TÜYAP’ın Kaplumbağaları…

 

 

Bir arkadaşım çok isabetli özetledi durumu: “Oraya kitap okuyucusu değil, kitap tüketicisi gidiyor.”

Dolayısıyla kitabevleri de kitap yayınlama değil, kitap ürününü pazarlama konumunda oluyor.

Zaten, önüme ilk telif sözleşmesi geldiğinde epeyce yadırgamıştım. Sözleşmede kitaba “ürün” deniyordu.

Kimdir bu Tüyap? Bir şahıs değil elbette. Bir pazarlama kurumu. Ardında hangi sermaye grubu var, allah bilir. Beylikdüzü’ndeki o uzak diyarda bir hafta araba pazarlanıyor; başka bir hafta en gelişmiş bilgisayarlar; bu hafta da kitap adı verilen ürünler sunuluyor kitap tüketicilerine.

Bu Tüyap’ın baş koordinatörü Deniz Kavukçuoğlu’nu tanıyorum. Bir zamanlar tanıyordum demek daha doğru olur. Artık o kadar “yüksek”lerde ki, sekreterler barikatını yararak kendisine ulaşmak mümkün değil. Tüyap dolayısıyla yüzünü ekranlarda görmek mümkün tabii ki.

“Büyük yazarlar” Deniz Kavukçuoğlu kadar ulaşılmaz değil. Onları bizim gibi fanilerin arasında görmek mümkün, en azından Tüyap’ta. Tüyap’ın bu iyiliğini unutmamak gerekir. Normal zamanlarda ulaşmamız mümkün olmayan yazarlarımızı ayağımıza kadar getiriyor. Onları görmek, hatta dokunmak, imzalarını almak istiyorsanız Tüyap’ın bu hizmetinden faydalanmanız işten bile değil. Gerçi sizinle bir dakikadan fazla çene çalmaları mümkün değildir. Hatta bir dakika bile fazla. Sırada bekleyenler var ve yazarımız sizi bir an önce başından savıp sıradakilere imza sallamak zorunda.

Bu yılki onur yazarı Gülten Dayıoğlu’nu gördüm orada. Çocuk hikâyeleri yazarı. Yaşlı bir hanımefendi, tonton, sevimli bir insan. Önündeki, çoğunlukla çocuklardan oluşan kuyruğun sonunu görmek mümkün değil. Kadıncağız, “sevgili çocuklarını” tanıma olanağına bile kavuşamadan imza atmak zorunda kitaplarına. Yayınevi ellerini oğuşturuyor tabii. Ürün satışları çok iyi!

Kitap bolluğundan gözlerim ve beynim uyuşmuş, artık bir kitabı diğerinden ayırt edemez bir halde stantlar arasında serseri mayın gibi dolaşırken Vural Savaş’ı gördüm. Hani şu ulusalcı cumhuriyet savcısı. Bir zamanlar epeyce esip üfürürdü. O cumhuriyet savcısı haşmetinden ve haşinliğinden eser kalmamış. Bence yazar olmak ona iyi gelmiş. Yaşlansa da eski haline göre çok daha insan. Tezgâhın gerisinde sessizce oturuyor, müşteri bekliyor, gelip geçene gülümsüyor hatta. İçimden, yanına yaklaşıp bir şaka yapmak geldi ama yapmadım. Bunun “düşene” vurmak gibi olacağını hissettim. Yanına yaklaşıp, “kovuşturma emirlerini imzalamak mı, yoksa kitap imzalamak mı daha iyi bir şey, Vural bey?” diye sorsaydım, cevabı ne olurdu acaba?

Kitap imzalayan çoğu “büyük yazar”ımızı tanıyordum. Çoğu eski sol harekettendir. Programa bakıp, imza attıkları yerin yakınına yaklaşarak bir selam sallayabilirdim. İçimden gelmedi doğrusu. Sanki onları “suçüstü” yakalamışım gibi bir duyguyu tatmak istemediğimden belki de.

Ben daha çok “küçük yazar”ların pineklediği ya da sinek avladığı 4 nolu koridorda dolaşmayı tercih ettim. Tüyap fuarı bir yarış pisti. Dünyanın en yavaş hayvanı kaplumbağa ile dünyanın en kızlı koşan hayvanı çitanın yarıştırıldığı bir pist bu. Kaplumbağanın kaybettiği baştan belli. Çünkü tüketici, büyük yayınevlerinin bulunduğu, kalabalığın kitaplara üşüştüğü parlak ışıklı büyük salonları tercih ediyor doğal olarak. Dolayısıyla “kaplumbağa”ların bulunduğu sönük koridorları görmüyor bile çılgın kalabalıklar. Kazara, ayakyoluna falan giderken oradan geçenler de, küçümseyerek, şöyle bir gezdiriyorlar kitapların üzerinde gözlerini. Zaten çoğu stant bir kundura tamircisi dükkânı büyüklüğünde.

Yaba yayınlarının sahibi Aydın Doğan’ı görmüştüm fuardan önce. Bana önemli bir şey söyledi. “Fuar Odakule’deyken küçük yayınevleri çok daha avantajlıydı” dedi, “oraya gelen insanlar, hiç değilse bizi de görürlerdi, önümüzden geçerlerdi.” Anlayacağınız, seçimlerdeki %10 barajı gibi bir şey bu. Küçüklere en ufak bir şans tanınmıyor. Fuarın şehrin merkezindeki Odakule’den ta cehennemin dibindeki Beylikdüzü’ne taşınmasının üstünde hiç durmayayım artık. Kitap tüketicisi yine de övgüye değer. O kadar yolu göze alıp gelebiliyorlar.

4 numaralı “ayakyolu” koridorunda kitap işinin gerçek emektarlarına rastlamak mümkün ama tüketicinin %99’unun aradığı onlar değil. %1’i oluşturan bilinçli kitap okuyucusu gelip buluyor onları. Zaten onlar reklam edilen kitabı almaya değil, aradığı kitabı almaya geliyor. Çok çok önemli bir fark bu.

İşte Masis Kürkçügil orada, Ahmet Nesin orada, Eşber Yağmurdereli orada, Sezai Sarıoğlu orada. Türkiye’nin en eski Troçkisti Masis Kürkçügil, Troçki’nin kitaplarını basan Yazın yayınevinin stantının arkasında, ayakta duruyor, en yakın arkadaşından bile daha iyi tanıdığı Troçki’nin özellikleri, hayatı, fikirleri üzerine konuşuyor ilgilenenlerle. Troçki’nin İspanya İç Savaşını tahlil eden kitabını gösterip, “POUM’a karşı neden öyle sert bir tutumu vardı Troçki’nin?” diye soruyorum (İspanya iç savaşı sırasında, Stalinistlerin, anarşistlerin yanı sıra saldırdığı bir parti olan POUM, içinde Troçkistlerin de yer aldığı devrimci-Marksistlerin partisiydi ve Troçki’nin sert eleştirilerine maruz kalmıştı nedense). İtiraf edeyim ki, bunu sorarken, sıkı bir 4. Enternasyonalci olan Masis’in Troçki’nin bu tutumunu da savunacağını düşünmüştüm. Öyle olmadı. “Üstat, bu konuda bir eşeklik yapmıştır” dedi. Bunu duyduğuma sevindim.

Beni sevindiren bir başka olay daha yaşadım o 4 nolu “ayakyolu”nda. Bir de baktım, o dar kundura tamircisi dükkânlarından birinde, ta 1966 yılından beri tanıdığım ve Yarılma’da kendisinden söz ettiğim öğretmen-yazar Zeki Sarıhan oturuyor. Yanında da içeriye zor bela sığışabilmiş bir arkadaşı. İşte eski arkadaşımız Deniz Kavukçuoğlu’nun “kaplumbağa”lara reva gördüğü yer bu kadarcık. Yıllardır ısrarla çıkmaya devam eden Öğretmen Dünyası dergisinin stantı burası. Zeki’nin yanına yaklaşıp, “selam Zeki Sarıhan” dedim, soyadını da söyledim ki, onu kesin tanıdığımı anlasın, bir yere kaçamasın. “Oooo merhaba” dedi. Elimden böyle diyerek kurtulamazdı. “Beni tanıdın mı” diye sordum. “Vallahi tanıyacağım ama” diye mırıldandı, böyle zor durumda kalanların her zaman yaptığı gibi. “Öyle tanıyacağım falan olmaz. Ben bir tur atacağım. Üç dakika sonra geleceğim. Sen de bu arada iyice bir düşün bakalım” dedim.

 

Üç dakika sonra geldiğimde, tabii ki Zeki beni hâlâ tanıyamamıştı. “Gel otur hele şuraya” dedi, arkadaşı kalktı, o daracık yere ben sıkıştım. Tahmin ettiğim gibi beni tanıyamamıştı. Bunun üzerine aramızda tuhaf bir soru-cevap diyaloğu geçti. O da soruyordu ama soruları soran daha çok bendim, ona bir şeyleri hatırlatabilmek için. “Dev-Genç davasındakileri bir düşün bakalım” dedim. Saydığı isimler arasında ben yoktum. Mecburen saymadığı isimleri hatırlattım. Sonra da, “Peki Gün Zileli” dedim, “o ne yapıyor şimdi?” “O İngiltere’de” dedi, “duyduğuma göre anarşizmin kara bayrağını yükseltmiş.” “İşte o kara bayrağı yükselten Gün Zileli karşında” dedim, artık daha fazla dayanamayıp.

Yarım saat kadar sohbet ettik. Çerkes Etem ve kurtuluş savaşı hakkındaki görüşlerine ne kadar karşı olursam olayım, dürüstlüğüne her zaman güvendiğim bir devrimci ve sosyalistti  Zeki Sarıhan. Ve bu güvenimin hiç de yersiz olmadığını, beni çok sevindiren bir açıklamasıyla gördüm: Zeki Sarıhan, Kıbrıs, Ermeni ve Kürt sorunlarındaki milliyetçi tutumu dolayısıyla İP’ten istifa etmişti.

Ne kadar sevindiğimi anlatamam. Tüyap’tan çıkmış, metrobüs duraklarına doğru yürürken dürüst insanların eninde sonunda düzgün bir tutum alabildiklerini görmenin sevinciyle uçuyordum adeta.

İnsana (ve kaplumbağaya!) güvenmek güzel şey be kardeşim!

 

Gün Zileli

20 Kasım 2012

www.gunzileli.com

gunzileli@hotmail.com

 

Gündoğusu Dergisinin Aralık 2012, 5. Sayısında yayımlanmıştır.

Not: Zeki Sarıhan’ın İP’ten istifa mektubu konuk yazılar bölümünde bulunmaktadır. G.Z.

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI