Ali Rıza Taşkale/Halil Berktay: Önleyici kayıtsızlık

12 Mart 2013
Sendika.org’dan alınmıştır.

Devrimin başarısı içkindir ve insanlar arasında kurduğu yeni bağlardan oluşur – bu bağlar devrimin kaynaştırdığı malzemeden daha uzun ömürlü olmasa ve yerini çok geçmeden bölünmelere ve ihanete bıraksa bile.” (Deleuze ve Guattari, 1994: 177)

Zaman Gazetesi’nde çıkan Halil Berktay söyleşisini okumuşsunuzdur. Bünyamin Köseli imzalı röportajı gazete,“Solculuk hayatımda çok fazla hıyarlıklarım oldu” başlığıyla verdi. Röportajda Berktay, kişisel geçmişinin yanı sıra (Yale Üniversitesi anılarını anlatırken, George W. Bush ile mezuniyet notunu karşılaştırdığı bölüm bile var!), Doğu Perinçek, Stalin, Mao, Türk solu, Abdullah Öcalan ve bugünkü siyasal pozisyonuna dair görüşlerini de açıklıyor. Birçok ‘ilginç’ görüşün dile getirildiği röportajı okuduktan sonra ağzımda ekşi bir tat kaldığını söylemeliyim. Bu yazı da, ağızda kalan bu ekşi tadın biraz olsun radikal eleştiriye tabi tutulmuş hali olarak ortaya çıktı. Temel amacım, Berktay’ın röportajının çok sorunlu olduğunu düşündüğüm bazı bölümlerini analiz etmek. Gelin öyleyse başlayalım.

Berktay’ın geçmişe referansla yaptığı sol eleştirisi temel olarak Türkiye solunun ‘kaba’, ‘ukala’ ve halkına üstten bakan yaklaşımlarca şekillendiği üzerine kurulu. Türkiye solunun dar kalıpçı, eski paradigmalara esir düşmüş yanlarını analiz etmek ve lider, başkan, merkez komitesince esir alınmış hiçbir fark üretmeyen devrimci örgütleri eleştirmek birçoğumuzun yapması gereken bir şey. Bu noktada Berktay’a katılmamak elde değil. Fakat bu eleştirileri ilk yapan kişi Halil Berktay değil. Sol ve devrimci literatürü az çok takip edenler, büyük yıkımlar yaşamış çok sayıda devrimcinin içinden çıktıkları devrimci grupları, sahip oldukları ideolojik-politik görüşleri ve basmakalıp değer yargılarını kıyasıya eleştirdiklerini çok iyi bilirler. Dolayısıyla Halil Berktay’ın “bu eleştirileri en iyi ben yaparım” temalı röportajlar vermesi, en başında bu eleştirileri yıllardır yapan diğer solculara yapılmış büyük bir haksızlık.

Fakat Berktay röportajında asıl üzerinde durulması gerekenler, daha sonra söyledikleri. Sol hareketin sürekli bir mağduriyet duygusu üzerinden politika yaptığını iddia eden Berktay, bu durumun solun “kendi başvurduğu yöntemlerin haklılığı fikrine taşımasına” yardımcı olduğunu söyleyerek devam ediyor röportaja. Bu sayede sol, Berktay’a göre, devrimci şiddeti haklı görerek kendi kendini eleştirmekten kaçınıyor. Röportajı yapan Bünyamin Köseli şunu soruyor Berktay’a: “Türkiye’de sağ hareket kendini iyi ifade edemediği için 12 Eylül öncesinde şiddetin kaynağı olmakla suçlandı hep. Sol ise mağdur olduğunu iddia etti ve böyle bir algı oluşturmakta da başarılı oldu. Darbe öncesinin sol örgütleri ne derece masum?” Türkiye’nin yakın geçmişinde yaşanan birçok faili meçhulun, siyasi cinayetin, katliamın birinci derecede sorumlusu olan sağ hareketlerin ‘kendini iyi ifade edemediğini’ özellikle vurgulayarak soru soran bir gazeteciye Berktay’ın verdiği cevap ne dersiniz? Adeta sorulan soruyu olumlayan bir tavır takınan Berktay, Türk sağına dair hiçbir eleştiri yapma gereği duymadan yine her zaman yaptığını yapıyor ve şiddet meselesinde bütün suçu solcuların üzerine atıyor. Berktay, bu noktada sola akıl vermeyi de ihmal etmiyor tabii. Bu bağlamda solun yapması gerekenin, “haklı savaş, haklı şiddet kavramını tekrar gözden geçirmek” olduğunu üstüne basa basa söylüyor.

Sol nefretiyle gözü dönmüş bir kanaat teknisyeni

Röportajda Berktay’ın ‘barış süreci’ne dair görüşlerini de öğrenme fırsatı buluyoruz. Bünyamin Köseli’nin “Barış süreci başarıya uğrar mı sizce?” sorusuna Berktay, “Başarıya ulaşmasını istiyorum ve bana başarıya ulaşacak gibi geliyor.”cevabını veriyor. Yalnız, o da ne? Berktay barış sürecinde aşılması gereken en büyük güçlüğün “PKK tarafında” olduğunu iddia ediyor ve ekliyor: “AK Parti’nin bu konuda sağlam duracağını sanıyorum. PKK, yıllardır dağda. Silahlı mücadele için örgütlenmek onların varlık sebebi haline gelmiş.” AKP’nin ‘sağlam’ duracağını söyleyen Berktay’dan iktidara dair tek bir olumsuz eleştiri duyamıyoruz. Öyle ki, röportaj verilen gazete Zaman olduğu için Berktay kendini tutamıyor ve iktidar eleştirisini “fanatik bir AK Parti düşmanlığı”yla eşit görerek bu düşmanlığın “Müslümanlık düşmanlığından kaynaklandığını” iddia edecek kadar ileri gidiyor. Türkiye’de ne olup bittiğinden haberi olmayan biri bu röportajı okusaydı, Türkiye’nin bir ‘harikalar diyarı’ olduğuna bile inanabilirdi. Yaratılan sahte deliller ve uydurulan davalarla binlerce KCK’linin, yüzlerce öğrenci ve askerin, onlarca gazetecinin yıllardır haksız yere içeride yatmasından bizzat sorumlu olan Cemaat yargısına ve polisine ve onları palazlandırıp birer baskı ve şiddet aygıtına dönüştüren iktidara dair hiçbir eleştiriye rastlamıyorsunuz, Berktay’ın sözlerinde.

1 Mayıs 1977 Katliamı ile ilgili görüşü de sorulan Berktay, daha önce yaptığı “Maocular ile TKP’liler silahla çatıştı ve Kazancı Yokuşu’nda katliam oldu.” açıklamasının tamamen doğrulandığını ve katliamı aydınlatmada “Devlet komplosu teorisinin en ufak bir dayanağı olmadığını” söyleyerek devleti aklamayı sürdürüyor. Dönemin egemenlerinin bile kabul ettiği bir devlet katliamını solun yaptığını iddia edip, sonra da bu iddiasının doğrulandığını söyleyerek, akla ziyan görüşlerini art arda sıralıyor Berktay. Zaten ona göre devlet kimseyi vuramaz, solcular solcuları vurmuştur. Bu lafları eden Süleyman Demirel değil, eski solcu ve şimdi ‘çok çalışan’ entelektüel bir akademisyen olduğunu söyleyen Halil Berktay! Solun solu katlettiğine, bitirdiğine inanmamızı bekleyen Berktay, böylece çok iyi bildiğimiz siyasal pozisyonunu yine açık ediyor: Sol nefretiyle gözü dönmüş, eleştirisi her daim iktidara hizmete hazır ve nazır bir kanaat teknisyeni.

Berktay’ın son söyledikleri Bünyamin Köseli’yi bile rahatsız etmiş olacak ki, Köseli kendisine devletin “o güne kadar çok da masum olmadığını” hatırlatıyor. Söylediklerinin idrakine geç de olsa varan Berktay, devletin de o kadar masum olmadığını ama “genel olarak masum olmamasından devletin bu konuda suçlu olduğu anlamı çıkmayacağını” söyleyerek adeta bütün tarihsel gerçekleri ve eleştirel düşünceyi ters yüz ediyor.

Muktedire dokunmayan “kafeinsiz bir eleştiri”

Eleştiri solun önemli mevzilerinden biri. Ancak Berktay’ın eleştirilerinde, yukarıda belirttiğim ilginç nokta hemen göze çarpıyor: Türk sağına ve iktidara yöneltilen hiçbir eleştiri yok. İnsan, yıllarını sola, sol örgütlere vermiş, onları kıyasıya eleştiren bir tarih profesöründen bugün yaşadığımız sorunlara, iktidara veya muktedire dair değerli tespitler yapmasını bekliyor ama yok! Umudumu yitirmedim hâlâ, sonra röportajı bir kez daha okudum ve Berktay’ın tek eleştiri nesnesinin cazibesini yitirmiş bir sol olduğunu bir kez daha anladım. Türkiye solunun eleştirisinin hiç bitmeyen bir eleştirisi! Yaratmadan eleştirmenin zirvesi. İnsanca, pek insanca, akıllıca, pek akıllıca! Kim konuşuyor? Yıllar yılı solculuk yapmış, günümüzün önemli bir entelektüeli. Ne hakkında konuşuyor? Sol. Kimi eleştiriyor? Solcuları. Başlık neydi? “Solculuk hayatımda çok fazla hıyarlıklarım oldu!” Evet, “Türk Solu’nun tarihi hıyarlıklar tarihidir” diyebilir eski bir solcu, bize “doğru solculuk budur!” diye bir analiz sunmadan. Hatta “bütün solcular hıyardır” bile diyebilir. Ama bunu söylerken, iddia ederken onun savaştığı iktidar mekanizmalarını anlatır, onları kıyasıya eleştirir argümanlarıyla, gerekçeleriyle beraber. En azından bunu bilmeye hakkımız var, zira eleştiri, toplumsal gerçekliğin, iktidar mekanizmalarının da hiç bitmeyen bir eleştirisi değil midir? Özetle, ben Berktay’ın eleştiri nosyonunu çok sevdim: tarihsel gerçekleri yalanla değiştirip sürekli kara çalmak; eski solcu olma sıfatını ve entelektüel tarih profesörü titrini kullanarak muktedirin kendi vahşet tarihini aklamak, solun tarihini de keyfine göre yazarak muktedirin gönüllü köleliğini yapmak. Solculara uygulanan vahşi şiddeti ve başlarına indirilen her muktedir balyozunu meşrulaştıran bir eleştiri biçimi onunki. Kısaca Berktay’ınki muktedire dokunmayan, onu olumlayıp güzelce aklayan ‘kafeinsiz bir eleştiri’.

Muktedirin eleştiriyi asimilasyonu

Radikal eleştiriye sadık kalmak, toplumsalı, muktediri sürekli bir eleştiriye tabi tutup yol almak çok önemli. Ne de olsa eleştiri iktidara mesafe alıp, onun tutarsız yanlarını ortaya koyduğu ölçüde anlamlıdır. Dolayısıyla sol eleştirisi iktidar eleştirisiyle yan yana yürümediği zaman yaptığınıza radikal eleştiri denmez. Radikal eleştiri verili olanın, konsensüsün karşısına ‘uyuşmazlığı’ çıkarandır. Uyuşmazlık içermeyen her eleştiri, egemenlere yol açmaktan, onların işlerini kolaylaştırmaktan ibarettir. Peki, Halil Berktay’ın eleştirilerinde uyuşmazlığa dair ne görüyoruz? Hiçbir şey. Berktay’ın yaptığı reformist eleştiride kaybolan öğe özgürleşme vaadi. Hâlbuki sol ve eleştiri, devrim ve radikal eleştiri nosyonlarıyla az buçuk ilgilenen herkes bilir: Eleştirinin esas göndergesi, özgürleşme vaadidir, yani devrimdir. Sahte olmayan özgürleştirici eleştiri eşitlik ve özgürlüğü amaçlayarak radikal değişime imkân veren koşulları hazırlar; onları her koşulda savunulması gereken iki önemli ilke olarak kavrar. O halde eleştiri verili olana, muktedire karşı bir istisna olarak ortaya çıkar, çıkmak zorundadır. Eleştiri, verili olanı uyuşmazlıkla tanıştıran önemli bir öğedir.

Rancière (2009: 49) uyuşmazlığın, verili olanın “farklı bir algı/anlam rejimiyle yeniden şekillendirilebilmesi”olduğunu söyler. Peki, Berktay’da bu var mı? Yok. Uyuşmazlığın temel amacı “mümkünler sahasını ve yeterliliklerle yetersizliklerin dağılımını değiştirmek”tir (a.g.y.) Berktay’ın yaptığı ne peki? Berktay’ın eleştirileri konsensüsü, verili olanı, muktedir zulmünü aşmayı değil, konsensüsü konsensüs, muktediri de muktedir olarak dönüştürmeyi hedefliyor. Kısaca Berktay’ınki muktediri doğallaştırarak, rasyonalize ederek ortaya koyan revizyonist bir eleştiri biçimidir, radikal eleştiri hiç değildir. Ne de olsa revizyonist ve reformist eleştiri biçimleri, egemenlerin özgürleştirici radikal eleştiriye verdiği yanıtlardır. Yani egemenlerin temel derdi, kendilerine yöneltilen özgürleşme potansiyeli içeren radikal eleştirileri nasıl asimile edebiliriz sorusu üzerine inşa edilmiştir. Eğer reformist eleştiri radikal eleştiriyi massetmeyle meşgul oluyorsa, radikal eleştirinin görevi de egemenlerin bu massetme stratejilerini bütün açıklığıyla ortaya koymaktır. Muktedir eleştiriyi asimile ettikçe, yeni kavramlar ve yaratıcı stratejiler üretme görevi daha elzem bir hale gelir. Egemen ne kadar asimile ederse, radikal eleştiri o kadar çok yeni ve yaratıcı kavram yaratmaya mecbur kalır. Dolayısıyla eleştiri massedilebilir veya bastırılabilir ama hala özgürleştirici bir unsur kalır orada (Deleuze ve Guattari, 2007: 233). Bir başka deyişle, radikal, özgürleştirici eleştiri her daim canlı kalır.

Daha da önemlisi, eleştiri mevcut değerlerin değerini sorguladığı sürece anlamlıdır ve radikal sıfatını kazanır. Eleştiri egemenlerin kontrol altına alma düşüncesine karşıt olarak konumlanan bir kaçış hattıdır; egemen disipline edip nötrleştirmeye çalışır; eleştiri ise bu sinsi emele istinaden gelişen bir kaçış hattıdır. Benzer bir şekilde, özgürleştirici eleştiri ezilenlerin tarihini değiştirmek amacıyla, tarihin akışına yapılan bilinçli bir müdahaledir. Yani potansiyelliği içermesi anlamında gücüldür (virtual), amaçlı insan müdahalesini içermesi anlamında ise fiilidir (actual). Berktay’ın eleştirisi ise hem gücülü yok saymak, hem de fiili iktidar ilişkilerini muhafaza etmek anlamında Deleuze’ün (1983: 107) “şimdiki değerler koleksiyoncusu” diye tarif ettiği kavram gibi iş görür:

Felsefenin tahayyül ufkunu karartan, büründüğü zaruri kılıkların yanı sıra, felsefeciyi din felsefecisine, devlet felsefecisine, şimdiki değerler koleksiyoncusuna ve memura dönüştüren bütün o ihanetlerdir” (a.g.y. 107).

Hınç ve kin üreten karşı-devrimci bir iktidar aygıtı

Radikal eleştiri ancak muktedirle arasına mesafe koyup devrimle saf tutarsa anlamlıdır. Bunun aksini iddia etmek, sizi muktedirin memuru, düşünürü kılar. Karşı-eleştiri bağlamında karşı-devrim işte bu anlama gelir. Üstelik karşı-eleştiri, özgürleştirici radikal eleştirinin içeriğini boşaltması bakımından, benim önleyici kayıtsızlıkdiye adlandıracağım bir tutumla eşdeğerdir. Berktay’ın karşı-eleştirisi tam da bu tür bir işlev görür: Solu sürekli karalayan, muktediri aklayan önleyici bir kayıtsızlık. Oysa eleştiri verili olanla yetinemez, önleyici ve kayıtsız tutumlarla geçinemez. Eleştiri değişim vaadi olmadan yapamaz. Ne demişti Deleuze ve Guattari (1994: 28):“Yaratmadan eleştirenler” hınç üretirler. Berktay’ın yaptığı da yaratmayıp eleştiren, sola karşı sürekli hınç ve kin üreten karşı-devrimci bir iktidar aygıtından fazlası değil.

Eleştiri sola karşı duyulan kinden fazlası olacaksa eğer, muktediri kıyasıya eleştiren, devrim potansiyelini açığa çıkaran bir işlev görmelidir. Eleştiri muktedirin bir baskı ve şiddet aygıtından fazlası olacaksa, toplumsal yaşamda karşılık bulacaksa eğer, verili düzenin istisnası olarak kalmak zorundadır. Temel görevi gücül ile fiili arasındaki etkileşimi mümkün kılıp, devrime giden yolu çekiç darbeleriyle açmaktır. Yani eleştiri devrimin tarafındadır. Taraf seçemezse, verili olanın reformist bir öğesine indirgenir. Ve radikal değişimden yana olması için konsensüse, muktedir diline karşıt olarak konumlanmak zorundadır. Zira eleştirinin özü, verili olanı, iktidar ilişkilerini bozguna uğratmaktır, onları normalleştirmek değil. Eleştiri iktidarı olumlamaz, ondan tiksinir. İktidarın rahatı, huzuru umurunda değildir. Kısaca muktedir gözünden bakıldığında, radikal eleştiri kaçınılmaz olarak bir “anomali” olarak kalır (Žižek, 2009: 69). Bir eleştiri, bir sapkınlık olarak eleştiri, konsensüse, muktedir ilişkilerinin ve mekanizmalarının merkezine inen radikal bir çekiç darbesidir.

Trajedinin komediye dönüştüğü an

Derrida (1994) Marx’ın Hayaletleri kitabında “üniversite Marksizmi” adını verdiği bir kavramdan bahseder. Üniversite Marksizmi, siyasallığından arınıp liberalleşen, konsensüsü yeniden üreten bir faaliyetin adıdır. Temel özelliği, Marksizm’in radikal öğelerini nötrleştirip isyan ve devrim kavramlarının sistemce asimile edilmesine katkıda bulunmaktır. Marx, Marksizm, radikal eleştiri, isyan ve devrim kavramları kafeinsiz kavramlar haline geldikleri müddetçe, sistem ve akademi için kabul edilebilir olurlar. Bu kavramların akademi ve iktidar açısından kabul edilebilir olmalarının tek sebebi, “öfkeye, ayaklanmalara, [devrime] ilham vermiş olan isyanın geri gelmemesi”dir (Derrida, 1994: 38). Başka bir deyişle, ancak isyansız devrim, devrimsiz Marxism, yıkıcılık içermeyen Nietzsche, ‘olaysız’ Deleuze veya Foucault olarak geri gelmeleridir. Sistem, radikal eleştiriyle ancak onun dikenlerini temizleyerek uzlaşabilir. Eşitsizlik her daim var olduğuna göre, her zaman bir eleştiri sebebi de vardır. Radikal eleştiri, tümüyle asimile edilemeyen bir arta kalandır.

Toparlarsak; konsensüsü, muktedir zulmünü eleştirmeyip mazur göstermek, verili olan lehine, muktedir lehine önleyici bir kayıtsızlık üretme arzusundan başka bir şey değildir. Bu bağlamda Schmitt’in istisna kavramına yaptığının aynısını, Berktay eleştiri kavramına yapar: Onun devrimci özünü, verili olanın, konsensüsün, muktedirin baskı ve korku rejimlerinin karşı-devrimci bir meşrulaştırmasına dönüştürür. Bu, eleştirinin devletin ve sermayenin bir aracı haline geldiği, Marx’ın terimleriyle söylersek, trajedinin komediye dönüştüğü an.

Derdimi anlatabildim mi?

 

(Katkıları için Onur Avcı’ya teşekkür ederim)

Kaynakça

Deleuze G & Guattari F, 1994 What is Philosophy? (London, Verso)

Deleuze G & F Guattari, 2007, “May ’68 Didn’t Happen”, Two Regimes of Madness. Texts and Interviews 1975-1995 içinde, G Deleuze (Semiotex(e), New York) s. 233-36

Deleuze G, 1983 Nietzsche & Philosophy (New York, Columbia University Press)

Derrida J, 1994 Specters of Marx: The States of the Debt, the Work of Mourning and the New International(Routledge, London, New York)

Rancière J, 2009 The Emancipated Spectator (London, Verso)

Žižek S, 2009, “Philosophy is not a Dialogue”, Philosophy in the Present içinde, A Badiou and S Žižek (London, Polity) s. 49-72


 

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI