Işıl Kandolu/MİLLİYETÇİLİK, KADIN VE ÖLDÜRME EYLEMİ ÜZERİNE BİR FİLM

 

 

Habil ve Kabil’in meşhur hikâyesi olmasaydı kardeşin kardeşi öldürme eylemi  zihinlerimizde meşruiyet kazanır mıydı?  Bizi biz yapan bir tarih ve yaşanmışlıklarımız var, Habil ile Kabil hikâyesi de kutsal kitaplara göre insanlık tarihimizin , yani “bizim” bir parçamız…  Bol mülkiyetli, bol iktidar soslu bir hikâye bu. Kutsal kitaplarda kardeş olan iki kadının birbirini öldürdüğü hikâyelere neden rastlamıyoruz? Mülkiyet, çalmak, çaldığını meşrulaştırmak ve şiddet, istisnalar olsa da, bir cinsin tekelinde gibi görünüyor uzun zamandan beri…

 

Tersten okumaların tarih eğitimi için önemli bir metot olduğunu düşünüyorum ve derslerimde de uyguluyorum. Nihal Atsız ‘ın Bozkurtların Ölümü romanını Halil hocamın tavsiyesiyle okumuştum,  milliyetçiliğin romanlardaki etkisi üzerinde beni oldukça düşündürdü, tarih derslerinde tersine bir okumayla nefret söylemi içeren bu hikayeyi derslerime yedirebildim. Ama bir sorun vardı. Bozkurtların Ölümü, eleştirel bakarak mesafe kurmak istediğim ama bir türlü mesafe kuramadığım, kısacası tiksindiğim  bir hikâye oldu benim için. Sanırım öğrencilerime de bu hissiyatımı ziyadesiyle yansıtmışımdır.

Bir öykü anlatıcısı olan Nihal Atsız ile arama mesafe kurmayı başaramamıştım ama yönetmen Jashua Oppenheimer, “Öldürme Eylemi” filminde mesafe koymayı başarabilmişti öyküyü anlatanlarla arasına. Bir iki yerde sesini duyabildim onun. Yönetmen Jashua,  Endonezya’nın ünlü tetikçilerinden Enver’e “izlediğin sadece bir film, senin kurbanların ise gördükleri işkence sonucunda öldürüleceklerini biliyorlardı.”  Diyordu. Bozkurtların Ölümü bir kurguydu. Ama yine de hikâye bedenime soğukluk vermişti,  ölüm soğukluğuydu bu… Romanı bitirdiğimde kan kokusunun mide bulandırıcılığı sarmıştı dört bir yanımı. Atsız’ın roman kahramanlarına göre Çinliler mutlaka öldürülmeliydi… Çinli erkeğin ya da kadının “kurgulanmış” rollerini  layıkıyla anlatmıştı bize Nihal Atsız.  Fitne fücur, kısır Çinli prensesler, Türklere hizmet için yaratılmış Çinli çiftçilerdi onlar. Filmde ise gerçekliğin bir karesinden alınıp tekrar kurgulanan Çinli rolünü Enver oynuyor.İşkence gören Çinli bir komünistin yerine geçiyor Enver oysa gerçekte işkence yapan kendisi. Adeta Çinli komünist  oluyor, bir şekilde “don değiştiriyor”, bedeni Komünist diye öldürdüğü Çinlinin bedenine giriyor. Sonrasında yönetmenden girdiği rolü ekranda tekrar oynatmasını istiyor, kendini izliyor. O, bir yandan bedenine girdiği Çinli komünist, bir yandan da Holywood filmlerinin ünlü bir gangsteri, tetikçisisidir. Bir yandan da işkenceye seyirci kalan, diğer yandan işkenceyi bizzat eyleyendir. Fimlerin şiddet içeren gizli çekiciliğine kendini kaptıran, şiddeti içinde yeniden üreten toplum dışı bir genç midir yoksa?

Nihal Atsız, Çinli kadınların fesatlıklarını, Çinlilerin paraya pula düşkün bir halk olduğunu ve Göktürk ülkesini bölmek isteyen Çinlilerin sonunun  ne olabileceğini tarihimizi hikâyeleştirerek gösterdi, biz Türk gençlerine… Öldürme Eylemi’nde rol alan  tetikçilerin gündeminde de, Nihal Atsız’dan yirmi yıl sonra bile yine “ülkeyi bölenler” vardı. Ne kadar evrensel bir duyguydu bu. Dünyanın neresinde olursanız olun ülkeyi bölenler hep vardı, o bölenler, çarpılırdı elektrikle, türlü işkencelerle ruhları dağılırdı. Bölücüler  dünyanın her bir noktasına nasıl bu kadar yayılabilmişlerdi? Düşünsenize, Endonezya’ya kadar ülkeleri bölmek isteyen bir takım yaratıklar vardı,  acaba Fizan’a da gitmişler midir bu bölücüler?  Çünkü her yerdeler, onlardan ne pahasına olursa olsun kurtulmak lazım!

Filmde, nadir de olsa seyirciye nefes alma aralıklarının bırakıldığı bazı sahnelerde , Yunus peygamberin, yunusun ağzından çıkarak hayata dönüşü gibi hayata dönen, raksederek karanlığın içinden aydınlığa çıkan, denizin içindeymiş kadar özgür ama bir o kadar da tipik güzellik imgelerine hapsedilmiş kadınlar var. Yunusun kustuğu bu kadınlar kimdir? Enver ve arkadaşlarının komünistlerin hâkim olduğu köyleri basıp tecavüz ettiği kadınlar mıdır onlar? Endonezya paramiliter örgütü “Preman”ın (Anlamı: Özgür Adam) üyelerinin söylediği gibi, “14 yaşında, tadından yenmeyecek genç kadınlar”dı onlar, bastıkları evlerde karşılaştıkları, komünist oldukları için tecavüzü hak eden… Halkın büyük bir çoğunluğu bu beylere öldürme selahiyetini vermişti bir kere, dolayısıyla emredenler, yanlarında çalışan, onlara hizmet eden bütün kadınlara, bilmem nerelerinde ben olup olmadığını sorma hakkına da sahiptirler. Bu soruya muhatap olan hizmetçi kadın, güç kullanma yetkisini elinde tutan örgüt liderine sadece gülümser. Karşısında öldürme eylemini binlerce kere gerçekleştirmiş, kız kardeşlerine, erkek kardeşlerine kıymış paramiliter bir “özgür adam” vardır çünkü. Genç kadın ise ne yazık ki özgür değildir bu ülkede.

Enver ve arkadaşları, Endonezya’da 1965 yılında öldürdükleri komünistleri oynarlar Joshua’nın çektiği, “kendi” filmlerinde. Amaçları gelecek nesle komünistlerle nasıl mücadele ettiklerini  göstermek, ülkelerinin doğru tarihini yazmak ve gençlere öğretmektir.  Bir süre sonra, kurguladıkları oyun gerçek olur. Kendileri gerçekliklerini fışkırtırlar içlerinden pervasızca, bir çeşit tapınma halidir bu, kana tapınma hali. İçlerinden biri, “yeni nesil bizi böyle tanımasın” der, “biz onlara güzel güzel işkence yaptık”… Aralarında, filmde çoğunlukla kadın kılığına giren ve her ne hikmetse bir türlü milletvekili olamayan şişmancası, “biz zalimdik” der, “gerçek bu, biz komünistlerden daha zalimdik…”

Filmde, tetikçiler köylere saldırdıkları sahneleri çekmek isterler, bu sahnelerde, Enver ve arkadaşlarına, komşuları, onlara yakın olan köylüler ve çocukları yardım eder. Paramiliter güçler köye gelir ve muhalif köyleri yakarlar. Kadınlar, çocuklar rol icabı  bağırırlar, filmi çekenler onlara gerekli direktifleri verirler, birden sahne yine gerçeğe duruverir. Enver ise onları dışarıdan seyreder. Komünistleri oynamak  istemeyen kadınlar,önce rol icabı köylerini yakmamaları için paramiliter güçlere yalvarırlar ama sonra o kadınlar, “o” kadınlar olur, çığlık çığlığa giden hayatlarının, çocuklarının, sevdikleri erkeklerin ardından bağırırlar. Enver’in arkadaşı, filmde kargaşanın, sevdiğini kaybetmenin, çığlıkların derinliğini yaşayan kendi  çocuğuna “utandırma beni, bu sadece bir film” der ama çocuk ağlamaya devam eder. Filmde kurguya dönüşmüş  gerçeklik halini,safça ve inanarak hisseden ve bu duygudan uzun süre kurtulamayan sadece çocuklardır, nefretin dili onların gözlerinde, gözyaşlarında, korkuyla aldıkları nefeste gizlidir. Katiller erkektir, öldürme eylemlerini de gülümseyerek anlatırlar. Etraflarındaki insanlar; kadın, erkek, çoluk çocuk bu hikâyeleri gülerek dinlerler. Onlar için komünist avının hikâyeleri eğlencelidir, ölümün, öldürmenin histerik bir biçimde paylaşıldığı bu toplumsal cinnet anlarını oynayanlar, rollerine girdiklerinde acaba anlamışlar mıdır av olmanın zorluğunu? Hep avcı mı olur muktedirler?

Endonezya’da, milliyetçi paramiliter gençlerin saygı duyduğu  Enver ve arkadaşları, piyasadan para toplarlar yıllarca, parayı vermeyenlerin başlarına ne gelebileceği herkesin malumudur. Bir sözleri, bir bakışları yeterlidir kurdukları korku imparatorluğunun devamı için. Parlamentoda onların milletvekilleri vardır, başbakan yardımcıları vardır ama “onlar” herşeyden önce belleklerde yaşamaktadır, gözlerini kırpmadan öldürmüşlerdir dönemin muhaliflerini… Film setindeki emekçilerden biri anlatır film zenginleşsin diye hikâyesini. Çinli üvey babasını, Çinli diye katletmiştir Premanlar. “Yanlış anlamayın” der adam, “sizi eleştirmiyorum üvey babamı öldürdüğünüz için,  sadece film zenginleşsin diye anlatıyorum hikâyemi.” Aynı adam, daha sonra, işkence gören bir komünisti oynar filmde. O kadar özdeşleşir ki o rolle, ağzından salyalar çıkar  canı yanmasa da…  Oynadığı rolde işkence görenin bedenine girmiş, gecenin bir yarası alınıp götürülen, annesinin yolun kenarına gömmek zorunda kaldığı üvey babası olmuştur. Ağzından çıkan sözcükler değil, gözleri anlatır yaşadığı dehşeti. O gözler ki tetikçi Enver’in gözlerine kilitlenmiştir ve gözler rahat vermez geceleri uykusunda Enver’e.

Enver, torununun  ayağını yaraladığı ördeğini ona göstererek, “ondan özür dile, sev onu, yanlışlıkla yaptım de” diyebilir. Ve kendini temize çekmek, yeni bir sayfa açmak için yaşadıklarını 70 yaşındaki aklıyla tekrar yaşayıp bir filme çekebilir, Jashua da bu filmin filmini bir belgesel olarak sunar bize. Kazananların hukuku, katillerin siyaseten katlettiklerini bütün çıplaklığı ile devlet televizyonunda spikerlere anlattırarak halk nezninde kendini güçlendirebilir.  Bu histerinin hesabını soracak birileri var mıdır Endonezya’da? Ya da dünyada? Biz seyreden miyiz, yoksa  oynayan mı? Filmin içinde miyiz, yoksa dışında mı? Kan dökülmesin, ortalık batmasın diye Enver’in  filmde çelik telle boğarak öldürdüğü  adam, filmin sonlarında  teli elinden yere atar ve Enver’e onu cennete gönderdiği için teşekkür edip boynuna madalya geçirir. Enver gibi tetikçilerin  boynuna madalya geçirenler gerçekte kimlerdir?

Gölgesizler filminin  müziğinde Candan Erçetin’in dillendirdiği gibi, açık görünüyor her şey: Var mıyım, yok muyum, hiç miyim, suç muyum, ben kimim? İbret miyim? Cinnet miyim? Her ihanete akıl erdiren, her cehalete kılıf uyduran, her esarete fiyat biçtiren sen değil de “ben” miyim?

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI