Neyzen Tevfik, Abdullah Cevdet’e Karşı…

 

 

Bu yazıyı yazdığım odada, çevremde beş köpek, koltukların üzerinde uyumakta: Ceren’le benim köpeğimiz, 3 yıl önce bir Golden yavrusu olarak aldığımız, şimdi ise olgun bir anne olan Keje; Keje’nin yavrularından, “evde kalmış” Afet; yine Keje’nin yavrularından, Melih’le Işıl’ın işe giderken bize bıraktıkları, Mavro; yukarki ormanda, ayağına sarmaşık sarılmış durumda bir aylıkken bulduğumuz ve 4 aydır bizim yanımızda olan minik Şvayk; dışarıdaki beş kardeşten biri olup kendisini ayrıcalıklı görerek evde uyuma hakkını elde eden, tazı benzeri Karin.

Şu anda okumakta olduğum ve 100. Sayfasına geldiğim bir kitap var önümde. Kınalıadalı köpeklerin bize tanıştırdığı Aycan, “çok seveceksin” diye vermişti bu kitabı. Gerçekten de sevdim. Türkiye’de 15 yıl yaşamış Catherine Pinguet adlı bir Fransız kadın yazmış İstanbul’un Köpekleri’ni (çev: Saadet Özen, 2009, YKY). 20. Yüzyılın başlarındaki İstanbul köpeklerinin üzücü fotoğraflarını da içeriyor. Neden üzücü olduğunu anlamışsınızdır diye tahmin ediyorum. Çünkü İstanbul, 1910 yılında, tarihin kaydettiği en büyük köpek soykırımlarından birine tanık oldu. O zamanki modernist İttihat Terakki yönetimi, ilk modernist projesini köpekler üzerinde uygulamış ve kırk bin İstanbul köpeğini toplatarak Sivriada’ya “tehcir” seferleri düzenlemişti. Burada yaşanan büyük trajediden söz edip sizin de canınızı sıkmayayım. Bu konuyu kapamadan önce şunu belirteyim ki, Demir Küçükaydın’ın, bu katliamın, 1915 yılındaki Ermeni soykırımının provası olduğu görüşü bana da makul görünüyor.

Kitaptan öğrendiğim birçok ilginç nokta var. Köpek katliamının başlıca savunucuları, o dönem modernistleri ve en başta da büyük pozitivist Abdullah Cevdet. Bu katliama o zaman karşı çıkan ise, İstanbul’un, modernizme karşı direnen Müslüman-dindar halkı. O günden bugüne müthiş bir eksen değişimi olmuş anlaşılan. Bugün en köpek aleyhtarı olanlar (istisnaları mutlaka vardır) dindar Müslüman kesimler; hayvanlardan yana tutum alanlar ise, modernist değil ama görece daha modern kesimler.

Modernist-pozitivist Abdullah Cevdet, o steril bilimciliğiyle köpeklerin temizlenmesinden-katlinden yana. Abdullah Cevdet’in bilimsel zulüm görüşünün tam zıddı noktada yer alan ise Neyzen Tevfik. Okuduğumda Abdullah Cevdet’e ne kadar öfke duyduysam, Neyzen Tevfik’e olan hayranlığım ve sevgim o kadar arttı. Yine ne varsa hayata neşeyle, canlılara hoşgörü ve sevgiyle, kendilerine ise eleştiriyle bakan şu doğaçtan anarşistlerde var diye düşündüm.

“Özgürlüğüne ölümüne düşkün olan Neyzen’in hareketleri, kendini ifade etme tarzı düzenin savunucularının da, resmi makamların da tarzına uymamış, onlarla sürekli didişmiştir. Neyzen, eline ne geçerse giyip (bir fotoğrafta başına bir mendil bağladığı görülür) bütün bir gece ağır adamların masalarında çalıp, ertesi gün içki parasını çıkarmak için sokaklarda, meyhanelerde sanatını icra edebilen biriydi. 1953’te, 74 yaşında ölene kadar paradan, malın mülkün her türünden, şandan, şereften ne kadar tiksindiğini dile getirdi.” (s. 45)

“Neyzen Tevfik hakkında anlatılan pek çok fıkrada yobazlara sataşır. Küfür addedilen sözleri yüzünden kendisini azarlayan başı sarıklı bir hocaya şöyle cevap verir: ‘Eğer havlamazsam, arşın kapılarının ardına kadar açık olduğunu, önünde nöbet tutulduğunu kim anlayacak? Ben Allah’ın evinin bekçi köpeğiyim.’ Bir kış günü karnını tıka basa doyurduktan sonra İstanbul sokaklarını arşınlarken tıpkı şehir halkına hizmet verenler gibi, kaderine terk edilmiş, aç köpekleri doyuracak bir kurum olmamasına yerinir. Onun gözünde bu hayvanlar insanlarla eşittir. Horgörülen bütün yaratıklar, herkesin sırt çevirdiği her canlı onda sevgi uyandırır. Neyzen onların savunuculuğuna soyunur ve canu gönülden kendini onlarla bir tutar.” (s.48)

Modernist Abdullah Cevdet ise, hayvanların ortadan kaldırılmasının peşindedir:

“Abdullah Cevdet on altı sayfalık İstanbul’da Köpekler başlıklı risalesinde köpekleri savunanların argümanlarını çürütmeye ve kendini konuyu ilk ele alanlardan biri olarak – bunu da pek gururlanarak söylüyordu – göstermeye çalışıyordu. Islahatçı sultan II. Mahmut’u, isyan eden yeniçerileri yenmiş olmasına rağmen, köpeklerin itlafı siyasetini devam ettirmediği için suçluyordu. Abdullah Cevdet’e göre bu kararsızlık ‘tarihe geçecekti’.

“Onun gibi ‘temizliği’, ‘düzene saygıyı’ ve ‘ahengi’ yücelten biri için İstanbul sokaklarının manzarası kesinlikle kabul edilir gibi değildi. Her adımda, diye yazıyordu, yayalar bir çukurun üzerinden atlamak zorunda kalıyor. Her üç adımda bir karşılarına köpek pislikleri çıkıyor, her köşe başında yerler pislik dolu, her gece köpek sesleri uyuyanları defalarca uykusundan uyandırıyor. Tam anlamıyla, gönlümüz tamamen rahat olarak uyumlu bir halk olduğumuzu nasıl iddia edebilir, medeni dünyanın yüzüne nasıl bakabiliriz?” (s. 57-58)

Şu “medeni dünya ne der?” kompleksine bakar mısınız? II. Mahmut, kararsızlığı ile değil ama Abdullah Cevdet batı yalakalığı ve bilimsel zalimliğiyle gerçekten tarihe geçmiş bulunuyor.

 

Hayvanlarla, daha doğrusu hayvan-insan ilişkisiyle  ilgili, beni çok etkileyen bir anekdottan daha söz etmek istiyorum bu yazıda. Çevirdiğim bir kitap var. 397 sayfa olup çevirisinde 334. sayfasına geldiğim bu kitabın yazarı Erica Wallach, kitabın adı Light at Midnight. “Gece Yarısında Işık” diye çevrilebilir ama kitabın içeriğine daha uygun bir çeviri bence, “Gece Güneşi” olmalıdır. Çünkü güneşin gece bile gökyüzünde asılı kaldığı ve bir an batarken, hemen ardından doğduğu, Rusya’nın kuzey kutbundaki topraklarında bulunan Vorkuta kamplarındaki sürgün ve zorla çalışma hayatını da anlatmaktadır kitabının bir bölümünde Erica Wallach. Şimdi burada uzun sürer neden Doğu Berlin’de tutuklandığı, neyle suçlandığı ve nasıl o kadar uzaklara sürüklendiği. Kitabın çevirisi bu şubat ayının başında bitecek. Eğer bir yayınevi bulabilirsem bastıracak, Erica Wallach’ın heyecanlı öyküsünü Türkçe okuyan okuyucu da öğrenebilecek. Benim buraya esas aktarmak istediğim, bugün çevirdiğim, hayvanlarla ilgili bir bölüm:

“’Gerçekten Amerikalı mısınız?’ diye sordum İngilizce. ‘Kampta daha önce hiç Amerikalıya rastlamamıştım.’

“’Oh evet’ diye yanıtladı, hiç şaşırmadan ya da kendi dilinde konuşan birine rastlamaktan dolayı herhangi bir heyecan belirtisi göstermeden, ‘gerçi o kadar uzun zamandır İngilizce tek kelime etmedim ki. Eskiden Eddy Gilmore ve diğer Amerikalı gazetecilerle çalışmıştım. Çok eğlenceliydi. Neden diğer yabancılarla birlikte gönderilmediğimi merak ediyorum. [Olay, 1955 yılında Vorkuta’nın güneyindeki, Abes denen transit kampta geçmektedir. Artık Kruşçev dönemidir ve Sovyet vatandaşı olmayan mahkûmlar ülkelerine iade edilmektedirler. Kampta sadece üç yabancı kalmıştır. Erica ve Amerikalı Alice de geride kalanlardandır. G.Z.] Ne dersiniz, beni unuttular mı? Moskova’ya yazmalıyım aslında, bazen çok umursamaz olabiliyorlar.”

 

“’Öyle sanıyorum ki bize de sıra gelecek. Arkanızdaki o küçük sevimli köpek neyin nesi?’

“’Hişştt’ diye fısıldadı, felaket korkmuş görünüyordu, ‘onu gördüğünüzü kimseye söylemeyin, lütfen; burada onun benimle olduğunu kimse bilmiyor.’

“Şaşıp kalmıştım. Nasıl olur da barakadan barakaya her gün peşindeki bu köpekle dolaştığı halde kimse bunu bilmezdi? ‘Kimseye söylemem’ diye yatıştırdım onu, ‘ama ona bir dokunabilir miyim, lütfen? Çok sevimli bir yavru.’

“’Daha değil’ diye yanıtladı kederli, ‘Zavallı, hâlâ çok korkuyor. Çok üzücü bir hikâyesi var. Hayvanları sever misiniz?’

“’Çok severim ve özledim de üstelik. Neden kamplarda hayvan bulundurmazlar ki? Onlara burada bakmak işten bile değil.’

“’Aynen öyle. Bu zavallıların bu iklimde [Vorkuta’da ısı sıfırın altında 40 derecedir kış aylarında. G.Z.], hiçbir yiyecek bulamadan dışarda olduğunu düşünsenize. Yiyecek bulmak için birkaç sahipsiz köpek gelirdi ve ben de tabii ki elimden geldiğince beslemeye çalışırdım onları. Ve inanın bana, Borisov adlı üçüncü bir görevli vardı, bir canavar, bir katil, bulduğu her köpeğe ateş ederdi, bana kalırsa sırf zevkine; silahla avlardı onları; bu zavallıları görmeliydiniz, nasıl acırdım onlara, yüreğim paralanırdı. O canavar öldürürdü onları, bir gün onu ellerimle geberteceğim, işte böyle… Şimdi gitti, iki hafta oluyor. Walo, gel buraya oğlum, hayatta kalan bir tek bu. Kardan bir oyukta gizlendi, daha bir bebek o. Öyle korkmuştu ki, haftalarca titredi durdu. Onu yatağımın altında tuttum, hiç kıpırdamadan durdu orada. Geceleri biraz yürütmek için dışarı çıkarıyordum. Şimdi nereye gidersem peşimden geliyor. Öyle tatlı bir şey ki. Tabii ki, bir ayağını kaybetti, o oyuktayken donmuş, korkunç bir görüntüydü. Fakat şimdi iyi, üç ayağıyla gayet iyi yürüyebiliyor. Bundan dolayı onu daha da çok seviyorum. Şimdi gitmeliyim, geç kaldım. Fakat belki bir gün ailemin geri kalanlarıyla tanışmak istersiniz. Yatağımın altında sakladığım iki kedim daha var, Murka ve Maud.’

“Hayvanlarla ilgilendiğim için bana güvenmişti Alice ve Walo ile konuşmama bile izin vermişti. Maud, kuyruğu donmuş, uyuz, yaşlı bir kediydi, Murka ise, iklimden dolayı bir kulağının yarısını kaybetmiş, acıklı bakışları olan bir yavru kedi. Fakat Alice, onlara sonsuz bir sevgi ve şefkatle bakıyor, onlar da aynı şekilde karşılık veriyorlardı ona.

 

“Alice, geçmişi hakkında benimle pek nadiren konuşuyordu. Babasının ne iş yaptığını, Rus olup olmadığını hiçbir zaman çözemedim. Tutuklanması da bir sırdı, anlattığına göre, Birleşik Devletler’e geri dönmek istediği zaman Amerikan Konsolosluğu tarafından uyarılmıştı. Birleşik Devletler’e gitmesi için kendisine tek gidiş vizesi olan bir Amerikan pasaportu vermeyi teklif etmişlerdi, aksi takdirde pasaport verilmeyecekti. Bana anlattığına göre, Konsolosluktan dönerken ne yapacağına henüz karar verebilmiş değildi ki, tutuklanmıştı ve sekiz yıl sonra bile herhangi bir Amerikan yetkilisiyle bir bağ kurabilmiş değildi.

“Bir gün, her zamanki turunu atarken, elime gizlice bir not tutuşturdu, son yemekler dağıtıldıktan sonra yemekhanenin yakınında buluşmamızı istiyordu. ‘Lütfen kimseye söyleme’ diye yazmıştı, ‘bu benim için önemli.’

Onunla buluştuğumda ‘bir yer buldum’ dedi bana heyecanla, “rahatsız edilmeden özel olarak konuşabiliriz orada. Biliyorsun bende yemekhanenin anahtarları var, hoş, ılık bir yer ve kimse de yok.’ Beni karanlık yemekhaneye götürdü, kapıyı arkamızdan dikkatle kitledi. Mutfaktan, yıkanan madeni tabakların sesleri geliyordu. Alice bir mum çıkardı – görülmemiş bir lüks -, yaktı ve masadaki bir konserve kutusunun içine yerleştirdi onu.

“’Geldiğin için teşekkürler’ diye başladı söze. ‘Bir süredir canımı sıkan bir şey için fikrini almak istiyorum ve senden başka birine de soramazdım. Buradaki insanlar anlamaz, onlar benim deli olduğumu düşünüyor; ne düşünürlerse düşünsünler. İşte bu yüzden kimsenin bilmesini istemiyorum. Aramızda kalacağına söz veriyor musun?’

“’Elbette.’

“’Belki sen de bana güleceksin. Lütfen bana fikrini açıkça söyle. Seni dikkate alacağım. Kendi düşüncemi o kadar uzun zamandır kimseye açmadan korudum ki, şimdi fikrimin fantazi mi, yoksa gerçek mi olduğundan bile emin değilim. İnsan perspektifini kaybediyor, öyle değil mi? Biliyorsun, her şeyin senden çekilip alınınca, bir ölçüde yeni bir var oluş şekli bulman gerekiyor, yeni değerler, hatta belki yeni gerçeklikler. Onları yaratmak zorunda kalıyorsun. Belki ben de öyle yaptım, belki de dışarda bildiğim gerçeklikten çok uzaklara sürüklendim, dış dünyadan demek istiyorum. Fakat o gerçeklik ne işime yarayacak ki benim? Benim gerçekliğim buydu ve inan bana, bu benim için korkunç gerçek bir şeydi. Yıllarca yalnız yaşadım, soğuk bir dünyada, aşksız, duygusuz; kimsenin bana ihtiyacı yoktu ve bağlı olduğum hiç kimse yoktu. Şimdi kendime yeni bir hayat yarattım, yeni bağlar kurdum. Neden söz ettiğimi anlıyor musun: Ailemden. Yeniden bir ailem var, bir köpek ve iki kedi. Onları seviyorum ve onlar bana, benim sevgime bağımlılar. Bunun benim için ne ifade ettiğini anlayamazsın. Evet, bu benim için her şey, çünkü bu benim gerçekten sahip olduğum tek şey. Bu sana çok aptalca mı geliyor ya da çok mu duygusal veya çılgınca?” (s. 333-334)

Bundan sonrasını henüz çevirmedim ama biliyorum. Alice’in tek korkusu vardır, o da “ailesi”nden kopartılmaktır. Eğer tahliye olursa Ruslar kedi ve köpeklerini yanına almasına izin vermeyeceklerdir. Bu yüzden, sekiz yıldır tutuklu bulunduğu kamptan tahliye edilmekten ölümüne korkmaktadır.

Neyzen Tevfik’in ruhu bugün de yaşıyor. Ve o güzelim dostlarımız, kedi ve köpeklerimiz de hayattalarsa bu ruhun sayesinde hayattalar. Kınalıada’da, Sarıyer’de vb. varını yoğunu bu hayvanların acılarını dindirmeye harcayan Elvan’lar, Eva’lar ve birçokları varsa, bu ruh onlarda yaşadığı içindir.

Neyzen Tevfik’lerin Abdullah Cevdet’lere baskın çıkması dileğiyle.

 

Gün Zileli

30 Kasım 2012

www.gunzileli.com

gunzileli@hotmail.com

 

Yeni Harman’ın Aralık sayısı için yazılmıştı.

 

 

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI