Gerçek ve Abartma!

 

Abartma (eski dilde mübalağa) ile uydurma arasında önemli bir fark vardır. Uydurmanın gerçekle hiçbir bağlantısı yokken, abartma, var olan bir gerçekliğin şu ya da bu ölçüde, olduğundan büyük gösterilmesine dayanır.

Abartma, bir yandan gerçek bir korkunun, bir yandan da bilinçli bir savunma ya da saldırı refleksinin yol açtığı çarpıtmacılığın ürünüdür. Kimi siyasi güçler (belki de hepsi), düşmanlarını abartırken, aslında gerçek korkularını da ifade etmiş olurlar ama abartının büyük kısmı, bilinçli bir çarpıtmayla imal edilir.

Abartmanın toplumsal hayatta belirleyici bir yeri vardır. İdeolojiler, siyasi hareketler, partiler ve devletler genellikle abartmaya dayanırlar.

Bunların bazı örneklerini sıralayalım:

Birinci Dünya Savaşı’nın ardından, Batılı devletler, komünizm ve Sovyetler Birliği tehlikesini abartarak sürdürmüşlerdi emperyalist politikalarını ve Sovyetler Birliği’ni bu abartmaya dayanarak ablukaya almışlardı.

Bolşevikler, bir gerçek olan Batı ablukasını abartarak içerde bir tek parti diktatörlüğüne gitmişlerdi. Bolşevikler batılı emperyalist ülkelerin dışarıdan bir istilaya girişebileceğinden gerçekten korkuyorlardı ama bu korkuyu abartmak işlerine gelmişti. Bu sayede bütün muhaliflerini rahatlıkla ezebilmişlerdi.

Daha sonra Stalin, “Troçkizm tehlikesini” olağanüstü abartmış, neredeyse sineği fil gibi gösterip, bu abartma üzerinden tüm toplumu muazzam bir baskı altına almıştı.

Hitler de benzeri bir şeyi yapmış, komünizm ve Sovyetler Birliği’ni abartılı bir şekilde vurgulayarak ve ayrıca ırksal tehlikeye dikkat çekerek kendi saldırgan politikalarının temellerini inşa etmişti.

Soğuk Savaş sırasında, Batı, Sovyetler Birliği ve komünizm tehlikesini, Sovyetler Birliği, Batı emperyalizmi tehlikesini abartarak kendi dayanaklarını güçlendirmeye çalışmışlardı.

Yakın zamanda, reel sosyalizm çökünce batı kapitalizmi bir an için boşlukta sallanmış ama hemen ardından “İslamcı terörizm” tehlikesini abartarak huzura ermişti. Yani anlayacağınız hiçbir siyasi güç, kendine abartılmış düşmanlar bulmadan varlığını sürdürememektedir.

Türkiye’den de birçok örnek verilebilir. Cumhuriyetin kuruluşundan itibaren Türk egemen elitleri, “irtica” ve “komünizm” tehlikesini bilinçli olarak abartmışlardı. Bu, 1950’li yıllarda da, özellikle “komünizm tehlikesi” açısından sürdürülmüştü.

27 Mayıs’tan sonra da abartmalar birbirini kovaladı. Siyasi güçler, yerine ve kendi amaçlarına göre, abartılı tehlikeler ortaya sürmekten geri kalmadılar. Bu, sağcılara göre, “ülkemizi ele geçirmeye çalışan Sovyetler Birliği’nin işbirlikçisi komünistler”; solculara göre, “emperyalizmin işbirlikçisi faşistler”di. İşin aslına bakacak olursak, ne solcular, “Sovyet işbirlikçisi”ydi, ne de sağcılar, “emperyalizm işbirlikçisi”. Sağcı ve aşırı sağcı partilerin Amerika’yla işbirliği taraftarı oldukları doğruydu ama sırf sağcı-tutucu bir ideolojiye sahip olduğu için Anadolu’dan gelmiş muhafazakâr bir genci “işbirlikçi faşist” ilan edip baş düşman bellemek büyük bir abartıydı. Tabii ki, sağcıların, solcu gençleri  “komünist” diye hedef tahtasına koymaları da aynı şekilde. Eğer her iki taraftaki gençler, etkilendikleri siyasi güçlerin abartılarından sıyrılıp olaylara daha makul ölçülerde bakabilseydiler çok daha sağlıklı bir toplumsal ortam doğabilirdi aslında.

 

Günümüze gelecek olursak, farklı siyasi güçlerin, siyasi bir güç olmanın doğası gereği, abartmalarını sürdürdüklerini söyleyebiliriz. Günümüzün abartılarını şöyle sıralayabiliriz: Ergenekonculuk, vesayetçilik (AKP kesiminin, liberallerin ve Kürtlerin ortak abartısı); bölücülük-Kürtçülükterörizm (AKP kesiminin ve ulusalcıların ortak abartısı); cemaatçilik (ulusalcıların ve devrimci kesimin ortak abartısı).

Bunları tek tek inceleyelim:

Ergenekon diye bir örgüt olmadığını düşünmekle birlikte, eğer devlet içinde örgütlenmiş, 1990’larda özellikle Kürtlere karşı gayrinizami bir savaşın yürütülmesinde başı çekmiş ve artık önemli ölçüde tasfiye edilmiş bir kesime “Ergenekon” adı veriliyorsa, bu Ergenekon tehlikesinin özellikle AKP ve liberaller tarafından aşırı ölçüde abartıldığını söylemek zorundayım. Bunu neden yapmışlardır? Neden yapacaklar? Elbette AKP iktidarının kendini pekiştirmesini ve gayrinizamı savaş aygıtını kendi denetimi altına almasını sağlamak için. Bunu önemli ölçüde başarmışlardır. Günümüzde artık bu tehlikenin fazla abartıldığını düşünenlerin sayısının arttığını tespit etsek de, abartının hedefine önemli ölçüde ulaştığını söylemek mümkündür.

Vesayet rejimi denen şey de aynı kesim tarafından bir hayli abartılmıştır. Elbette bununla, vesayet rejimi diye bir şey olmadığını söylemek istemiyorum. Söylemek istediğim, abartmanın boyutlarıdır. Zaten bu abartmayı yapanların amacının, gerçek anlamda vesayet rejimini ortadan kaldırmak değil, kendi denetimleri altına almak olduğu bugün ayan beyan ortaya çıkmış bulunmaktadır. Abartının farkına varan Kürtlerin çoğunluğu ve hatta bazı liberaller, artık bu konuda daha ihtiyatlı olmak gereğini fark etmişlerdir.

Bölücülük-Kürtçülük-terörizm abartısını, AKP ile el ele (en bayağı ulusalcı yayın olan Sözcü gazetesinin “devletin bakanına öyle diyemezsiniz” sözlerine bakınız) sonuna kadar götürmekte kararlı olan kesim ulusalcılardır. Öyle ki, Kürt mücadelesini “ülkeyi bölmek ve devleti çökertmek isteyen ABD’nin komplosu” olarak sunmaya pek hevesli olan ulusalcılar, bu alandaki abartmalarını en son noktasına kadar götürerek kendi ulusalcı bloklarını inşa etmektedirler. CHP’deki son karışıklıklar, bu abartının epeyce başarılı olduğunu ve ulusalcılığın, CHP içinde de önemli bir varlık haline gelip kendisini pekiştirmesine hizmet ettiğini göstermektedir. Bu arada, abartı ile paranoya arasında çok ince bir çizgi olduğunu da belirteyim.

Cemaatçiliğin önemli olduğunu düşünmekle birlikte, gerek ulusalcıların, gerekse devrimcilerin bu gücü de oldukça abarttıkları ve olduğundan güçlü gösterdikleri gibi bir hissiyat içindeyim. Cemaatin, AKP cephesinde önemli bir mihrak olduğu, devletin ve polisin içinde önemli bir güç topladığı, çeşitli komplolarda parmağı olduğu, büyük bir ekonomik kaynağa sahip olduğu doğrudur. Bununla birlikte, her taşın altında cemaat aramanın giderek abartma boyutlarına ulaştığını düşünmeye başladım. Ayrıca şunu da unutmayalım: Bu tür yaygın örgütlenmeler, her ne kadar güçlü gibi görünseler de, aslında o kadar güçlü değillerdir, çünkü bağlar, yapısı gereği gevşektir. Örneğin, bugün birbirine elense çekmekte olan Tayyip Erdoğan’la Fetullah Gülen, ciddi bir çatışmaya girecek olsalar, siyasi gücü elinde tutan Tayyip Erdoğan, cemaati darma duman eder. Cemaate ikbal amacıyla yanaşanların yüzde doksanı, böyle ciddi bir çatışmada, cemaatle bağlarını kopararak ya da tedricen gevşeterek siyasi iktidarın yanında yer alırlar. Cemaatin saflarında ikbal için yer almışlardır, aynı nedenle ondan kopuverirler.

Bence her politik kesimi, gerçek gücü ve potansiyeliyle tahlil etmek en doğrusu. Toplumsal mücadelede bunun daha yararlı olduğunu, bizi daha aklıselim düşünmeye ve daha doğru hedefler ve taktikler belirlemeye sevk edeceğini düşünüyorum. Her abartma, bizi gerçekliğin ötesine savurur.

 

Gün Zileli

28 Ocak 2013

www.gunzileli.com

gunzileli@hotmail.com

 

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI