Yaklaşan Tek Kişi Diktatörlüğüne Karşı Direniş Komiteleri…

  

Bundan iki yıl önce Özgür Üniversite’deki “Demokrasi ve Sol” konulu seminer dizisinde yaptığım ve bir hayli tartışmalı cereyan eden, geçenlerde kendi sitemde (aşk ve devrim: www.gunzileli.com) “Reel Demokrasinin Üç Temeli” başlığıyla yayımladığım konuşmamda “reeldemokrasinin” (reelsosyalizmle bir anıştırma yaparak halihazır burjuva demokrasilerine bu adı takmıştım) üç temelinden söz etmiştim: Birincisi, burjuvazinin çeşitli kesimleri ve hizipleri arasındaki konsensüsü (ve aynı zamanda ezilen sınıf ve kesimlerin sisteme onayını) sağlayan seçim ve parlamento; ikincisi, burjuvaziyle işçi sınıfı arasındaki konsensüsü sağlayan toplu sözleşme ve grev hakkı ; üçüncüsü, burjuva bireyle burjuva devleti arasındaki konsensüsü sağlayan bireysel haklar ve hukuk. Buna bir dördüncü temelin daha eklenmesi gerekirdi: burjuva devletinin içindeki yürütme ile yasama ve yargı arasındaki konsensüsü sağlayan kuvvetler ayrılığı.

 

Bugünkü düzende kuvvetler ayrılığını (ki bu “ayrılık” çoğunlukla görüntüsel olsa bile) ortadan kaldırmaya yönelmenin tek bir anlamı vardır, o da, diktatörlük yolunda doludizgin ilerleme eğilimi içinde olan yürütmenin kendisini “zincirleyen” bir takım bağlardan derhal ve acilen kurtulma arzusudur ki, yürütmenin dizginsizce hüküm sürdüğü rejimin adı faşizmden başka bir şey değildir.

Başbakan Tayyip Erdoğan’ın “kuvvetler ayrılığı”ndan şikayet eden sözlerini “başkanlık sistemine geçiş” hazırlığı olarak yorumlayanlar yanılıyor. Başkanlık veya yarı-başkanlık sisteminde kuvvetler ayrılığı bilinen parlamenter sistemlerdekinden çok daha güçlüdür. Yürütme gücü, bir hükümet konseyi (bakanlar kurulu) yerine tek bir kişide (başkanda) toplandığından başkan burjuva devletinin farklı kurumları tarafından çok daha etkili ve sıkı bir şekilde denetlenir, yargı ve yasama parlamenter rejimlerdeki hükümetten çok daha bağımsızdır. Yasama organı, başkanın dışında bir işlerlik kazanmıştır ve başkanın yürütmesinin önüne çok önemli engeller çıkarabilir.

Tayyip Erdoğan’ın düşündüğü “başkanlık sisteminin” bununla alakası yoktur. Onunkine başkanlık sistemi yerine “otokrat sistemi” demek daha doğru olabilir. Ya da belki Hitler’in şansölye olduktan sonra bir diktatörlük sistemi kurup Reichstag’ı muhalefetsiz bir kuklalar meclisi haline getirdiği faşist rejime benzer bir rejim tasarlandığını söyleyebiliriz.

Bu rejimde Tayyip Erdoğan “Sayın Başkan” olarak bütün yürütme yetkisini elinde toplayacak, kuvvetler ayrılığını ortadan kaldırıp yargıyı bugünkünden bile daha fazla bir şekilde kendi buyruklarını yerine getiren bir araca dönüştürecek, böylece hukuku ve bireysel hakları da fiiliyatta ortadan kaldıracak, yasamayı (yani parlamentoyu) “Sayın Başkan”ın isteklerinin onay mercii haline getirecek, hatta giderek kendi partisi AKP’yi bile tamamen monolitikleştirip baş sallayan evet efendicimlerden oluşan içi boş bir kabuğa dönüştürecek (şimdiden de bu yoldadır bu parti zaten), bu şekilde otokratın önündeki her türlü engeli ortadan kaldıracaktır. Bunun adı faşizm değildir de nedir?

 

Eğer durum buysa Türkiye’deki faşist diktatörlük karşıtlarının sorunu çok ciddi bir şekilde ele almaları gerekmektedir. Nazilerin kendi diktatörlüklerini yasama yoluyla kurdukları unutulmamalıdır. Geleceğin Tayyipist faşist diktatörlüğü de bugünden parlamento yoluyla adım adım döşenmektedir. Birçok insan, bugünkü yazma ve konuşma koşullarının rahatlatıcı ortamında sanki bu durum ilelebet sürecekmiş gibi bir rahatlık içindedir ki, bu çok büyük bir hatadır. Gerçi günümüzde yazmanın ve konuşmanın ya da mahkemede savunma yapmanın pek de bir önemi kalmamıştır ama yarın öbürsü gün, Tayyipist diktatörlük altında bunlar da lüks olarak görülecek ve ortadan kaldırılacaktır. Türkiye hızla tek kişi diktatörlüğüne doğru gitmektedir.

 

Tarihe dönüp baktığımızda keşke şöyle yapılmasaydı, keşke şu hata işlenmeseydi dediğimiz olur. Örneğin, Hitler’in iktidara yürüdüğü koşullarda komünistlerle sosyal demokratların birbirlerini baş düşman görerek bir ittifaktan kaçınmaları Hitler’in çok işine yaramıştır. Bugün 80 yıl öncesine baktığımızda keşke ittifak yapabilselerdi, belki de Nazilerin iktidara gelmesini engelleyebilirlerdi diyebiliyoruz.

Bugün de böyle bir tarihi momentte yaşadığımızı düşünüyorum. Tayyipist tek kişi diktatörlüğünü önlemek için yapılabilecek her şey yapılmalıdır. Belki de toplumsal güçler bu gidişin önüne öyle bir baraj kurarlar ki, böyle bir diktatörlüğün önü kesilebilir.

Nasıl?

Ben şu özel durumda ilerleyen silindirin önüne çıkarılabilecek hiçbir gücün ihmal edilmemesi, küçümsenmemesi ve önemsemezlik edilmemesi gerektiğini düşünüyorum. Yani Tayyipist diktatörlüğün karşısına eğer muhafazakâr kesimin, hatta AKP’nin içinden karşı çıkanlar olacaksa onlar dahi ihmal edilmemelidir.

Diğer yandan en önemli nokta şudur: Eğer tek kişi diktatörlüğünü gerçekten önlemek istiyorsak, Tayyipist diktatörlüğün taşlarını döşeyen parlamento gibi kurumların derhal terk edilmesi ve bu diktatörlüğü kendi elleriyle kuracak bu kurumun meşruiyetinin tartışma konusu yapılması zorunludur. Bu parlamento, Tayyipist diktatörlüğün temel kurucu organı olacaktır. Devrimcilerin ya da sosyal demokratların faşizmin kurucusu bir kurumda, bu kuruma meşruiyet sağlayacak bir süs görevi görmesi olacak şey değildir. Sözüm sadece CHP’lilere değildir. Aynı zamanda BDP’nin oradaki varlığı da son derece sakıncalıdır. Faşizme karşı direnmek isteyen meclis üyeleri bu meclisi derhal terk etmelidirler. Bunu yapmadıkları sürece, ilerde Tayyipist diktatörlüğün kurucu organının mensupları olarak anılacaklardır.

Tabii ki tek kişi diktatörlüğüne karşı en büyük direniş odağı sonuç olarak, neoliberal kapitalizmin baskısı altındaki ezilen kitlelerdir. İşyerlerinde, mahallelerde, sokaklarda kurulacak direniş komitelerini bugünden örgütlemenin vakti gelmiştir ve geçmektedir.

Faşizme karşı Direniş Komiteleri.

 

Gün Zileli

18 Aralık 2012

www.gunzileli.com

gunzileli@hotmail.com

 

Birgün’ün 23 Aralık 2012 tarihli “Pazar Eki”nde yayımlanmıştır.

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI