Devrimler…

 

Hannah Arendt, Devrim Üzerine (çev: Onur Eylül Kara, 2012, İletişim) adlı kitabında, esasen Fransız ve Amerikan devrimlerini karşılaştırarak devrim üzerine bazı saptamalar yapıyor. Bu yazıda, özellikle kitabın sonlarına doğru oldukça önemli gördüğüm bazı saptamalarının ardından kısa yorumlar yapmak istiyorum.

 

Devrimlerin Başlangıcı

 

Devrimler daima, başlangıç aşamalarında hayret verici bir kolaylıkla başarılı olurlar; çünkü devrimleri başlatanların yaptığı, düpedüz dağılma içindeki bir rejimin iktidarını toplamaktan ibarettir. Devrimler, asla siyasal otoritenin çöküşünün sebepleri değil, aksine sonuçlarıdır.” (s. 150)

Hannah Arent, burada doğal olarak, devrimi bir an olarak gören klasik devrim tanımından hareket etmektedir. Bence saptaması doğru. Özellikle de, “devrimleri başlatanların yaptığı, düpedüz dağılma içindeki bir rejimin iktidarını toplamaktan ibarettir” saptaması önemli. “Devrimleri başlatanların” ibaresi ne kadar sorunlu olursa olsun burada önemli bir gerçeğe temas edilmektedir. “Devrimi başlatanlar”, yani aslında devrimi gaspeden “öncü”ler, dağılma içindeki rejimin iktidarını toparlayarak ve kendi tekellerine alarak gerçek devrimci gelişmeyi durdurmuşlardır. Eğer dağılma devam etseydi, işte o zaman o dağılma ve kaostan gerçek bir devrimci örgütlenme ve gelişme çıkabilecekti.

 

***

 

1905’te tüm Rusya’ya yayılmış ve ilk devrimin içine sokulmuş olan grev dalgaları bile tümüyle kendiliğinden oluşmuş, herhangi bir siyasi ya da sendikal örgüt tarafından desteklenmemişti; bu örgütler yalnızca devrim esnasında ortaya çıkmışlardı. Zaten genel olarak devrimlerin ortaya çıkışları, diğer herkesi olduğu kadar devrimci grupları ve partileri de şaşırtmıştır ve onların etkinliklerine atfedilebilecek herhangi bir devrim neredeyse yoktur. Durum çoğu zaman tam tersiydi: Devrim patlak vermiş ve profesyonel devrimcileri bulundukları yerden (kodes, kahvehane yahut kütüphane) adeta kurtarmıştı. Lenin’in profesyonel devrimcilerden oluşan partisi bile bir devrim ‘gerçekleştirmiş’ olmayacaktı… 1848 yılında Tocqueville’in yapmış olduğu gözlem, yani monarşinin ‘mağlubiyetle hüsrana uğradıkları kadar galibiyetle de şaşkına dönen muzafferlerin darbeleriyle değil, bu darbelerden önce çökmüş’ olduğu gerçeği tekrar tekrar doğrulanmıştır.” (s. 349)

Eklenecek çok fazla şey yok. Bizim devrimcilerimiz öncü partinin devrimdeki tayin edici rolü üzerine masallar anlatmaya devam etsinler bakalım!

 

***

 

Devrimlerin Gerçek Organları

 

Öyleyse devrimci ya da devrim öncülü hiçbir gelenek, Fransız Devrimi’nden bu yana konsey sisteminin birdenbire oluşmasının ya da yeniden oluşmasının bir sebebi olarak görülemez… bu eylem organlarının (konseylerin) ve yeni bir durumun filizlerinin ortaya çıkış tarihlerini şöyle sıralayabiliriz: Yıl 1870, Prusya ordusunun kuşatması altındaki Fransa’nın başkenti, ‘birdenbire kendini, minyatür bir federal yapının içinde bulmuştu’ ki, bu sonradan, 1871 Baharı’ında kurulan Paris Komünü yönetiminin nüvesi olmuştu; yıl 1905, Rusya’da kendiliğinden gelişen grev dalgası birdenbire ve diğer bütün devrimci parti ya da grupların dışında, kendince bir siyasi önderlik geliştirmişti ve fabrikalarda işçiler, temsili öz-yönetim amacıyla kendi kendilerine konseylerde, Sovyetlerde örgütlenmişlerdi; yıl 1917 ve Rusya’da Ekim Devrimi’nde ‘Rus işçileri arasında farklı siyasi eğilimler olmasına karşın, örgütün kendisi, yani Sovyet, tartışmadan kabul edilmişti; Almanya’da 1918 ve 1919 yıllarında, ordunun mağlubiyetinin ardından askerler ve işçiler, açık bir isyanla İşçi ve Asker Konseyleri içinde toplanmış, Berlin’de yeni Alman anayasasının temel taşının Rätesystem olmasını talep etmiş ve Münih’te 1919 Baharı’nda, kahvehanelerdeki Bohemlerle birlikte, kısa sürecek Bavyera Räterepublik’i tesis etmişlerdi; son olarak yıl 1956, Macar Devrimi, en başından beri Budapeşte’de yeni konsey sistemini üretmiş ve devrim buradan ‘inanılmaz bir hızla’ tüm ülkeye yayılmıştı.” (s. 351-352)

Bu satırlarda beni en çok sevindiren, Arendt’in (İspanya Devrimini ihmal etse de) devrimler soyzincirinde 1919 Alman ve 1956 Macar devrimlerine önemle yer vermesidir. Belki Troçkistleri bir ölçüde dışında tutarak söyleyecek olursak, klasik Bolşevik gelenek, “Sovyet Devrimi”ni rakipsiz gösterebilmek için Alman devrimini kasıtlı olarak geri planda tutmuş, önemsizleştirmiştir. Oysa bu ülkede de Rusya’da olduğu gibi bir devrim gerçekleşmiş, işçiler ve askerler ortak konseylerde toplanarak birçok yerde idareye el koymuşlardır. Öte yandan, 1956 Macar devriminin konsey geleneğinde tuttuğu önemli yere vurgu yapılması ayrıca önemlidir. Stalinist geleneğin ve bu geleneğin dümensuyundan ayrılmayanların bu devrime hâlâ “karşıdevrim” yaftası yapıştırmaya devam edip gürültü koparttıkları göz önüne alınırsa Hannah Arendt’in kimseye “eyvallah” demeden bu saptamasını cesaretle ortaya koymasının büyüklüğü daha iyi anlaşılır.

***

 

Ayrıca şu saptama da:

Konseylerin ortak özellikleri arasında göze batan, elbette kendiliğinden oluşmuş olmalarıdır; çünkü bu, teorik olan ve ‘profesyonel devrimcilerin neredeyse donuk bilimsel kesinliklerine göre planlanan, hazırlanan ve icra edilen 20. yüzyıl devrim modeli’ ile açıkça ve pervasızca çelişmektedir. Devrimin alt edilmediği ve bir çeşit restorasyonla devam etmediği her yerde, nihayetinde tek-parti diktatörlüğünün, yani profesyonel devrimcilik modelinin galip geldiği doğrudur, fakat bu galibiyet, ancak devrimin organ ve kurumlarına karşı yöneltilmiş şedit bir savaşın getirisi olmuştur.” (s. 352)

Bu şedit saldırının katıksız bir karşıdevrim olduğunu ve en şiddetlisinin Stalinistler tarafından İspanya Devrimi’nde sahneye konduğunu da ben ekleyeyim.

 

“Bütün İktidar Sovyetlere” denirken…

 

Lenin’in ‘Bütün iktidar Sovyetlere!’ sloganı olmasaydı, Rusya’da bir Ekim Devrimi gerçekleşmeyebilirdi. Fakat Lenin’in Sovyet Cumhuriyeti ilan etmekte samimi olup olmadığına bakmaksızın, o zaman dahi meselenin özü, bu sloganın daha önce Bolşevik Parti’nin ilan ettiği devrimci amaçlarla bariz bir şekilde çelişiyor olmasıydı; zira amaçları ‘iktidarı ele geçirmek’, yani devlet mekanizmasının yerine parti aygıtlarını koymaktı. Eğer Lenin, bütün iktidarı sovyetlere vermeyi gerçekten istemiş olsaydı, Bolşevik Parti’yi iktidarsızlığa mahkûm ederdi. Kaldı ki bu iktidarsızlık şimdi Sovyet Parlamentosu’nun belirgin bir özelliğidir: Bu meclisin partiye ait yahut parti dışı üyeleri parti tarafından aday gösterilmekte, herhangi bir rakip listenin yokluğunda ise seçmenler tarafından seçilmek bir tarafa, yalnızca alkışlanmaktadırlar.” (s. 356)

Bize söyleyecek pek bir söz bırakmamış Hannah Arendt. Tabii, gerçek sovyetlerle parti iktidarı arasında hiçbir uyumsuzluk görmeyen Marksist-Leninist ideoloji, eğer varsa, bu saptamaya karşı bir şeyler diyebilir mi acaba? Hem de bunca pratik ortadayken.

Ve nihayet Hannah Arendt, Marksist-Leninist ideolojiye “altın vuruşu” şu cümlelerle yapıyor:

Kendini kandırma ve iktidar dürtüsü, profesyonel devrimcileri halkın devrimci organlarına düşman eden nihai unsurlar değildi; devrimci partilerin diğer partilerle paylaştığı şeyler, daha ziyade temel inançlardı. Yönetimin amacının halkın refahı olduğu noktasında ve siyasetin özünün de eylem değil idare olduğu konusunda anlaşmışlardı. Bu bağlamda, sağdan sola bütün partilerin birbirleriyle olan ortak noktaları, devrimci grupların konseylerle bugüne dek kurabilmiş oldukları ortaklıktan daha fazladır.(abç. G.Z.)” (s. 367)

İşte bu yüzden bu tek parti diktatörlükleri, Kronstadt’ı ezdikleri günlerde İngiliz hükümetiyle “barış ve işbirliği” anlaşması imzalamış; Mustafa Suphi ve yoldaşlarını katleden Kemalist hükümetin bu uygulamasını sessizce geçiştirmiş; Spartakist ayaklanmasını bastıranlanla “Rapollo” anlaşması yapmış; iktidardaki sağ sosyal-demokratlarla ittifak halinde İspanya devrimci komünlerini bastırmışlardır.

 

Gün Zileli

9 Ocak 2013

www.gunzileli.com

gunzileli@hotmail.com

 


YAZI DETAYLARI