Direnmenin Estetiği

 

 

Peter Weiss, Direnmenin Estetiği, çev: Çağlar Tanyeri, Turgay Kurultay, YKY, Kasım 2005, 820 sayfa

 

Peter Weiss (1916-1982), bir ressam, tiyatro yazarı ve romancıdır. Türkiye’de, Salozun Mavalı adlı tiyatro oyununun yazarı olarak tanınmıştır. 1970’li yollarda yazdığı ve üç cilt halinde yayımlanan, 800 sayfalık dev eseri Direnmenin Estetiği, her ne kadar bir roman olarak nitelendirilse de, benim şahsi kanım, roman olarak görülemez. Bu eser daha çok, roman tekniği kullanılarak kaleme alınmış bir tarih kitabıdır. Daha doğrusu, bence bu kitap, 1920-1940 arasındaki son derece önemli tarihi olayları sanat tarihinin önemli eserleriyle birleştirerek ele alan bir tarih anlatımıdır.

Bir kitap çeşitli açılardan okunabilir, hele hele böyle kapsamlı ve derinlikli bir kitap için çok farklı açılardan okumalar yapılabilir. Ben bu yazıda, anlamadığım sanat olayları ve sanat tarihi ya da kitapta sayfalar boyu ayrıntılarıyla anlatılan büyük resim yapıtları hakkında ahkâm kesecek değilim elbette. Ben sadece, 20. Yüzyılın ilk yarısında yaşanan son derece önemli olaylar üzerine kitapta yazılanlar üzerinde duracağım: 1917-1919 Sovyet ve Alman Devrimleri; faşizmin yükselişi; İspanya İç Savaşı; Sovyetler Birliği’ndeki Büyük Temizlik ve Alman Komünist Partisi’nin tasfiyesi; Hitler-Stalin Paktı ve antifaşistlerin GPU tarafından Gestapo’ya teslim edilmesi, bir kuşağın trajedisi.

Peter Weiss, sanat tarihinin büyük yapıtlarının anlatımıyla romanda yer alan kahramanların içinde yer aldığı tarihi olayların anlatımını ustaca birleştirmenin üstesinden gelebilmiş. Bu, gerçekten de büyük bir maharet. Buna rağmen, bir roman kurgusu yok kitapta. Romanın kurgusu, gerçek tarihi olaylar tarafından örülmüş, romanın kahramanları da bu olayları farklı açılardan değerlendiren, bunları seslendiren kişiler. Olayların bu kahramanlar tarafından değerlendirilmesi ne kadar derinse, roman kahramanları da bu derinlik içinde o kadar yok olup gitmişler. Peter Weiss’in en büyük başarısı ise, olayları yorumlayan kahramanlarını zıt karakterler olarak belirlemesi. Böylece bir olayın yorumunda birbirine zıt iki eğilimi, örneğin İspanya İç savaşındaki gelişmelerin arka planındaki Stalinist ve anarşist yaklaşım farklarını anlama olanağı bulabiliyoruz. Yazar, bu konuda mümkün olduğu kadar tarafsız kalmaya çalışmış gerçi ama yine de yüreğinin, kendisinin de dahil olduğu talihsiz bir kuşağın “devrim” adına ezilen devrimcilerinin yanında çarptığını anlamak mümkün.

 

1917-1919 Sovyet ve Alman Devrimleri

 

1917 Sovyet Devrimiyle 1919-1923 Alman devrimlerinin birbiriyle çok yakın ilişkisi olan iki kardeş devrim olduğunu, Jan Valtin’i (Karanlığın Ötesinde, çev: Gün Zileli, Kibele, 2009) çevirdiğim zaman çok derinden anlamıştım. Biri iç savaşın sonunda kazanmış ama kendi içinden yozlaşarak bir seçkinler diktatörlüğü ile sonuçlanmıştı; diğeri ise, bir dizi ayaklanmanın sonucunda yenilmiş ve bu devrimden arta kalan güçlü ve devasa Alman Komünist Partisi, 1930’larda Hitler ve  Stalin tarafından imha edilmişti.

Romanın “birinci tekil şahıs” kahramanı, daha sonra İspanya İç Savaşı sırasında, Uluslararası Tugaylara katılacak olan, entelektüel bir Alman işçisidir. Babası da Alman Sosyal Demokrat Partisi’nin sol kanadında yer alan ve aslında komünistlere sempati duyduğu halde, Sosyal Demokrat Parti’yi köklü bir şekilde terk etmekte tereddüt eden bir işçidir. O zamanki süreçler daha çok işçinin babasının ağzından anlatılır. Baba, işçi sınıfının çoğunluğunun Spartakist ayaklanmanın yolundan gitmemesini şu sözlerle anlatır:

Bir Sovyet iktidarının kurulması için zamanlama yanlış olmuştu, işçi sınıfının yalnızca küçük bir bölümü Spartakistlerin taleplerini izlemiş, buna karşılık asıl kitle, üretimin yeniden işlemeye başlamasının kendi girişimlerini de güvenceye alacağı vaadinin tuzağına düşmüştü.” (s. 103)

Aslında bu sözler, bırakın “normal” zamanları, büyük tufan zamanlarında bile geniş çoğunluğun neden istikrardan yana tavır aldığını göstermesi bakımından önemlidir. Halihazır sistem ne kadar kötü olursa olsun, insanlar çalışma koşullarının tamamen ortadan kalktığı, ücretlerini bile alıp alamayacaklarının belli olmadığı bilinmeyen bir geleceğe yelken açmaktan korkmaktadırlar, içten içe devrimci girişimleri ne kadar destekliyor olurlarsa olsunlar. Buradan devrimcilerin çıkartmaları gereken önemli bir ders vardır. Eğer geniş kitlelerin yeni bir toplumsal dönüşüme omuz vermesini istiyorsanız, onların kendi geleceklerini kendi elleriyle bugünden adım adım kurdukları yeni toplumsal ilişkilerin taşlarını döşemelerini sağlamalısınız. Aksi takdirde, bırakın bir devrimi, insanlar, geleceklerini tehlikede gördükleri köklü reformlar karşısında bile muhafazakârların “koruyucu” kanatlarına sığınacaklardır. Bugün de yaşanan budur. Aslında devrimci kitlenin daima azınlıkta kalması bir kader değildir. Yeter ki, geleceğin bugünden kurulabildiğini ve yeni bir toplumun bir risk değil, aslında gerçek güvenlik toplumu olduğunu gösterebilelim. O zaman milyonlar, bütün olumlu potansiyellerini dayanışma içinde böyle bir gelecek için seferber edeceklerdir.

 

Faşizmin İktidara Gelişi

 

Baba, bu sefer de faşizmin Almanya’da, 1933 yılında iktidara geliş koşullarını şu sözlerle ele almaktadır:

Mart bindokuzyüzotuzüç seçiminde komünistler ve sosyal demokratlar, düşünme biçimlerini değiştirmeyi becerebilseydiler, on iki milyonluk proleter cepheyi harekete geçirme şansına sahiptiler. Ama komünist parti devrim beklentisi içindeyken, sosyal demokrat yönetim de sessiz kalma ve uyum politikasını tercih edip kendi görevini, hukuka uygun davranacak bir yönetim karşısında dürüst muhalefet rolünü üstlenmek olarak tanımlamıştı.” (s. 124)

Baba, duruma ilişkin önemli bir saptamada bulunmakla birlikte, her iki partinin birleşmesi ya da ortak bir cephe kurması olanağı konusunda yanılıyor. Bu imkânsızdı. Son derece zıt kutuplarda yer alan siyasi güçler gerektiği zaman ortak cephe kurmaya gidebilirler de, aynı kitleye liderlik etme konusunda korkunç bir rekabet içinde olan siyasi güçler asla birleşemezler. Çünkü bu, onlar için var olma ya da yok olma meselesidir. Dolayısıyla proleter kitle üzerinde rekabet iki parti açısından da vazgeçilmezdi. Görünürdeki sebepler önemli değildir. Alman Komünist Partisi’ni sevk eden güdü, devrim değil, birincil olarak Sovyetler Birliği’nin çıkarlarıydı; ikinci olarak da Alman proletaryasına tek başına kumanda etmekti. Bu iki temel güdü, bu partinin sosyal demokrasiyle uzlaşmasının önünde aşılmaz iki engeldi. Keza Alman Sosyal Demokrat Partisi’ni sevk eden güdü de, yasal sınırlar içinde kalmaktan çok, sendikalar aracılığıyla üzerinde egemenlik kurduğu işçi sınıfını Alman Komünist Partisi’ne kaptırmamak ve batının liberal çizgisinden ayrılmamaktı.

Aslında bu durumdan çıkartılması gereken en büyük ders, proletaryanın kendisini temsil ettiğini farz ettiği partilere destek vermek yerine doğrudan doğruya işe kendisinin el koyması ve kendi özgür işyerleri konseylerinin koordinasyonu aracılığıyla izlenmesi gereken yolu doğrudan kendisinin belirlemesidir.

 

İspanya Yenilgisi

 

Peter Weiss, bu noktada, İspanya Devrimi’ne iki farklı bakış açısını ustaca tartıştırmaktadır. Fakat burada ilginç olan, iki zıt görüşü ileri süren roman kahramanlarının hepsinin Uluslararası Tugaylar saflarında savaşan komünistler olmalarıdır. Tartışan taraflardan biri, aynı zamanda siyasi komiser olan bir Stalinisttir; diğeri ise, anarşistleringörüşlerine yakın görüşler ileri süren, en azından onların tezlerini dile getiren bir diğer komünist. Tartışma şöyle akıp gidiyor:

Anarşistlerin zorlamayı ve özgür iradenin ezilmesini kabul etmedikleri için bastırıldıklarını söylüyordu. Bir diğeri, ama onlar özgürlükçülükleriyle savaşı yenilginin eşiğine getirmişlerdi, dedi… Ötekisi, onların yenilgisinin nedeninin bu olmadığını söyledi. Toprak ve fabrikalar eski sahiplerine geri verilmişti. Halk Ordusu, Aragonya’ya girerken kolektif çiftçilerin tarlalarına tümüyle zarar vermişti. Savunma gücünü yok eden şey becerememe değil, halk hükümetinin dağıtılması, tarım işçilerinin silahsızlandırılması olmuştu.” (s. 181)

Bu aşamada Münzer, anarşistlerin görüşünü savunarak, devrimden dönülmesiyle halk savaşının zaafa uğratıldığını, komünistlerin hedeflediği birliğin, militan işçiler kendilerini aldatılmış hissettikleri ve burjuvalarla ittifaka bir türlü güven duymadıkları için oluşamadığını dile getirdi. Başarılı bir kurtuluş savaşı, tıpkı otuzaltı Temmuzunda başarıldığı gibi, ancak proleterlerin gücüne dayanarak yapılabilirdi ama olanlardan sonra işçilerin kafası karışmıştı… Faşizme saldırırken hepsi canını vermeye hazırdı, bir burjuva devletinin ayakta tutulması uğruna kendilerini feda etmek istemiyorlardı.” (s. 207)

Mesele burada gayet açık. Anarşistler faşizmin devrimle yenileceğini ileri sürüyorlar; Stalinistler ise, faşizmin yenilmesi için devrimin durdurulması, hatta kazanımlarının da geri verilmesini savunuyorlar. Devrimin neden yenildiğinin de, Franko’nun neden kazandığının da izahı bu tartışmadadır. İşçilerin devrimci kazanımlarını faşizmle mücadele adı altında gasp ederseniz faşizme karşı savaşı da zaafa uğratırsınız. Ve zaten bırakın devrimi, Stalinistler, faşizme benzer bir baskı ortamını bizatihi Cumhuriyetçi saflarda başlatmışlardır bile.

Cephede öncelik savaşmaktı, orada dikkatimiz düşmanın üzerinde toplanmıştı, tüm enerjimiz düşmana indirdiğimiz darbelere yoğunlaşmıştı. Ama ülkenin içlerinde, gücümüzün önemli bir bölümü, birliklerin içinde olup bitenleri izlemeye ve kontrole, onları tek tip hale getirmeye ve izlenen çizgiye çekmeye yöneliyor. Polis, halk ordusu içinde bir ordu haline geldi. Gizli servis, sorgu kurumları genişleyip duruyor. Gözaltı hücrelerinin, hapishanelerin, soruşturma komisyonlarının, özel mahkemelerin sayısı günden güne artıyor. Aklımıza yatmayan ama disiplin gereği uyduğumuz talimatlar yüzünden bilincimiz dumura uğrayacak bu gidişle, dedi Münzer.” (s. 213)

Ve sonunda, Moskova’da muhaliflere yapılan muamelenin aynısı İspanya’da anarşistlere ve POUM üyesi komünistlere karşı da sahneye konur:

Nin’e işkence yapıldı. İtiraflarda bulunması isteniyordu. İfade vermeyi reddetti… Nin, Madrid’in dışına, Alcala de Henares’e götürülüp Parti’ye ait bir hapishaneye kapatılmış bulunuyordu…, dedi Marcauer.” (s. 270)

(Not: POUM lideri Andreas Nin, aynı hapishanede öldürüldü. G.Z.)

 

Büyük Temizlik

 

Peter Weiss’in romanında, 1930’lu yıllarda, Sovyetler Birliği’nde gerçekleşen Büyük Temizlik de önemli yer tutuyor. Bu noktada roman kahramanları olup biteni tartışıyorlar, özellikle de akıl sır ermez itirafların üzerinde kafa yoruyorlar:

Marksist toplum biliminin en güçlü temsilcilerini, sosyalist düzenin en akıllı savunucularını kendilerinin bile tanıyamayacağı hale getiren nedir, dedi. Bu artık Krestinski değil. İsimsiz biri. Bunlar artık Rykov, Rakovski değiller. Oradaki kişi, faşist bir darbe hazırladığını iddia eden adam Buharin değil. Savcı Vişinski ona, siz dolaysız, çıplak faşizmin pençesine düşmüşsünüz diyordu. Evet, bu doğru, diyordu Buharin.” (s. 252)

Ama boyun eğmeyenler de vardı. Onlar, GPU bodrumlarında yok edilmişlerdi:

Kendi kişiliklerinin aşağılanmasına izin vermeyenlerin, başlarını dik tutabilenlerin, aşağıdakilerin, gerçek komünistlerin kafalarına birer kurşun sıkıldı gözlerden uzak bir yerlerde, Krestinski’de son bir kıvılcım parıldadı, sonra onun da inandığı hiçbir şey kalmadı. Yargılananların kendilerine şantajı nasıl yaptırdığını görün artık. Gerçekten işledikleri suçların hiçbirini itiraf etmiyorlar, çocuklarını, karılarını kurtarmak için.” (s. 254)

Yukardaki imha siyasetini bizzat Stalinistler de (elbette bir marifetmiş gibi) kabul ediyorlar. Jack T. Murphy’nin Stalin (çev: Celal Üster, Bilim ve Sosyalizm Yayınları, 1976) adlı kitabından bu konuda bir alıntı yapmama izin verin:

Suçlu olduklarını gösteren kanıtlarla karşılaştıkları zaman itirafta bulunmayı reddedenler de ister istemez çıkıyordu. Dolayısıyla, bunlar açık olarak olarak yargılanmıyor, ama gene de idam ediliyorlardı.” (s. 209-210)

1900’lü yılların on yıl öncesinde ve on yıl sonrasında doğan ve kendini büyük bir dünya devrimine adayan talihsiz bir kuşak böylece içerden kırılmıştı:

Benim iddiam şudur ki, dedi Hodann, bizim kuşağı faşizmin tahribatlarından çok, Sovyetler Birliği’nin pençesine düştüğü felaket çökertti, çünkü işçi devletine bütün çocuksu inancımızla sarıldık, buna karşılık Almanya’da gelmekte olanın ne olduğunu başından beri biliyorduk.” (s. 622)

 

Hitler-Stalin Paktı

ve Alman Komünist Partisi’nin Tasfiyesi

 

1939 yılında imzalanan Hitler-Stalin Saldırmazlık Paktı’nın, II. Dünya Savaşı’nı başlattığı bilinir. Ama daha az bilinen şey, bu paktın ardından, Alman ve Polonya Komünist Partilerinin Moskova’da tasfiye edilmeleri, liderlerinin Stalinist Sovyet yönetimince öldürülmesi ve Nazi işgali altına giren ülkelerdeki komünist partilere, Moskova tarafından, Nazilerle işbirliği yapma talimatı verilmesidir. Peter Weiss’in romanından alıntılarla izleyelim:

Norveç Komünist Partisi, Sovyetler’in talimatları doğrultusunda tarafsız olduğunu ve işgal gücüyle işbirliği yapmaya hazır olduğunu açıklamıştı. Parti, karşı durmaması için halka çağrıda bulunuyordu.” (s. 589)

Aynı ihanet çizgisinin Fransa’da, Fransız Komünist Partisi ve bu partinin günlük gazetesi l’Humanite tarafından da izlendiği bilinmektedir. İhanet, sadece o ülkenin halkına karşı değildi, komünistleri ve anti-faşistleri de kapsıyordu:

Paktın ayakta kalması için muhalifler kurban ediliyor, diyordu Lindner. Böylece Kızıl Ordu’ya girmek isteyen Polonya komünistleri de geri çevrilmiş ve tıpkı Sovyetler Birliği’ne kaçan antifaşistler gibi Almanya’ya teslim edilmişlerdi.” (s. 588)

Sürgünlerin arasında pek çok Polonyalı ve Çek komünist vardı, ellerinde parti kitapçıkları hemen askeri yazılmak üzere başvuruyorlardı. Bunlar toplanıyordu, ne var ki askere alınmak üzere değil, Alman hükümetine teslim edilmek üzere.” (s. 603)

Aynı Nazi’lere teslim etme olayının ayrıntılı bir anlatımını, bu ay yayımlanacak, Margaret Buber-Neumann’ın İki Diktatörlük altında-Stalin ve Hitler’in Mahkûmu (çev: Gün Zileli, İmge, 2012) adlı anılarından da okuyacağız. Yine Margarete Buber-Neumann ve Jan Valtin’de adları geçen Alman Komünist Partisi’nin Moskova’da öldürülerek tasfiye edilen lider kadrosundaki isimlere Peter Weiss’in romanında da rastlıyoruz:

Bir yıl sonra bindokuzyüzotuzyedi Eylülünde artık herkes ne kadar uzayacağı kestirilemeyen listeye alınmıştı. Neher ajan, casus olduğu gerekçesiyle tutuklanmış, Moskova’da doğmuş olan iki yaşındaki oğlundan koparılmıştı, Neumann, Schulte, Remmele, Kippenberger, Flieg tutuklanmış ve kayıplara karışmışlardı… pek çok kişi partinin ileri gelenlerinden Münzenberger’in de sırada olduğunu söylüyordu.” (s. 137)

Politbüro üyesi Remmele kampta aklını kaybetmişti, işçi konseylerinin kurulmasından bu yana parti üyesi olan birisinin zihin ağlarını böyle darmadağın etmişlerdi. Merkez Komitenin örgütlenme sekreteri Flieg de böyle çözülmüştü, Rosa Luxemburg’un arkadaşı, Komintern’in daha ilk kongresinde yer almış olan Eberlein da aynı şekilde saf dışı bırakılmıştı. Sabahın erken saatlerinde ağır hastanın odasından çıkarılıp sürüklenerek insanı ezip geçen sorgulara götürülüşünü anımsadı. Aralarında Neumann, Schulte, Schubert ve Münzenberger’in bulunduğu eski tüfekler karşısında içini bir korku sarmıştı.” (s. 641)

Ve Margaret Buber-Neumann’ın anılarından Margaret Buber’in eniştesi, Heinz Neumann’ın bacanağı olduğunu öğrendiğimiz Willy Münzenberger’in akıbeti:

“Ekim sonunda, gazetelerde başında kanlı bir bandajla, burun deliğindeki kanülle, şişmiş ve morarmış gözleriyle Troçki’nin yüzünü gördükten iki ay sonra Münzenberger de Güney Fransa’da, Saint Marcellin yakınlarındaki Caugnet ormanında öldürülmüştü. Dağda dolaşan iki avcı yaprakların arasında, bir meşeden kopmuş bir dalın altında yarı yarıya çürümüş gövdeyi bulmuştu, boynunda tel bir halat vardı. Önce onun intihar ettiği söylendi, sonra Fransız Komünist Partisi, onun bir casus olarak yoldaşlara ihanet etmenin bedelini ödediği söylentisini yaydı. Bir süre sonra baş gösteren ve onu faşistlerin öldürdüğünü iddia eden teoriyi Hodann reddediyordu. Onun Fransız ya da Alman ajanı olduğu suçlaması gibi, Almanlar tarafından idam edildiği iddiası da inandırıcı değildi, çünkü Almanlar onu yakaladıktan sonra ya bir kampa götürürlerdi ya da Sovyetler Birliği’ne teslim ederlerdi.” (s. 607)

Eugenia Ginzburg, (Anafora Doğru, çev: Gün Zileli, Pencere, 1996) Butyrki hapishanesinde karşılaştığı dogmatik bir Staliniste boşuna, “fakat herkesin bir adama ihanet ettiğini düşünmektense, o tek adamın herkese ihanet ettiğini düşünmek daha akla uygun değil mi?” (s. 135) dememişti.

 

Gün Zileli

7 Kasım 2012

www.gunzileli.com

gunzileli@hotmail.com

 

 

 

 

         

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI