Ali Kar/Bir Ara Sistem miydi Sovyet Sistemi?

 

Ekim Devrimi’nde vesayetçi bürokrat diktatörlerle proletarya arasında güçler dengesi eşit değildi. İç savaşın işçi sınıfını ağır tahribata uğrattığı süreçte vesayetçi diktatörler iktidarı gasp ettiler. Üretim araçlarının mülkiyetini devlete teslim ettiler.

Gerek üretici güçlerin gerekse üretimin kendi diyalektik yapısı, sürekli gelişerek değişimi talep eder. Devletin tutucu diktatörlük yapısı bu talebe uygun değildir. Dolayısıyla sosyalizme ve her türlü gelişmeye engel teşkil eder.

Böyle bir yapı, sosyalizme değil, tam tersine kapitalizme giden yolda yürüyerek sonunda özel kapitalist mülkiyete dönüştü. Kimilerine göre sistem, ne kapitalizm ne de sosyalizmdi. Kendine özgü bir ara sistemdi. Her sistemi belirleyen mülkiyet yapısıdır. Bir takım farklılıklar temel yapının ne kendini ne de ismini değiştirmeye yeter. Burada doğru tespit yapabilmek için, üretim araçları kimin elinde; üretenlerin yaratmış olduğu artıdeğere kim el koyuyor sorularına net cevaplar vermek gerekir. Artıdeğere ister doğrudan burjuvazi el koysun, ister devlet, işçi sınıfı için değişen bir şey yoktur.

Yaratılan artıdeğer sosyalizmin öngördüğü gibi, emeğe göre mi paylaşılıyordu? Bu paylaşımı işçi sınıfı ve bütün üretenler kendi özgür iradeleriyle, kolektif kararları sonucunda mı hayata geçiriyordu? Yoksa vesayetçilerin tekelinde olan komünist partisinin azınlığa dayalı göstermelik tartışmaları sonunda uygulanan kararlar mıydı? Bu kararlar emeğe göre miydi? Artıdeğer, toplumsal kültürün gelişerek sınıfın kültürel yapısında köklü değişimler için mi harcanıyordu? Yoksa askerî harcamalar başta olmak üzere, parti ve devlet bürokrasisinin imtiyazlı yaşamına mı harcanıyordu? Ara sistemdi diye isimlendirip tespit yapanların kendileri de ne burjuva ne de proleterdirler. Vesayetçi ara tabakandırlar. Halen de devlet mülkiletinden vazgeçmiş değiller. Artıdeğerin gasp edilmesi, mülkiyetin sahipliği, üretimin demokratik kurallar dışında sürdürülmesi, bölüşümün devletle bütünleşen komünist partisi tarafından yürütülmesi, öz itibariyle kapitalizmin kurallarına dayanıyordu.[1] Bütün bu kuralların egemen olduğu bu sistem kapitalizmi temsil eder. Sistemin mülk sahibi devlet olduğuna göre, adına devlet kapitalizmi denir.[2] Bu sisteme göre, son sözü devlet söyler. 70 yılın sonunda devlet komünist partisini dışlayarak son sözünü söyledi. Devlet kapitalizmi özel mülkiyet zemininde evrensel kapitalizme dönüştü.

Sovyet sisteminin temel yanlışı, üretim araçlarının devlet mülkiyeti olarak konumlandırılmasından kaynaklanır. Hedeflenen sosyalizmin gerçekleşmemesi tek başına Stalin’in kanlı diktatörlüğüne bağlanamaz. Kruşçev’in Stalin’in yerine geçmesi de sosyalizmin gerçekleşmemesinin tek engeli biçiminde izah edilemez. Hatta Lenin uzun yıllar yaşayıp komünist partisinin başında kalsaydı, engin bilimsel öngörüsü, mükemmel toleransı ve demokratik anlayışına rağmen sosyalizmi inşa edemezdi. Çünkü sistemin temeli daha başlangıçta yanlış bir mülkiyet zemini üstünde kurulup şekillenmişti. En doğru kişilerin bile buna gücü yetmezdi. Sosyalizmin gerçek dinamikleri olağanüstü kişiler değildir. Tayin edici olan, sistemin doğru temeller üzerinde inşa edilmesidir; mal, hizmet, bilim, kültür, sanat ve teknoloji üretenlerin, sistemin gerçek sahipleri olarak yönetime doğrudan egemen olmalarıdır.

Daha önceki yazılarımda tekrar tekrar belirtmiştim. Doğru üretim biçimi, üretim araçlarının, sanayide sendikalara, tarımda köylü üretim kooperatiflerine ait olmasıdır; küçük mülkiyetin özgür olmasıdır. Bütün üreticilerin üyesi olduğu sendika ve kooperatiflerin mülkiyete sahip olduğu ve yönettiği bir sistem.

Karl Marx, üretim araçlarının mülkiyeti devlete teslim edilir diye herhangi bir tespit yapmamıştır. Kamunun, üretim araçlarının kolektif mülkiyetini temel almıştır. Bilindiği gibi, kamu, toplum anlamına gelir. Sendikalar ve üretici köylü kooperatifleri, nitelik olarak kamunun yapısal özelliklerinin bütün fonksiyonlarına sahiptirler. Üyeleri üretimi fiilen hayata geçirmekte, günlük üretim içinde, makinelerle, çeşitli üretim aletleriyle iç içe yaşamaktadırlar. Bu birliktelik, âdeta bebekle annenin birlikteliği gibidir. Nasıl ki, bebeğin en yakını, ona her türlü ihtimamı gösteren annesiyse, üretim araçlarının kolektif mülkiyetinin sahibi de ancak ve ancak işçi sendikalarıyla üretici kooperatifleri olabilir. Devlet, tüketici diktatör yapısı nedeniyle anne şefkatinden yoksundur. Baskı, gaddarlık, zulümle yoğrulmuş nitelikleri dolayısıyla devletin üretim araçlarına sahiplik yapması, üretimin sürekli değişen diyalektik karakteriyle ters düşer. Yıkılan Sovyetler Birliği’nin devlet mülkiyeti bu tespiti tartışmasız bir şekilde kanıtlamıştır. Üretici güçlerin demokratik özü üretimin doğal gelişmesine denk düşer. Hâlbuki devletin diktatörlük yapısının, demokratik mülkiyet sisteminin sonucu olan demokratik üretime ve demokratik bölüşüme tahammülü yoktur. Demokrasinin maddi zeminini oluşturan mülkiyetin demokratikleştirilmesi, bölüşümün demokratikleştirilmesi ve bütün bu süreçlerin politik karar mekanizmalarının sendikalarla üretim kooperatifleri tarafından oluşturulmasını kaçınılmaz hâle getiriyor.

Ayrıca devlet geçici bir kurumdur. Sınıfsız toplum aşamasında devlet olmayacaktır. Mevcut bütün fonksiyonlarını yitirip tarihten silinecektir. O zaman, devletin yok oluşuyla birlikte üretim araçları sahipsiz bir konuma düşmeyecek midir? Devlet olmayınca, üretim araçlarının mülkiyeti de ortadan kalkmış ve fiilen sahipsiz konuma düşmüş olmayacak mıdır? Bu durumda, üretim araçlarının mülkiyetinin daha kalıcı kurumlarda olması gerekmez mi? Üretim araçlarının sürekliliği, bizzat üretimi gerçekleştiren işçilere ve köylülere ait olmasını gerekli kılıyor. Üretim araçları burjuvazinin elinden alındığı daha ilk anda doğrudan bu sınıfların eline geçmelidir. Mülkiyetin demokratikleşmesi, üretimin demokratikleşmesi ve bölüşümün demokratikleşmesi ancak bu sınıfların doğrudan organları olan sendika ve kooperatiflerin mülkiyete el koymasıyla mümkündür.

Bir başka nokta, devletin çekirdeğini oluşturan askerler başta olmak üzere, üretim dışı tüketici bürokratik kurumların diktatörlüğün gerici zeminini oluşturmaları, yapısal olarak her türlü özgürlüğe ve üretim araçlarının demokratikleştirilmesine karşı olmalarıdır. Devlet, gerici karakteri, diktatörce özü nedeniyle, üretim araçlarının demokratikleşmesine, demokratik bölüşüm sisteminin inşasına tahammül edemez. Devletin iç yapısı, statükonun, diktatörlüğün, gericiliğin düşünce sarmalıyla örülüdür. Devlet bürokrasisi, başta askeri harcamalar olmak üzere, bürokratik harcamaların bütçedeki payını sürekli artırma eğilimindedir. Bu durum, toplumsal yaşamın standardını sürekli düşürür. SSCB’nin toplumsal yaşam standardının kapitalist ülkelerdeki yaşam standardından daha geri bir düzeyde olmasına yol açan faktör, olağanüstü askerî harcamalardır. Askerî harcamaların İkinci Dünya Savaşı sonunda sıfırlandığı iki ülke olan Federal Almanya ve Japonya’nın ekonomik gelişmesi emperyalist propagandasıyla “mucize” diye yutturulmaya çalışılmıştır. Hâlbuki “mucize” diye bir şey söz konusu değildir. Savaştan yenik çıkan Almanya ve Japonya’nın orduları fiilen tasfiye edilmişti; dolayısıyla her iki ülkenin tüketici askerî harcamaları üretime akmıştır. İşte “mucize” denen şey böyle gerçekleşmiştir.

Günümüzdeki gelişmelerin geçmişteki teorik tespitlerle çözülmesi mümkün değildir. Sovyet sistemi, yanlış konumlandırılan devletçi mülkiyet sistemi sonucunda hayat alanını terk etmiştir.[3] Bugünkü değişik önerileri tartışmak yerine, bunları Marksizme, Leninizme aykırıdır, ihanettir diye nitelendirmek, sürekli değişen maddeyle birlikte düşüncelerin de değişeceği olgusunu reddetmektir. Türkiye’de Marksizm adına yola çıkan parti ve siyasi grupların, bir iki istisna hariç büyük çoğunluğu, devletçi anlayışın sonucu olan statükocu politikaları bugüne kadar kutsadılar; üye ve sempatizanlarına tartışılmaz dogmalar olarak sundular; yaşanan yeni dönemin teorik ve politik temel ihtiyaçlarını cesaretle gündeme getirmekten kaçındılar. Pozitif bilim alanında başlangıçta tespit edilen kavramlar, kurallar kesin, tartışılmaz ve değişmez nitelikte olgular olarak değerlendirilemez. Diyalektiğin sürekli değişim yasası, olayların sebep ve sonuç ilişkilerinin birbirini etkilemesi sonucunda, yüz yıl önce geçerli bilimsel kuraldır diye tanıtılan olguların günümüzde yepyeni olgularla yer değiştirdiği inkâr edilebilir mi? Örneğin, uzun bir dönem boyunca atom çekirdeğinin parçalanmazlığı kabul edilmişti. Ne var ki, günümüzde atom çekirdeğinin de parçalanabildiği kanıtlandı. Sosyalizmin inşasını, sınıfsız toplum projesini yeni koşullarla birlikte tartışmak, Marx’ı, Engels’i ve Lenin’i inkâr etmek anlamına gelmez. Onlar yaşadıkları tarihsel dönemi o günün şartlarına göre tahlil ettiler. XXI. Yüzyılın sorunlarını geçmişte yapılan tespitlerden alıntı yaparak çözmek olanaklı değildir. Bu yöntem ancak tekke şeyhlerinin yeni müritler toplamasını sağlar.

 

6 Mart 2013

 



[1] Üretim doğrudan sınıf organlarının eline geçerse partinin işlevinin kalmayacağından korkulmaktadır. Kapitalist düzende, üretim araçlarına sahip olan burjuva sınıfının temsilcileri de doğrudan burjuva partilerine girip aktif politika yapmıyorlar. İşveren örgütleri, temel politikaları hamur gibi yoğurup bunların fırında pişirilmesini burjuvazinin partilerine bırakıyorlar. Yani izlenecek esas politikaları işçi ve köylülerin kendi örgütleri hazırlamalıdır. Parti bu temel politikaları siyasi alana taşımalıdır. Bu olmadığı sürece mutlak parti hâkimiyeti işçi sınıfını dışlar ve partinin kölesi haline getirir.

[2] Bu mülkiyet ve yönetim tarzı bütün ülkelerin komünist partileri tarafından âdeta kutsanarak benimsenip kabul edilmişti. Yugoslavya Komünist Partisi, küçük üretim araçlarının mülkiyetini serbest bırakarak kısmen farklı bir uygulamayı denemiş, ancak bu küçük çaptaki farklılık devlet mülkiyeti karşısında belirleyici güce sahip olamamıştır. Neticede YKP de diğer resmî partilerden temelde farklı herhangi bir özelliğe sahip değildi.

[3] 1987 yılının sonbaharında Küba’yı ziyaretim sırasında küçük bir köyü gezdim. Her evin bahçesinde on altı adet kahve ağacı, yirmi civarında muz ağacı, iki yavrularıyla birlikte, biri erkek biri dişi iki domuz vardı. Köyün çevresindeki yüzlerce dönümlük tarım arazisi boş duruyordu. Her köylü ailesi, 200 dönümlük araziyi işletme hakkına sahip olup ürün elde etseydi, iki domuz yerine 50 domuz, 50 koyun, 3 inek besleyip ürettiklerini tüketim malları satış kooperatifine satsaydı çok daha iyi olmaz mıydı? Bunda sosyalizme aykırı ne vardır ki?

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI