Semin Görgün/“Moskova Göz Yaşlarına İnanmıyor” (İki Diktatörlük altında)

Bu yazı, 29 Aralık 2012 tarihli Yurt gazetesinin kültür eki’nde, “Anılar Göz Yaşlarına İnanır” başlığıyla ve son derece kritik bazı paragrafları çıkartılarak yayımlanmıştır. Aşağıda yazının tamamı bulunmaktadır. Yurt gazetesinin çıkarttığı paragraflar bold olarak gösterilmiştir.  

 

Margarete Buber-Neumann, İki Diktatörlük AltındaStalin ve Hitler’in Mahkûmu, çev: Gün Zileli, Kasım 2012, İmge Kitabevi Yayınları

 

Yıllar önce Vladimir Menshov’un  yönetmenliğini yaptığı “Moskova Gözyaşlarına İnanmıyor” (1979) adlı filmini seyretmiştim. Çok güzel bir filmdi. Ama burada bu filmden söz edecek değilim. Sadece, Margaret Buber-Neumann’ın 7 yıllık (1937-1945) anılarını okumayı bitirip kitabın kapağını kapattıktan sonra filmin adı yıllar öncesinden gelip zihnimde yeniden yankılandı: “Moskova Göz Yaşlarına İnanmıyor.”

Kitap, 1 Mayıs törenlerine hazırlanan Moskova’nın kalabalıkları arasında çaresizce ve umutsuzca oradan oraya savrulan bir kadının görüntüsüyle başlar (görüntüsüyle diyorum, çünkü tasvirler film gibi görsel bir etki yaratmaktadır zihninizde). Kocası, ünlü Alman komünisti Heinz Neumann üç gün önce, Komintern görevlilerinin kaldığı Lux Hotel’de, GPU görevlileri tarafından tutuklanıp götürülürken, göz yaşlarını tutamayan karısı Margaret Buber-Neumann’a, önce ağlamamasını söylemiş, sonra da GPU’cuları takmadan geri gelip onu son kez kucaklarken şöyle demiştir: “Ağla o zaman. Ağlamak için yeterince sebep var.” (s. 35)

Acaba şimdi o hangi hapishanededir? Lubyanka’da mı, Butirki’de mi, Sokolniki’de mi, Lefortogo’daki askeri hapishanede mi? “Nyet” tir yanıt. “Burada yok.” Dilini doğru dürüst bilmediğiniz bir ülkede hiç yalnız başınıza kaldırınız mı, bir adres sormak bile ne kadar zordur. Ya hapishane kapıları? O yabancı eller, göz yaşlarınıza da, dilinizin dönmediğine de inanmaz.

Küçük bir kız çocuğu düşünün. Annesi gece yarısı alınıp götürülmüştür. “Annem neden gece yarısı alınıp Prag’a götürüldü?” diye göz yaşları içinde sormaktadır dadısına, Hilde’nin küçük kızı Svetlana. Dadısı, ona gerçeği söylemek istememiş, bütün çocuklara yapıldığı gibi yalan söylemiştir annesinin nereye götürüldüğü hakkında. Moskova küçük Svetlana’nın göz yaşlarına da inanmaz.

Başta Almanya olmak üzere Baltık ülkelerinden ve başka birçok Avrupa ve Asya ülkesinden komünistler, faşizmden ve burjuva diktatörlüklerinden kaçarak, “işçi sınıfının ideal ülkesi” “sosyalist anavatan” Sovyetler Birliği’ne sığınmışlardı ve Stalin’in 1934-1939 Büyük Temizlikleri sırasında, Sovyetler Birliği’nde yaşayan komünistlerle birlikte bu sığınmacı komünistler en büyük darbeyi yemişlerdi.

Lux Otel’de GPU her gece operasyonlar düzenliyor, düzenlenen “Alman gecesi”nde Alman komünistlerini, “Polonya gecesi”nde Polonya komünistlerini tutukluyordu. Moskova’daki GPU bodrumları, Hitler’den kaçıp Sovyetler Birliği’ne sığınan Alman komünistlerinin ve anti-faşistlerinin mezarı olmuştu. Kitapta uzun bir giriş yazısı yer alan (“İçindekiler” bölümünde ismi geçtiği halde, yayınevi yazarın adını “Giriş” yazısının altına yazmayı ihmal etmiştir) Nikolaus Wachsmann’ın belirttiği gibi, “KDP (Alman Komünist Partisi) politbürosunun temsilcileri, Stalin rejiminde, Hitler rejimi altında olduğundan daha fazla kurban vermişlerdir.” (s. 15)

Sefalet içinde geçen bir yıldan sonra (bütün yaşama ve geçim araçları ellerinden alınmıştır ve pasaportlarına Komintern tarafından el konduğundan ülkede kalma izinleri bile ancak 5’er gün uzatılmaktadır) Margarete Buber-Neumann da tutuklanır. Butirki’de yüzden fazla yabancı kadının kapatıldığı bir koğuşa konur.

Yüksek sesle konuşmak yasaktır bu koğuşta, sadece fısıltıyla konuşulabilir. Naris denen, birleştirilmiş tahta yataklarda öyle bir sıkışıklık vardır ki, ancak bütün koğuş anlaşmaya varabilirse herkes birden bir tarafından öbür tarafına dönebilmektedir. Kötü beslenme, haşerat, kötü muamele, ceza hücresine atılma, vb. vb., bir hapishanede olması gereken her şey fazlasıyla vardır burada. Neden tutuklandığını bile bilmeyen yarı yarıya çıldırmış kadınlarla doludur içerisi. Moskova onların göz yaşlarına da asla inanmaz. Ve yangılanmadan, özel komisyonların verdiği beşer onar yıllık cezalarla Sibirya’ya ve daha da ötesindeki yerlere, ağır çalışmaya gönderilirler. Birçoğu gönderildikleri bu yerlerden dönemeyecektir.

Beş yıl ceza aldıktan sonra Kazakistan’daki Karaganda çalışma kamplarında iki yıl ağır çalışma koşullarında yaşayan Buber-Neumann, günün birinde aniden alınıp yeniden Moskova’ya gönderilir. Moskova aynı Moskova’dır. Butirki ise değişmiştir. Ya da belki sadece bir bölümü değişmiştir: Alman komünist kadınların konduğu koğuş. Tertemiz çarşaflar, iyi beslenme, iyi muamele, haşarattan arınmış bir ortam. Ne olmaktadır? Herkes şaşkınlık içindedir. Bu değişikliğin anlamını herkes birbirine sormaktadır.

Bunun nedenini öğrenmeleri için çok fazla zaman geçmesi gerekmeyecektir. Kitabın arka kapağına da konan şu paragrafı okuyalım: “Orada bizi Stolipin tipi, eski ve sıradan bir mahkûm vagonu beklemekteydi. Uzaktaki Beyaz Rusya İstasyonu’nu fark ettim. Buradan trenler Polonya’ya ve batıya giderdi. Betty zor ayakta duruyordu. ‘Bizi Almanya’ya götürüyorlar diye fısıldadım. ‘Bu istasyondan başka hiçbir yere gidemezsin.” (s.178)

Yıl 1940’tır, savaş çıkmıştır bir yıl önce ama Sovyet-Alman paktı halen yürürlüktedir. Bu paktın gizli bir maddesine göre, GPU, Alman komünistlerini Gestapo’ya teslim etmektedir. Teslim işlemlerinin yapıldığı yer o sırada Alman işgali altında bulunan, Polonya-Sovyet sınırındaki Brest-Litovsk Köprüsü’dür:

“Erkekler geldi ve ardından bir grup GPU’lu köprüyü geçti. Onların bir süre sonra geri döndüğünü gördük, GPU’lu grup daha da büyümüştü. SS subayları da onlarla birlikteydi. SS komutanı ve GPU şefi birbirlerini dostça selamladılar. Rus, Almandan bir baş daha uzundu. GPU şefi parlak deri bir çantadan bazı kâğıtlar çıkardı ve bir isim listesi okumaya başladı. Yalnızca ‘Margarete Genrichovna Buber-Neumann’ adını duyabildim. Bizim gruptan bazıları protestoya girişip GPU’luyla tartışmaya başladı. Bunlardan biri, Macaristanlı

bir Yahudi sığınmacıydı; diğeri ise 1933 yılında, Nazilerle, bir Nazinin ölümüyle sonuçlanan bir çatışmaya karışmış Dresdenli genç bir işçiydi. Sovyet Rusya’ya kaçmayı başarmıştı. Olaya ilişkin yargılamada, arkadaşları, bilerek ya da daha doğrusu onun Sovyetler Birliği’nde güvenlikte olduğunu düşünerek bütün suçu üzerine yıkmışlardı. Ona ne yapılacağı belliydi.

 

“Köprüden geçtik. Protestoda bulunan üç kişi itile katıla diğerleriyle

birlikte gitmeye zorlandılar. Direnmenin hiçbir yararı yoktu, kaderlerine boyun eğdiler.” (s. 181)

 

Bu seferki göz yaşları, ihanete uğramanın yarattığı büyük hayal kırıklığının ürünüydü. Ne Moskova ne de başkaları bu göz yaşlarını gördü. Hatta tarih bile görmedi. Alman komünistlerinin ve anti-faşistlerinin, Avusturyalı militan anti-faşist işçilerin örgütü Schutzbund üyelerinin Moskova tarafından Hitler’e teslim edilmesi olayı, Soğuk Savaş öncesindeki Sovyetler Birliği-Batı ittifakı nedeniyle hep görmezden gelinmiştir. Bu olayı çok az  batılı tarihçi irdelemiştir.  İhanete uğrayanların göz yaşlarına sadece Moskova değil, Batı da inanmamıştır.

 

Ravensbrück

 

Ravensbrück, Almanya’daki toplama kamplarından biridir. Esasen kadınları barındıran bir kamptır bu, daha sonraları erkek barakaları da eklenecektir. Bu kampta, komünistler, muhalifler, “toplum dışı”lar, Yahudiler, Yahova Şahitleri, Polonyalılar, Çingeneler vb. kalmaktadır. Margarete Buber Neumann da kamptaki mahkûmlardan biridir. Nazilerin hukuk dışı tutuklamanın bahanesi olarak uydurdukları “ihtiyati tutuklama” kararıyla belirsiz bir süre için buraya atılmıştır.

 

Burada Nazilerin sadistçe sayısız uygulamalarını olayların akışı içinde ortaya koyar Buber-Neumann. Aynı zamanda Nazilere karşı direnen kadınların kahramanca dayanışma örneklerini de. Kafka’nın sevgilisi Milena Jesenska’yı Buber Neumann’ın en yakın arkadaşı olarak görürüz burada. 1936 yılında Çekoslovak Komünist Partisi’nden atılan Milena, Nazilere karşı anti-faşistlere yardım eden bir gazeteci olarak tutuklanmıştır. Nereden nereye? Kafka’yla birlikte adeta biz o zamanki gençlerin de sevgilisi olan Milena’ya böyle bir ölüm kampında rastlayacağım hiç aklıma gelir miydi? Kızını ve Prag’ı özleyen Milena’nın hayatı bu ölüm kampında sona erdi. Margarete Buber-Neumann, dışarı çıktıklarında birlikte dolaşacakları, birlikte kitap yazacakları hayalleri kurdukları sevgili arkadaşının ardından çok göz yaşı döktü. Ama göz yaşlarına kimse inanmamaktadır artık.

 

Bu kampta ortalama seksen kişi ölmektedir çeşitli nedenlerle (hastalık, ceza hücresinde donma vb.). Bu rakama, çoğunluğunu Yahudilerin oluşturduğu, her gün kamyonlarla gaz odalarına gönderilen ve bir süre sonra aynı kamyonların, o kurbanların takma dişlerini, takma bacaklarını ve sefil giysilerini geri getirdikleri binlerce kadın ve çocuk dahil değildir. Bu kampta doğup besinsizlikten ölen ya da geç kürtajlarda analarıyla birlikte daha yer yüzüne gelmeden boğazlanan bebekler de dahil değildir.

 

Zulmün hangisini anlatsam acaba. Artık gerçekten zorluk çekiyorum.

 

1945 Nisan’ında bir gün kampın içinde İsveç Kızıl Haç’ının kamyonları görünür. Bu, Nazilerin sonudur. Artık onların işi bitiktir. Kitabın en sevinçli, en şenlikli bölümleridir buradaki anlatımlar. Buber-Neumann, anlattıklarıyla bizlere özgürlüğün sevincini son derece canlı bir şekilde yaşatır. İnsanın özgürlüğü, özgürleşmeyi etinde kemiğinde hissetmesi böyle bir şeymiş demek. Ve artık emirler, komutlar, tehditler, beşerli sıra ollar, “davai, davai”ler, kırbaç sesleri, ceza hücrelerinin karanlıkları, boyun eğmeler, yerlerde süründürülmeler, korkular sona ermiştir: “Eğik bel kemiği doğrulmaya başlamıştı.” (s. 319)

 

Ve toplama kampından çıktıktan sonra yeni bir kaçış başlar. Sovyet orduları Ober’dedir ve ilerlemektedir. Margarete Buber-Neumann’ın en büyük korkusu yeniden Rusların eline geçmektir. Kitabın yaklaşır son yüz sayfası bu kaçışın soluk kesen bir öyküsüdür.

 

Sonunda ana-baba evine, yirmi beş yıl önce büyük devrimci umutlarla ayrıldığı köyüne ulaşır Margaret Buber-Neumann. Ve annesinin sesi: “Gerçekten geldi mi? Geldi mi gerçekten?” (s. 393)

 

Analar göz yaşlarına inanır.

 

Semin Görgün

13 Aralık 2012

 

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI