Megalomania… Paranoya…Ya da Liderin Sonu…

 

Bazen öyle dönemler yaşarsınız ki, hayat, aldığınız kararları durmadan bozmaya zorlar sizi.

“Barış süreci” üzerine yazı yazmayayım, gelişmeleri izleyeyim, pişmiş aşa su katmanın gereği yok dersiniz. Hemen ardından, Öcalan’la BDP Heyeti öyle bir görüşme yapar ve bu görüşmede öyle laflar edilir ki, hiç istemediğiniz halde, “barış süreci”nin en önemli unsurlarını eleştirmek zorunda kalırsınız (bkz: bundan önceki “Söz Gümüşse…” yazısı.)

AKP iktidarı tarafından yargılananları eleştirmekten imtina edersiniz, yargılandıkları şu sıra onları eleştirmek istemez canınız ama bunlardan biri çıkıp öyle şeyler yazar ki, hiç istemediğiniz halde, eleştirmek zorunda kalırsınız.

Doğu Perinçek’in Aydınlık gazetesinde bugün yayımlanan “Aydınlıkçılar Aydınlık’ı niçin kuşatmadı” başlıklı yazısından söz ediyorum. Bu yazıyı ne kadar özetlemeye çalışsam başarılı olamayacağımı hissediyorum. Megalomanianın yol açtığı paranoyayı aktarmak nasıl mümkün olabilir ki… En iyisi okumanız.

Psikolog değilim. Bu konuda sanırım en özgün tahlilleri, örneğin Yankı Yazgan gibi psikologlar yapacaktır. Ben sadece bu hastalığın siyasi sonuçları üzerinde durmak istiyorum.

Liderler genellikle megalomaniaya eğilimlidirler. Bunun tarihte birçok örneği vardır. Yakın tarihte zirvedeki iki örneği, Stalin ve Hitler’dir.

Bu liderler, belki de başlangıçta megalomania hastalığının sadece bazı belirtilerini göstermekteydi, eğer o zamandan hastalıkları fark edilseydi, belki de kurtarılabilirlerdi. Beyin hücrelerinde bu hastalık rüşeym olarak var olsa bile, hastalık henüz beyinlerini ve benliklerini bütünüyle sarmamıştı. Megalomania eğilimleri onları liderlik basamaklarında adım adım yükseltti ve iktidarları büyüdükçe hastalık daha çok yayıldı. İktidarın zirvesi, megalomanianın da zirveye ulaşmasına yol açtı. Çünkü iktidarın gücü, insanların onlara tapınmalarına ya da tapınıyormuş gibi yapmalarına yol açtı. En azından, lidere yaptıkları övgülerle hastalığın yayılmasına sebep oldular.

Hastalık bundan sonra daha tehlikeli bir aşamaya sıçradı: Paranoya aşaması. Madem iktidarları bu kadar büyüktü, madem bu kadar güçlüydüler, o zaman onların bu büyük gücünü ve iktidarını ellerinden almak, onları devirmek isteyecek düşmanlar da onları yıkmak, hatta yerlerine geçmek için alesta beklemekteydiler. Etrafları düşmanlarla sarılıydı. Paranoya bu aşamada o kadar tehlikeli değildir. Yani öldürücü değildir. İlaçlarla ve altı aylık kontrollerle denetim altında tutulabilir.

Paranoya hastalığının en tehlikeli safhası, liderin, düşmanın içeride, hatta çok yakında, hemen yanı başında olduğunu düşünmeye başladığı safhadır. İşte bu safha oldukça öldürücüdür. Öldürücü derken, bunu iki anlamda da kullanıyorum. Öldürücüdür, çünkü lider; paranoyası sonucu, en tehlikeli düşmanı olarak görmeye başladığı yakın çevresi içinde “temizlik” harekâtına girişmeye başlar, yani eğer iktidardaysa onları öldürtür; iktidarda olmadığı için bunu yapma koşulları yoksa, en yakın çevresine saldırıda bulunur. Bu temizlik, öldürme ya da saldırı kampanyaları ve operasyonları liderin hastalığına hiçbir zaman derman olmadığı gibi, hastalığı daha da onulmaz hâle getirir.  Derman olmaz, çünkü liderin yakın çevresine saldırması bu yakın çevrede, açıkça dile getirilmeyen gerçek bir rahatsızlığa yol açar. O zaman lider, bu yakın çevre içinde, paranoyasının “gerçek” delillerini gözlemlemeye ve kuşkularına iyiden iyiye inanmaya başlar ki artık bu, hastalığın en öldürücü ve son safhasıdır. Megalomanyak-paranoyak lider, eğer ömrü vefa ederse, Hitler gibi, düşmanlarının tümüne karşı amansız bir savaş çılgınlığına kapılarak kendini ateşe atar ya da Stalin gibi, kuşkuları içinde kıvranarak beyin damarlarını çatlatır ve ölür.

Hastalığı bu safhaya gelmiş lider (belki de Hitler ve Stalin gibi mutlak bir iktidara henüz sahip olamadığı için) eğer henüz ölmemişse, saçma sapan halüsinasyonlar görmeye başlar. Örneğin kendini bir heykel olarak görür. Düşmanlar onun Atatürk heykeline benzeyen heykelini yıkmak istemektedirler, bunu yapabilmek için, önce, liderin karşısına O’nun, zamanında mücadele ettiği bir takım figürlerin heykellerini dikerler. Hem de bunu yapanlar, liderin gazetesinin başındaki sorumlulardır. Örneğin, “Dr. Serhan Bolluk ve Mehmet Sabuncu’nun yönettiği Aydınlık’ta, Cengiz Çandar ve hempaları” Aydınlıkçı olarak ilan edilir. Böylece Atatürk’ün heykellerinin karşısına nasıl Saidi Nursi, Şeyh Sait, Seyit Rıza heykelleri dikiliyorsa, Doğu Perinçek’in heykelinin karşısına da Cengiz Çandar, Gün Zileli, Oral Çalışlar… heykelleri dikilir. Sonra “kimse sesini çıkarmaz, derken sıra Atatürk heykellerinin yıkılmasına gelir.”

Ama lider, her şeyin farkındadır. Düşmanın nasıl en yakına sokulduğunu bilecek uyanıklıktadır (yani paranoyası o derece üst düzeye ulaşmıştır). Lider, “Silivri duvarlarından” gözlerini “İstanbul tarafına” diker. “Aydınlıkçılar her an Aydınlık’ı kuşatacaklar ve ‘aydınlığın sahibi vardır’ diyecekler umuduyla” bekler. “Şimdi” der: “Aydınlık’taki çalışanlar çoktan isyan bayrağını açmıştır.” Burada liderin, Atatürk heykelinden pek de farklı olmayan heykeli, kolunda kızıl muhafızların bandını taşıyan Mao’nun heykeliyle karışmıştır bir ölçüde. Heykelleşmiş lider, “karargâhı bombalayın” çağrısı yapmaktadır.

Atatürk-Mao karışımı bir heykel görünümündeki lider acılar içinde kıvranarak, “Peki o Saidi Nursi heykelini kim dikti Aydınlık’ın göbeğine, kimler sustu ve boyun eğdi, kimler bu karanlık eylemin üzerini kapattı” diye sorduğu sırada, heykel pozisyonunu bozmadan da olsa, bir ölçüde, Stalin’in savcısı Vişinsky’i ya da bir GPU sorgucusunu da epeyce andırmaktadır.

Sonunda çevresindeki herkesi korkudan titreten lider, yarattığı buz gibi atmosferde donup kalır.

Bu da liderin sonu ya da ölümüne ilişkin versiyonlardan biridir.

 

Gün Zileli

9 Mart 2013

www.gunzileli.com

gunzileli@hotmail.com

 

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI