Söz Gümüşse…

 

 

Abdullah Öcalan’la MİT’in vardığı anlaşma konusunda daha önce birkaç yazı yazmış ve bu durumu “muvazaa” sözcüğüyle nitelendirmiştim. Bu, işin bir yanıydı. Diğer yanı ise, milyonların bel bağladığı barış umuduydu. Bu yüzden, muvazaa konusundaki düşüncem değişmemesine rağmen, “pişmiş aşa su katmamak”, yani oluşmakta olan barış ortamına çomak sokmamak için, aynı milyonlarca insan gibi ben de umutlu bir bekleyiş içine girip olayları izlemeyi ve bu konuda bir süre bir şey yazmamayı tercih ettim. Hele ulusalcıların, CHP ve MHP’nin, başlayan sürece karşı saldırganca tutumunu gördükten sonra bu tercihim bir kararlılığa dönüştü.

Laf etsen ne olacak ki, sen kimsin, bir sivrisinek vızıltısı kadar bile bir hükmün mü var, denebilir. Doğrudur, cürmüm kadar bile yer yakmayacağımı biliyorum ama yine de kendi adıma sorumlu davranmam gerektiğini düşünüyorum ve bu düşüncem bugün de geçerlidir. Ne var ki, gazetelerde açıklanan “görüşme notları” beni bu yazıyı yazmak zorunda bıraktı.

 

Bu notlardan anlaşıldığına göre, görüşmeler bir kahve sohbeti havasında geçmiş. Üstelik MİT görevlisinin huzurunda yapıldığı halde. MİT görevlisinin huzurunda yapılmıyormuş gibi olsa ne olacak ki… Hapishanede yapılan böyle bir görüşmeyi MİT’in noktasına virgülüne kadar tespit edeceği çok açık. Bu görüşmelerin şu ya da bu şekilde açıklanacağı da bir o kadar açık.

O halde?

Nedir bu sorumsuzca kahve sohbeti?

Abdullah Öcalan’dan başlayalım. Deliliğe doğru seyretmekte olduğunu düşündüğüm egosantrik ve megaloman üslubunun ve vaaz havasının üzerinde hiç durmayayım. Sözlerinin, ulusalcı cenahı ayaklandıracağını, üniter devletçilerin eline esaslı saldırı kozları vereceğini, süreci birlikte kotardığı AKP’yi zor duruma düşüreceğini, sonuçta belki de süreci baltalayacağını hiç mi hesap etmez insan? Böyle nazik bir durumda, ağzından çıkan sözlerin nelere yol açabileceğini hiç mi hesaplamaz? Böyle bir ortamda en akılcı yolun, önceden tasarlanmış kısa formülasyonların dışında, susmak olduğunu hiç mi düşünmez?

Hadi Abdullah Öcalan’ı geçtik. Benim esas kızdığım, oraya BDP adına giden üç temsilci. Nedir o el pençe divan halleri allahaşkına? Nedir o “sayın başkan” dalkavuklukları? İçlerinde hiç mi cesur biri yoktu, Abdullah Öcalan’ı uyaracak? Diyelim ki, öngöremediğiniz bir durum oldu ve Abdullah Öcalan dizginsiz bir şekilde konuşmaya başladı, o zaman duruma müdahale edip, “Sayın Öcalan, şimdi bırakalım bu tür konuşmaları da, barış süreci için atılacak adımları madde madde, formülasyonlar halinde konuşalım kısaca” diyecek biri yok muydu? Ya da olabilecekleri öngörüp, daha baştan olaya el koyarak, MİT’in denetimindeki konuşmaları aklıselim bir mecraya sokmaya çaba gösterecek biri yok muydu? Yahu yapmayın be kardeşim, bu adam zaten yıllardır içeride. Bıçak sırtındaki durumu değerlendirememesi pekâlâ mümkün. Yıllarca süren hapishane koşullarından dolayı, her türlü istismara açık abuk subuk laflar etmesi olmayacak şey değil. Ya da ne bileyim, uzun yıllar kapalı kalmanın sendromlarıyla liderlik sendromlarının bir araya gelmesi sonucu, örgüt ve taraftarlarına acilen mesaj verme kaygısıyla olmayacak laflar etmesi de mümkün. Üstelik baştan gördünüz ki, bunu yapmaya başlamış bile. Ne biçim sorumlularsınız siz? Duruma müdahale edemeyen, tersine sorularınızla konuşmaların daha da vahim bir hal almasına neden olan. Konuşmaları daha sağlıklı, daha ketum bir mecraya sokmak için en ufak bir girişimde bile bulunmayan. Evet, anladık. Abdullah Öcalan bir megolomani içinde. Peki siz ne içindesiniz? Sizinkisi de bir “başkanomani” olmasın sakın? Hiç mi aklınız yok? Eğer aklınız var ise, Öcalan’ı uyaracak şuncacık mı cesaretiniz yok? Yazık, çok yazık. Sırrı Süreyya Önder… Ben seni en azından daha kişilikli biri sanırdım. Sende de ne akıl, ne de cesaret varmış.

Süleyman Demirel, bundan yıllar önce “konuşan Türkiye”den söz etmişti. Her şey öylesine fazla konuşulmaya başlandı ki, bu ülke, “sıçırtkan Türkiye” haline geldi. Susmanın da bazen erdem olabileceği unutuldu gitti. Eskilerin, “söz gümüşse, sükût altındır” sözü de öyle.

Orada da yapılması gereken buydu. Hem BDP heyetinin, hem Abdullah Öcalan’ın son derece ketum davranmaları, sadece formüle edilmiş cümlelerle konuşmaları gerekiyordu. Ne yazık ki bunu beceremediler ve görüşmeyi yüzlerine gözlerine bulaştırdılar. Umarım bundan gereken ders çıkarılır da sürece daha fazla zarar vermemek için sadece gerektiği kadarını söyleme sanatına uygun davranırlar.

Bizler de susarak beklemesini bileceğiz elbette. Bu kısa yazının, bu sürece ilişkin son yazı olmasını dilerim.

 

Gün Zileli

2 Mart 2013

www.gunzileli.com

gunzileli@hotmail.com

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI