugün “ulusalcı” olarak nitelendirilenlere bu adı ilk takanlardan ve kullananlardan biriyim (hatta Ulusalcılık [Özgür üniversite, 2007] adlı bir kitabım da var) ve bugün bu nitelendirmeyi kullandığıma pişmanım. Ama deyim onların üzerine öyle bir yapıştı ve kendileri de bu ismi öylesine benimsedi ki, artık değiştirmek isteseniz de bu çok zor.

Bununla birlikte, biz uzak bir tepeye çekilip durumu dürbünle izleyenler, en azından kendi aramızda isimleri değiştirmeyi de deneyebiliriz. Varsın yaygın kullanım “ulusalcılar” ve “liberaller” olsun. Hayatta hangi yaygın kullanımı benimsedik ki. En azından kendi aramızda değiştiririz olup biter.

Bugüne kadar “Ulusalcılar” diye adlandırdığımız kesim, yıkılan ve halen yıkılmakta olan eski dünyanın totaliter devletçileridir. Totaliter devletçiliğin ayırt edici vasfı, mümkün olduğunca monolitik bir tek parti diktatörlüğünü dayatmasıdır. Totaliter oldukları için çoğunlukla Stalinisttirler; keza aynı sebeple Kemalisttirler ve dünya yüzünde yıkılmış veya halen direnmekte olan ne kadar totaliter rejim varsa (Suriye, Kuzey Kore vb.) onun taraftarıdırlar.

Onların karşısında olan ve bugüne kadar “muhafazakâr-liberal” ittifakı olarak adlandırdığımız kesim, Batı kapitalizminin liderliğinde inşa edilen yeni dünyanın otoriter devletçileridir. Otoriter devletçiliğin ayırt edici vasfı, seçime dayalı bir tek parti diktatörlüğünü demokrasi diye yutturma oyununun ustası olmasıdır. Otoriter devletçiler, neoliberal ekonomik politikaları otoriter devletleri (yani Belge’nin benzetmesiyle buldozerleri) aracılığıyla uygularlar. Bunlar, totaliter devletçileri yenilgiye uğratarak ve totaliter devletçi rejimleri yıkarak bunun yerine otoriter devletçi rejimler kurmanın peşindedirler. Önemli nokta, her ikisinin de devletçi olmasıdır.

Böyle bakınca, ne totaliter devletçilerin gerçek anlamda ulusla ve ulusalcılıkla ilgisi vardır (net bir şekilde belirtilmelidir ki, totaliter devletçiler, sadece tabi ulusları değil, kendi dayandıkları ana ulusu da ezerler) ne de otoriter devletçilerin muhafazakârlıkla ve liberalizmle (orijin muhafazakârlık, her şeyi rağmen, kapitalizmin dizginsizliği karşısında belli toplumsal değerleri gerçekten korumak ister; öte yandan, orijin liberalizm, asla devletin buldozerlik işlevlerini savunmaz; anarşizmden farklı olarak devlete karşı olmamakla birlikte her zaman devletin kısıtlanmasından yana olmuştur) ilgileri vardır. Bunlar, günümüzün yeni muzaffer devletçileridir.

Dolayısıyla, uzak tepelere çekilenler olarak, kendi aramızda, totaliter devletçiler ve otoriter devletçiler adlandırmasını kullanmamızı öneriyorum.

 

Gün Zileli

6 Nisan 2013

www.gunzileli.com

gunzileli@hotmail.com

 

 

 

 

 

 

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI