ZEKİ SARIHAN’dan İŞÇİ PARTİSİ’NE İSTİFA GEREKÇESİ

Yazar ZEKİ SARIHAN
Friday, 20 January 2012
                                                             Ankara, 9 Ocak 2012

İşçi Partisi Çankaya İlçe Başkanlığına
Ankara

Özü: İşçi Partisi’nden istifa ettiğim hakkında.

İşçi Partisi’nden istifa ediyorum. Çankaya ilçede bulunan üyeliğimin bu yazımın alındığı tarih esas alınarak silinmesini dilerim.
İstifa gerekçemin ayrıntıları aşağıdadır.

Merkez Karar Kurulu beni parti üyesi olarak görmek istemiyor.

12 Haziran 2011 genel milletvekili seçimlerinin yapılmasından bir gün sonra 13 Haziran 2011 tarihinde “Seçimi Neden AKP Kazandı?” başlıklı bir yazı kaleme aldım. Yazının sonunda seçimde oyumu Güçbirliğinin Ankara İkinci Bölge’den aday gösterdiği kişiye neden vermediğimi de açıkladım. Merkez Karar Kurulu’nun 19 Haziran 2011 günkü toplantısında Güçbirliği adaylarına oy vermeyen ve bunu ilan eden üyelerin (adım da anılarak) partiden ihraç edilmesi isteğiyle disipline verilmesi kararı alındı. Güçbirliği adaylarının aldığı oylara bakılırsa geçen seçimlerde partiye oy veren seçmenlerin bir kısmı da Güçbirliği adayına oy vermemişlerdi. Hatta bazı yerlerde Güçbirliği adayının aldığı oy miktarı Parti üyelerinin sayısından düşüktü. Ancak benden başka oyunu açıklayan olmadığı için yalnız benim ihracım söz konusu olacaktı.
Merkez Karar Kurulu’nun isteği uyarınca Ankara İl Başkanlığı, 12 Eylül 2011 tarihinde katılanların oybirliğiyle, partiden kesin ihraç edilmemi isteyerek beni İl Disiplin Kurulu’na sevk etti.
İl Disiplin Kurulu, yazılı olarak yaptığım savunmayı haklı gördü, seçimler hakkında değerlendirme yapmamın doğal ve oy verme hakkımın elimden alınamayacak bir insan hakkı olduğunu teslim etti. Eylemimi tüzükteki hükümler açısından da tartarak bunun bir ihraç nedeni olamayacağına karar verdi. Ancak “Uyarı” ile yetindi. Buna itiraz etmedim. İhraç kararı alsa da itiraz etmeyecektim. Çünkü Merkez Karar Kurulu, bir tüzük suçu işlememiş de olsam, partinin bugünkü politik söylemleriyle uyuşmayan bir kişinin partide kalmaması gerektiğine karar verirken kendi açısından haklıdır.

Parti örgütü de zaten benim partiden ihraç edildiğim kanısına vardı. Son seçim sonuçlarının değerlendirildiği Ankara İl Örgütü’nün 16 Haziran 2011 tarihli toplantısından sonra partinin hiçbir etkinliğine ve toplantısına çağrılmadım. Yıllardır çalıştığım büroya gelerek aylık ödentilerimi alan Çankaya ilçe görevlileri de Merkez Karar Kurulu’nun beni disiplin kurulana vermesinden sonra ödenti almaya gelmediler.
Öte yandan, Parti Genel Merkez sözcülerinin bazı toplantılarda, Güçbirliğine oy vermemiş parti üyelerinin parti üyeliğinden istifa etmelerini tavsiye eden konuşmalar yaptığı biliniyor. Dolayısıyla bir insanın istenmediği bir yerde kalmakta diretmesi doğru olamaz.

Uzun süredir Parti’nin politikalarından rahatsızım

Merkez Karar Kurulu’nun benim partiden çıkarılmamı istemesi bardağı taşıran damla oldu. Yakın çevremdeki yönetici ve üyelerden bir kısmının bildiği veya hissettiği gibi parti politikalarından rahatsızım. Bir partili olarak bu politikaları taşıyamıyorum ve savunamıyorum. Parti tüzük ve programında Eylül 2006’da yapılan değişiklikler konusunda o zaman düşüncelerimi iletmiştim. Partinin sosyalizmde direnmesini, milliyetçilik yerine yurtseverlik temasının benimsenmesini önermiştim. Bununla birlikte asıl rahatsızlığım tüzük ve programdan kaynaklanmıyor.
1960’lı yılların başından beri sosyalizmi benimsedim. Türkiye İşçi Partisi, Milli Demokratik Devrim çizgisi içinden geçerek 1971’den beri PDA,  İşçi Köylü, Sosyalist Parti çevresindenim. Partiye kaydolmayı Genel Başkan haksız bir tutukluğa uğradığı için 1998’de karar verdim. Daha resmen üye olmadan Genel Başkan yardımcısı Hasan Yalçın ve Mehmet Bedri Gültekin tarafından görüşlerimi özgürce dile getireyim diye Genişletilmiş Merkez Komitesi ve Başkanlar Kurulu toplantılarına çağrıldım. Teori Yazı Kurulu’na alındım. 1977’de çıkıp 1980’de kapatılan Günlük Aydınlık’ta, Türkiye Gerçeği, Saçak, Haftalık Aydınlık ve aylık Yeni Yüzyıl, Teori dergilerinde yazılarım yayımlandı. Seçimlerde dağıtılmak üzere hazırlanan Eğitim Broşürlerinin hazırlanmasında, Cumhuriyet İçin Eğitim Kurultayı’nın hazırlanmasında görev aldım. Atatürk’ün Bütün Eserleri Danışma Kurulu üyesi oldum. Parti’nin Avrupa örgütü tarafından düzenlenen programlarla Almanya’nın kentlerinde konferanslar verdim. Çerkez Ethem’in İhaneti, İstiklal Marşı, Mehmet Akif gibi kitaplarım parti yöneticilerinin telkinleriyle yazıldı.
Sosyalist Parti ve İşçi Partisi, Milli Demokratik Devrim ve nihai olarak sosyalizmi hedeflemiş bir partiydi. 1971’de Beyaz Aydınlık-İşçi Köylü taraftarlığında karar kılmamın nedeni, bu hareketin maceracı eylemleri devrim için uygun görmeyişiydi. Bunun yerine halk kitleleri arasında uzun süreli bir çalışmayı ve halkı devrim için örgütlemeyi önermesiydi.
Fakat partinin epey oluyor ki savunduğu düşüncelerle mutabık değilim. 13 Ocak 2008 günü İP Ankara Olağanüstü İl Kongresi’nde program taslağı tartışılırken Partinin milliyetçiliğe yerleştiğini söyleyerek şöyle demiştim: “Ben bu parti ile böyle sözleşme yapmamıştım. Ben sosyalist bir partiye üye olmuştum.”

Partiden parça parça uzaklaştırıldım.

Ulusal Kanal’da 2001’den başlayarak yakın tarihimiz konusunda programlar yapmaya başladım. 2005’te partili bir arkadaşla eşim arasında, bir kitle örgütünde çıkan anlaşamazlık vesilesiyle eşim aleyhine haksız hücumlar yapılınca bunun yanlışlığını belirttim ve Ulusal Kanal’da, Aydınlık’ta soyadımın böyle kötülük timsali olarak kullanılması karşısında “Partiden mi eşimden mi ayrılmayı tavsiye edersiniz?” diye sordum. O tarihlerde “programı çekecek kameraman askere gitti” gerekçesiyle bu programlara son verildi. 2008 Mart’ında programlar yeniden başladı. 20011’in Mayıs ayına kadar devam edebildik. Bu tarihte seçimlerle ilgili programların yoğunluğu gerekçe gösterilerek 5-8 dakikalık Kurtuluş Savaşı Öyküleri yayından kaldırıldı ve seçimlerden sonra da konulmadı. Günlük Aydınlık çıkmadan önce bu gazetede yazı yazmam planlanmış ve tanıtımlarda da adım yazarlar arasında yer almış olmasına rağmen, gazetenin neresinde, kaç gün ve hangi konuda yazacağım konusunda bir netliğe ulaşamadık ve yazılara başlayamadım. Bu son dışlanmaların nedeni de tarihe bakışımızdaki farlılıklardır.
Son birkaç yıldır partiden istifa etmeyi ciddi olarak düşünmüş isem de Genel Başkan ve diğer bazı yöneticilerin tutuklu olduğu bir dönemde bunun yanlış anlaşılacağını düşünerek istifamı onların hapishaneden çıkmalarına kadar erteliyordum.
Fakat Parti yönetimi benden önce ve benden kararlı davrandı. Merkez Karar Kurulu’nun aldığı ihraç isteminden başka Genel Başkan’ın Teori dergisinin Temmuz 2011 tarihli sayısında 12 Haziran seçimlerini değerlendirirken benim hakkımda yazdığı bir paragrafta şöyle diyordu:
“…Zeki Saruhan arkadaşımız açıkça Neo-liberalizmi savunuyor, yazısında Yeni CHP’nin ötesinde AKP-BDP ittifakıyla birleştiği gözüküyor. Kemalistlerin ve ulusalcıların tasfiyesinden de memnun bir havada.” Sayın Genel Başkan benim AKP’nin ekonomik istikrar ve refahın göreceli olarak artmasından ötürü seçimi kazandığını, seçimlerde ulusalcıların güç kaybettiğini saptamamı Neoliberal olmama yormuş.  Hakkımdaki bu değerlendirmesini yanlış ve haksız bulmakla birlikte kendisine yanıt vermekte acele etmedim. Gerçi Sayın Genel Başkan, benim sözü edilen değerlendirme yazımın da yayımlanmasını, parti yöneticilerinin kendi görüşlerine güvenmesini ve başkalarından da öğrenmekten çekinilmemesini ifade etmiş olsa da ilgili arkadaşların bu tavsiyeyi bile dikkate almayacaklarını geçmiş uygulamalardan biliyorum. Kısacası, bir hastanede her gün bir organı kesildiği için “Parça parça taburcu edilen” bir hasta gibi partiden ihracım parça parça gerçekleşiyordu.
Partinin hangi politikalarıyla uyum içinde olmadığımı anlatırsam, parti ile yollarımı neden ayırmam gerektiği daha açık olarak anlaşılacaktır.

Parti gerçeklerden kopmuştur.

Parti sözcüleri gerçeklerden kopmuştur. Türkiye’nin koşullarını doğru olarak algılayamamakta, sürekli olarak devrimin çok yakın olduğunu vurgulamakta, bunun yakın olduğuna ilişkin belirtiler görülmeyince de parti taraftarları hayal kırıklığına uğramaktadır. Bu durum 1999 seçimlerinden beri değişmeden sürüyor. 1999 Genel Seçimleri sonrasında parti sözcülerinin “MHP Değişmedi” iddiasını duyduğumdan beri, sağduyulu herkesin görebildiği bir gerçeği parti yöneticilerinin niçin göremediğine hayret etmişimdir. Fakat öyle zannediyorum ki bu görüş, bir tahlilin sonucu değil, partinin yerleşmeye hazırlandığı yeni milliyetçilik platformunda MHP ile rekabet etmek isteğinden kaynaklanıyordu. 25 Nisan 1999’da yapılan genişletilmiş Başkanlar Kurulu toplantısında “MHP değişmemiştir” görüşünün yanlış olduğunu tek başıma savundum. Kürsüye çıkan bütün arkadaşlar bana yanıt verdiler. Dahası, Teori Dergisi’nin Mayıs 1999 tarihli sayısında Başkanlar Kurulu’ndaki görüşmeler anlatılırken benim ne konuştuğumdan tek bir satır bile söz edilmezken bana verilen yanıtlar uzun uzun yer aldı. Bu durum, iki şeyi gösteriyordu: Parti yöneticileri artık o eski tahlil yeteneklerini kaybetmişlerdi. Parti üyeleri genel başkanın tutumu dışında bir görüş geliştiremezlerdi. Ancak bir toplulukta doğruyu bazen tek bir kişi bile dile getirebilir.
9 Mayıs 1999 günü yapılan Sol Güçbirliği toplantısında İlhan Selçuk’a yanıt olarak “MHP değişmemiştir” ifadesi yer aldığı için seçim bildirgesine aynı nedenlerle tek başıma karşı oy kullandım.
Gerçekte bir ara denenen Kızılelma ittifakını saymasak bile o tarihten beri Kıbrıs, Kürt, Ermeni gibi temel sorunlarda İP ile MHP’nin görüşleri büyük bir benzerlik göstermektedir. MHP, eski Amerikancı MHP olmaktan vazgeçmiş, Parlamenterist milliyetçi bir zemine oturmuş fakat asıl değişen İP olmuştur.
13 Haziran 1999’de yapılan 6 Ok Kurultayı’nda “Halkçılık” ilkesini anlatırken Cumhuriyet döneminde halkçılığın kâğıt üstünde kaldığını anlattım ve o dönemin halk için bir cennet olduğu düşüncesini yaymaya başlamış olan parti yöneticilerinin itirazlarıyla karşılaştım.

Kitlelere doğru söylemeyen bir parti

Parti, üyelerine ve halka gerçeği açıklamak gibi bir tutum içinde değildir.
Her seçimde partinin yüzde on barajını aşacağını ya da son seçimde olduğu gibi parlamentoya milletvekili sokacağını ısrarla vurgulamaktadır. Bunun yalnızca partiye oy verecekleri cesaretlendirme isteğinden kaynaklanmadığı, yöneticilerin durumu gerçekten de öyle gördüğü anlaşılmaktadır. Her seçim sonucunda üyeler parti yönetiminin kendilerine doğruyu söylemediği, durumu gerçekçi olarak algılamadığı kanısına varmaktadır. Bu nedenle parti gitgide küçülmektedir.  Bu tehlikeyi 2002 Seçim kampanyalarında görenler vardı. Teori Yazı Kurulu’nda ben de bu konuda görüşlerimi dile getirdim. Kurul, bu görüşleri kendi adlarına da Parti’nin İstanbul’da toplayacağı geniş katılımlı toplantıda dile getirmemi istediler. 17 Kasım 2002 günü “3 Kasım Seçimlerinde İşçi Partisi Sözcülerinin Tutumu ve Değerlendirmeleri Üzerine Görüşler” başlıklı bu yazımı kürsüden sundum. Bunda partinin sübjektivist bir tutum içinde olduğunu, “Barajı aşıyoruz”, “İP iktidara geliyor” gibi değerlendirmelerin aceleci, “AKP’yi Amerika kazandırdı”, MHP değişmemiştir, Amerika’nın dediğini yapıyor” gibi değerlendirmelerin yanlış olduğunu, seçimlerde çok yönlü etmenlerin rol oynadığını anlatmaya çalıştım. Gerçek hayatta karşılığı olmayan öznel görüşlerin partiyi Enver Paşa’nın Birinci Dünya Savaşı’na soktuğu maceracı politikalara sürükleyebileceğini de dile getirdim. Gerçekten de Genel Başkan bir yazısında “Enver Paşa politikalarının” uygulanması gerektiğini açıkça yazdı.
Sayın Genel Başkan kürsüden bana hitaben “Zeki Sarıhan! Ben bu partinin başında bulunduğum sürece ölünceye kadar aday olamayacaksınız” dedi. Benim içimde milletvekili olmak gibi bir hevesim olduğunu ama seçim şansı görmediğim için adaylığı kabul etmemiş olduğumu sanmış olmalıydı. Kendisine yerimden böyle bir isteğimin zaten olmadığı yanıtını vermekle yetindim. Ankara’ya döndükten sonra o sözlerinden kaygılarımı dile getiren bir mektup yazdım. Bu partide adaylar yalnız bir kişi tarafından belirleniyorsa bu iyi bir durum değildi. Beni partide görmek istemiyorsa istifa edebileceğimi belirttim. Bir süre sonra M. Bedri Gültekin’in aktardığı yanıtta, ayrılmamın kendi isteği olmadığını öğrendik. Fakat “Ne münasebet, partiden ayrılmak da nereden çıktı?” denmiyordu. Böyle bir muamele üzerine 13 yıl önce partiden ayrılmam gerekirdi ama bunu yapmadım. Hata avcısı değilim. Hepimiz hata yapabiliriz. “Başkanlar da hata yapabilir, sinirlenebilir ve bazen sözlerine hâkim olamayabilirler” diye düşündüm.

İttifak politikası ideolojik teslimiyete dönüştü.

Parti kitleler arasında sağlam ve doğru politikalarıyla taraftar kazanma, örgütlenme ve örgütlülüğünü pekiştirme yerine iktidara gelme konusunda aceleci davranmakta, bu da onu halk kitlelerinden başka odaklara bel bağlamaya itmektedir.
Partide sosyalizm bilincinin yerini Tek Parti döneminin milliyetçi ideolojisi almıştır. Bu tutum, partinin sosyalizmden vazgeçtiğini, daha önce kendi kökleri olarak gösterdiği Türkiye sosyalizm tarihinden de koptuğunu gösteriyor.
Benim anladığım, sosyalizmin bittiğini ve onu savunmanın kitleleri toparlayamayacağını düşünen parti sözcüleri, kendileri için yeni bir ideolojik platform aramaktadırlar. Bu platformun, İnönü’den Celal Bayar’a, 27 Mayısçılardan 12 Mart ve 12 Eylülcülere kadar çeşitli kuvvetler tarafından kullanılan, bazı devlet organlarında varına yoğuna kullanılan Atatürkçülük olabileceğine karar verilmiştir. Fakat bu ideolojinin başka sahipleri olduğu ve İşçi Partisi’nin geçmişte bıraktığı izlenim farklı olduğu için Atatürkçüler de ona inanmakta zorlanmakta, İP’in takiye yaptığını düşünmektedirler. Atatürkçü bazı örgütlerde, partililerle Atatürkçülerin arasında sık sık yaşanan itiş-kakışın nedeni de budur. Oysa sosyalizmden vazgeçmeden de bağımsızlık ve demokrasi mücadelesinde başka güçlerle ittifak yapılabilir. Kendi gerçek ideolojini savunamayan bir parti ile kimse ittifaka da yanaşmaz.

Bir uçtan diğerine savrulma

Parti sözcüleri sık sık tutum değiştirmektedir. Bugün savundukları bir görüşün birkaç yıl sonra tam tersini savunabilmektedirler. Bu tutum Parti üyelerini ve parti dışında onu izleyenleri şaşkına çevirmektedir.
Bu savrulmalardan birkaçını şöyle sıralayabiliyorum:
Kıbrıs: Biz 1970’lerde Kıbrıs’ın geleceğine orada yaşanan iki halkın karar vermesi gerektiğini savunuyorduk. Bunu bir bildiriyle savunduğu için tutuklanan partililer de oldu. Bugün parti bölünmüş bir Kıbrıs’ın ve artık adanın kuzeyindeki Türk toplumunun bile rahatsızlık ifade ettiği, hiçbir devlet tarafından tanınmayan yapılanmanın en hararetli savunucudur. Enternasyonalizm kalkmış, onun yerine Kıbrıs Rum halkının çektikleri acıları görmeyen bir politika almıştır. Parti AKP hükümetini bile bu noktadan eleştiriyor iken neyse ki AKP de artık bölünmüş Kıbrıs’ı savunan noktaya gelmiştir. Bu konuda hükümete hücum etmenin sebebi ortadan kalkmıştır.
Ermeni: Genel Başkan, geçmişte 1915’te devleti savaşa sokan İttihat ve Terakki yönetimine karşı iken bugün onu mazur ve haklı görmekte, Talat Paşa’yı göklere çıkarmakta, onun adını taşıyan komiteler kurmaktadır. 1915’te tehcirde yaşanan acıları yüreğinde duyar ve bu olayların Cumhuriyet’ten önce yaşanmış olduğu, bugünkü kuşakların ve Cumhuriyet’in bunda bir suçu olmadığını savunurken bugün 1980’den sonra Kenan Evren rejiminin savunduğu noktaya gelmiştir. “Ermeni soykırımı uluslar arası bir yalandır” sloganının içeriğini “Ermenilere katliam uygulanmadığı” anlamında savunmaktadır. Bu konudaki tezlerinin yanında MHP sözcüleri bile yaya kalmaktadır.
Kürt: İşçi Partisi geçmişte Kürtlerin kendi kaderini tayin hakkını, Türk-Kürt federasyonunu savunurken, bugün ne olmuştur da Kürt siyasi hareketinin bir numaralı düşmanı haline gelmiş ve Kürt toplumu içindeki itibarını sıfıra indirmiştir? Bir zamanlar Parti kongrelerinde başları poşulu Kürtler, en ön sıralarda oturtulurken, Türkiye’de 48 etnik grup olduğu Batı’dan yapılan çevirilerle savunulurken, bugün nasıl olmuştur da Kürt yoğunluklu bölgelerde okullara seçme Kürtçe dersinin konulması gibi en makul bir istek bile bölücülükle suçlanmaktadır? Bu politikalarla Türk-Kürt birliği savunulabilir mi?
Atatürkçülük: Parti sözcüleri, geçmişte “Cumhuriyet’in kazanımlarına sahip çıkma” politikasını bir süredir “Atatürkçü olmak”la değiştirmiştir. Onlar gibi parti üyelerinin herhalde çoğu artık Atatürkçü olduklarını söylemektedirler. Birçok partili için sosyalizm, artık utanılarak, alçak sesle söylenen bir düşünce haline gelmiştir. Parti’nin Kemalizm’den anladığı, Kemalist (veya Atatürkçü) oldukları su götürmeyen Yakup Kadri Kearaosmanoğlu’nun, Falih Rıfkı Atay’ın, Sabahattin Selek’in, Şevket Süreyya Aydemir’in, Doğan Avcıoğlu’nun anladığı ve sahip çıktığı Kemalizm’den de farklıdır. Onlar Tek Parti Dönemi’nin halkçılık yapamadığını, bu nedenle halk kitlelerinden uzak kaldığını biliyor ve dile getiriyorlardı. Parti ise Atatürk’e 1930’lu yılların Çankaya sofralarında yiyip içen ve İş Bankası’ndan nemalanan Kılıç Ali’nin üslubuyla sahip çıkmaktadır. Öte yandan Tek Parti döneminin her türlü muhalefetin, bu arada emekçi örgütlerinin yasaklandığı uygulamalarına mazeretler bulmaktadır.  Tunceli isyanını bastırmadaki sertliğin en hararetli savunucusu İP olmuştur.
12 Martçılar ve 12 Eylülcüler, Atatürkçülüğü, yükselen sol muhalefeti, halk hareketlerinin önüne bir dalgakıran olarak koymuştu. Bu tutum Atatürk’ü millete daha çok sevdirmeye hizmet etmedi. Tersi sonuçlar doğurdu. Parti’nin bugün hararetle sahip çıktığı Atatürkçülük ise birçok yurtsevere “Ben Atatürkçü değilim” dedirtecek bir durum almıştır?
Partinin elinde bulunması gereken biricik ideoloji sosyalizmdir. Bu mücadelenin öznesi emekçi kitlelerdir. Emekçi kitleler bir halk iktidarı için bilinçlenip örgütlenmedikçe ara sınıflarla ve onların ideolojiyle sağlam ittifaklar kurulamaz.
Parti, siyasi mücadelede, halk kitlelerinden başka kuvvetlere güvenerek ve Genel Başkan’ın geçmişte ifade ettiği üzere onlara “Kefil olarak”  bir kumara yatırılmıştır. Bu tutum, 12 Mart ve 12 Eylül öncesi bazı sol odakların oynadığı kumarı andırıyor. Parti, 12 Mart’ta beni de bu harekete meylettiren doğru bir tutum almış, 12 Eylül öncesinde ordunun niteliği konusunda yanılmıştı. 2000’li yıllarda ise sonu belirsiz bir harekete kefil olarak yeni bir hata işlemiştir.
İslam: İşçi Partisi yöneticileri, İslam konusunda da sık değişen politikalar önerdiler. 1970’lerde antiemperyalist bir cephe kurmak amacıyla İslamcılarla dirsek temasına geçtiler. Daha sonra “Şeriat tehlikesi”ni gerekçe göstererek laik aydınların dikkatini toplamak için İslam’ın temelleriyle mücadeleye başladılar. Şeytan Aletleri’ni Türkçe’ye çevirme ve yayma çabasına giriştiler. Bu tutumun Türk aydınlarına neler kaybettirdiği ve siyasal İslamcılara neler kazandırdığı ortadadır. Genel başkanın türban özgürlüğünü savunan kızlara destek ziyaretinden, yakın tarihlerde söylenen “Türban kadının esaret simgesidir” anlayışına gelindi. Siyasi mücadele sınıf mücadelesinden kopartılarak orduevlerinin “hassasiyetine” uygun olarak önemli ölçüde yaşam tarzı mücadelesi haline getirildi.

Derin devlet

İşçi Partisi ve onun yayın organları geçmişte devlet içinde örgütlenmiş cinayet ve tertip şebekelerine karşı doğru bir tutum almış, bu konuda toplumu aydınlatan önemli yayınlar da yapmıştı. Fakat o kirli işlerde görev alanlar bugün Parti tarafından birer kahraman olarak savunuluyor. Ergenekon tutuklamaları başladığında parti sözcüleri “Bu adamlarla bizim ne yakınlığımız olabilir ki, biz geçmişte bunlarla mücadele ettik” söyleminden “Bunların hepsi suçsuzdur” söylemine gelmiştir.

Komplo teorileri

Parti gerçeklerle bağını kopardığı için geniş ölçüde komplo teorileriyle taraftarlarını ve halkı heyecanlandırmaya çalışıyor. Parti yetkililerinden ve yayınlarından yapılan açıklamalara göre Hrant Dink’i ABD vurdurmuştur! Böylece ABD Türkiye’yi karıştırarak bölmek istemektedir. “Hepimiz Hrant’ız”, “Hepimiz Ermeni’yiz” pankartlarıyla İstanbul’da yürüyen on binlerce kişiyi de yabancılar bu cinayetten önce örgütlemişlerdir!
Partinin bilgi kirliğine katılmasının birçok örneğinden biri 9 Kasım 2005’te Şemdinli’de Umut Kitabevi’ne konulan, bir kişinin ölmesine, bir kişinin de yaralanmasına neden olan bomba olayı hakkında Genelkurmay Başkanı’nın sözü esas alınarak yayılan bilgi kirliliğidir. Bu bombayı, devletin maaşlı elemanları koyduğu ve gerçek bütün çıplaklığı ile ortada olduğu halde, bu konuda Genelkurmay’ın hatırına açıkça yalanlar uydurulmuş, olayı soruşturan Van savcısının görevden uzaklaştırılması alkışlanmıştır. Bir sosyalist böyle bir yalana ihtiyaç duymamalıydı. Bu yalana sarılarak toplum içinde gezememeliydi.
Islak imzalı veya kuru imzalı “İrtica ile Mücadele Eylem Planı”nda yer alan “AKP ve Fethullahçı merkezlere silah koyalım. Sonra buraları basıp terör örgütü diye açıklayalım” ibaresinin ise geçmişteki kontrgerilla taktiklerinden hiçbir farkı yoktur. Her ne kadar mücadele edilecek olan AKP ve Fethullahçı örgütlenmeler gibi istenmeyen odaklar da olsa, şimdiye kadar devrimcilerin böyle bir mücadele yöntemine başvurduğunu duymuş ve görmüş değiliz. Devrimci bir parti, karşıtlarıyla mücadele etmek ve iktidara gelmek için böyle yöntemleri asla savunamaz. Bu ve benzer olayların üstü keskin muhalefet söylemleriyle örtülemiyor. Bunlar devrimcileri halk kitlelerinden uzaklaştırıyor. İktidarın mazlum rolü oynamasına ve her seçimde oylarını artırmasına sebep oluyor.
Sosyalistler halka daima gerçeği söyledikleriyle tanınmışlardır. Onları meşru ve haklı kılan da budur. Çünkü ünlü sözdür: “Gerçek devrimcidir.”

Anlattığım süreç içinde ve ancak bazı örneklerini verdiğim tutumlar nedeniyle uzun süredir göğsümü gere gere “Ben İşçi Partiliyim” diyememenin sıkıntısını çektim. Çevremdeki partililerle, zaman zaman da yöneticilerle bu konuları tartıştım. Benim için partinin ne söylediği değil, gerçeğin nerde olduğu idi. Gelişmeleri 1960’lı ve 1970’li yıllarda edindiğim sosyalist bilincimle ölçerek, yurtseverlik ve halkların kardeşliği anlayışına bağlı kalarak yorumladım. Bereket versin konuşmalarımda ve yazılarımda kendi görüşlerime bağlı kaldım. Doğrulardan sapmadım.
Dünya her gün değişiyor. Her gün yeni şeyler öğreniyoruz. Kendimizi yenilemek ve böylece olgunlaştırmak zorundayız. İşçi Partisi’nin sözcülerinden de geçmişte çok şey öğrendik. Ancak bir süreden beri bize öğretilmek istenen şeylerin çoğunun yanlış olduğunu görüyorum. Bu nedenle Parti ile uygun adım yürümeyeceğim ortaya çıkıyor.

Teşekkürler

Geçmişte beni partiye davet eden, bana üyelik onuru veren, ülkenin bağımsızlığı, halkın özgürlüğü ve halk iktidarı için birlikte mücadele ettiğimiz Parti yöneticilerine ve üyelerine, yazılarımı yayımlayan parti organlarında çalışanlara, çeşitli nedenlerle Ankara dışına ve yurt dışına gittiğimde bana dostluk ve arkadaşlık gösteren, beni konuk eden partililere teşekkür ederim.
Saygılarımla.
Zeki Sarıhan

Adres:
Yeşilkent Sitesi No. 59
Konutkent-Ankara
Tel. 240 95 97, 0537 440 73 06
zekisarihan@gmail.com

Ekleri:
1. Zeki Sarıhan imzalı, 13 Haziran 2011 tarihli “12 Haziran Genel Seçimleri Üzerine Bir Değerlendirme: Seçimi Neden AKP Kazandı” yazısı.
2. İP Ankara İl Başkanı Safa Koçoğlu imzalı İl Disiplin Kurulu’na yazılan 14 Eylül 2011 tarihli yazı.
3. İl Disiplin Kurulu’nun Zeki Sarıhan’dan savunma isteyen 6.11.2011 tarihli yazı.
4. Zeki Sarıhan’ın 8 Kasım 2011 tarihli “Savunmamdır” yazısı.
5. Ankara İl Disiplin Kurulu Başkanının 29.11.2011 tarihli, Zeki Sarıhan’a hitaben kararı bildiren yazısı.
6. Ankara İl Disiplin Kurulu’nun 23.11.2011 tarihli karar örneği.

Not: Süvari sitesinden alınmıştır.

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI