Komünizm Fikri Yeniden Hayata Dönerken…

 

Komünizm Fikri (Berlin Konferansı, 2010), (Hazırlayanlar: Alain Badiou ve Slovoj Žižek; çev: Okan Doğan, Savaş Kılıç, Haluk Barışcan; Metis Defterleri, 2012)

 

Mart 2009’da, Londra’daki Birbeck İnsani Bilimler Enstitüsü tarafından düzenlenen “Bir İdea Olarak Komünizm” adlı konferansa sunulan metinler Ayrıntı Yayınları tarafından aynı adla kitaplaştırılmıştı (2011, çev: Ahmet Ergenç ve Ebru Kılıç). Bu kitabı, “Žižek Ne Yaptı?” (8 Ocak 2011) adlı makalemde, ağırlıklı olarak Slovoj Žižek’in şahsında değerlendirmeye çalışmıştım. Aynı girişim bu sefer 2010 yılında yapılan Berlin Konferansı olarak çıkıyor karşımıza. Alain Badiou ve Slovoj Žižek, yine girişimin esas örgütleyicileri.

Ne var ki, bu sefer, yine kitabın son makalesinin yazarı olan Slovoj Žižek’in üzerinde durmayacağım. Bunun nedeni, bence Žižek’in, bir yıl içinde bir hayli gerilemiş, gevşemiş, hatta halihazır hükümetlere akıl verecek ölçüde reelpolitikleşmiş olması. Ama kitapta, bu kaybı telafi edecek üç dikkate değer makale var. Makale sahipleri: 1. Alain Badiou; 2. Polonyalı Goldex Poldex grubunun üç üyesi, Majmurek, Mikurda ve Sowa; 3. Bülent Somay.

Bu makalelere geçmeden önce kitabın geneli üzerinde birkaç söz söylemek istiyorum.

1950’lerden beri içinde bulunduğu kriz, 1990’ların başında reel sosyalist ülkelerin çöküşüyle birlikte bir ölüm kalım krizine dönüşen komünizm fikrini yeniden hayata döndürme (Badiou ve Žižek’in önayak olduğu) girişimini  olumlu bulduğumu belirtmeliyim. Komünizm fikrinin bir daha geri getirilmemecesine ölümü gerçekten de kapitalizme karşı radikal bir dönüşümden yana olan devrimcileri üzerdi. Komünizmin yeniden devrimci bir biçimde canlandırılması bu bakımdan sevinilecek bir şeydir. Hele hele böyle değerli felsefecilerin çok değerli katkılarıyla…

Bununla birlikte bu canlandırma girişiminin bazı zaaflar taşıdığını da belirtmek zorundayım. Bu zaafların en başında, komünizm fikrini canlandıralım derken, onu mistifike etme tehlikesinin geldiğini düşünüyorum. Alain Badiou da dahil (belki de en başta o) bütün katılımcılar komünizm fikrini kendinden menkul bir ölümsüzlük, neredeyse bir din noktasına taşımaktadırlar. İkincisi, bu felsefeciler, sanki aralarında sözleşmiş gibi, komünizmin dışındaki devrimci akımlardan, en başta da anarşizmden ne fikri düzeyde, ne hareket olarak ne de örneğin İspanya 1936 devrimi bağlamında, tarihi düzlemde söz etmemekte son derece ısrarlıdırlar. Üstelik, tarihteki devrimci mirasa bu kadar ihtiyaç duydukları bir zamanda… Üçüncü bir nokta ise şu: Alain Badiou’yu, Solidarnoş hareketini çok güzel değerlendiren Polonyalı grubu ve Bülent Somay’ı dışta tutarak söyleyecek olursam, komünizm fikrini canlandırmak isteyen felsefeciler, bu canlandırmanın vazgeçilmez şartı olan, geçmiş komünizm deneylerini gereğince değerlendirmekte bir hayli isteksiz görünmektedirler. Evet, anlaşıldığı kadarıyla, neredeyse hepsi Stalinizme karşıdırlar, bir kaçı hariç (örneğin Saroj Giri) büyük çoğunluğu geçmiş komünist deneylerin başarısızlığını kabul etmektedir ama yine de bu deneylerin derinlemesine irdelenmesinde, enine boyuna ele alınmasında pek hevesli gözükmemektedirler. Bu hevessizlik haline bir de felsefi kavramlara fazlasıyla sığınma eğilimini eklersek, ortalığı, tarihin somut değerlendirmesini gölgeleyen bir sis bulutu kaplamaktadır adeta.

Bu genel girizgâhtan sonra, yukarda belirttiğim makalelerdeki son derece dikkat çekici irdelemelere geçebiliriz.

 

Alain Badiou: Leninist Deneyin Esaslı bir Eleştirisi

 

Doğrusunu söyleyeyim, ben Alain Bodio’yu yeni yeni tanıyorum, hatta diyebilirim ki, bu düşünür, bu kitabın hemen başında yer alan, “İdeası Komünizm Olan Şey” makalesiyle parladı benim gözümde.

Alain Badiou makalesinde, Leninist devrim anlayışının ortaya çıkışını ve daha sonraki çöküşünü çok esaslı bir şekilde ele alıyor (benzeri saptamaları ben de “Dünya Devriminin 1., 2. ve 3. Dönemleri” -25 Ocak 2011- başlıklı makalemde yapmıştım[1]):

19. Yüzyılın sonunda komünizm fikri çok özel bir Tarih tahayyülüyle yakından ilişkiliydi. Bu tahayyül, devlet ve iktidara göbeğinden bağlıydı. Devrim bu tahayyülün anahtar sözcüğüdür. Nitekim mevcut iktidarın yıkılıp yerine başkasının geçirilmesine yönelik şiddet içeren bir kolektif çabanın adıdır devrim. Bu durumda komünizm fikri işçi örgütlerinin siyaseti ile bu negatif ve şiddete gebe iktidar ve devlet tahayyülünü birleştirir. O dönemde komünizm fikrinin bu biçimine gönül veren birey için öncelikle devrimci denebilir. Hatta Lenin’e bakılırsa, ‘profesyonel bir devrimci’. Bundan doğan da ‘iktidarın zorla ele geçirilmesi’ fikrine gırtlağına kadar batmış bir komünizm tahayyülüdür… Ayaklanmacı bir komünizmdir bu. 19. yüzyıldaki işçi ayaklanmalarının, özellikle de Paris Komünü’nün başarısızlığı, komünistlerin en radikallerini pragmatik bir tahayyüle itmiştir: İlk gereken, halk kalkışımı, zafere ulaşacak bir kalkışımdır. Bunun için de komünist örgütlenmenin hiyerarşik, kayıtsız şartsız ve askeri bir disiplini olmalıdır. Partinin çelik gibi bir disiplini olması gerektiğini söyleyecektir Lenin. Dolayısıyla diyebiliriz ki 20. yüzyılın başında komünizm fikri, siyasal işçi örgütlenmesinde merkezi ve askeri bir pratik ile başlıca motifi zafer olan bir Tarih tahayyülünü birleştiririr.” (s. 17)

Zaferden sonraki işler, yani parti-devletin kurulması, sosyalizmin inşası, hiç unutmayalım, askeri zafer fikriyle şekillendirilmiş savaşa yönelik aletlerle yapılmıştır. Bu yüzden de sosyalizmi kurmak için kullanılan yöntemler uzun bir süre için merkeziyetçi, şiddete gebe ve askeri yöntemler olmaya devam etmiştir. Barış zamanında merkeziyetçi ve askeri yöntemler demek, kelimelerden korkmayalım, terörist ve polisiye yöntemler demektir… İnşa etme işine hiç uygun olmayan aletlerle girişilen bu inşa esnasında, bana göre komünizm fikri yavaş yavaş ortadan kayboldu… Militanlar devlet memurlarına, aparatçıklara dönüştüler ve komünizm fikrinin yitip gidişine imza attılar.” (s. 18)

Bu satırlara ben de rahatlıkla imzamı atabilirim. Aşağıdakilere de:

Komünizm fikrinin gerçeği –fiilen- yerel siyasal deneyimlerden oluşur. Bu deneyimler proletarya kitlelerine bağlıdır doğrudan doğruya; ama ister demokratik olsun ister otoriter, devlet iktidarının mevcut mekanizmasına bütünüyle yabancıdırlar. Siyasal pratiği iktidar sevdasından kurtarmak muhakkak şart.” (s. 19)

Komünizm fikri bizatihi şiddetten uzak bir fikir olarak kavranmalı ve ifade edilmelidir. Çünkü bu fikrin Tarih tasavvuru şu an için artık devlet iktidarını şart koşmuyor” (s. 19)

20. yüzyıldaki devrimlerin maruz kaldığı ulusal sınırlamalar, komünizm fikrinin en büyük zaaflarından biriydi. Sahte bir enternasyonalizm üretmişti. Sahte, çünkü belli ülkelerin ulusal hegemonyası gizliden gizliye kuyusunu kazmıştı onun.” (s. 20)

 Konferansa katılanlardan Hintli Saroj Giri (Hindistan’dan her zaman bir M. N. Roy çıkmaz ki:)), Alain Badio’nun bu son derece değerli saptamalarından ciddi biçimde rahatsız olmuş:

Badiou’nun Komün ve proleter siyasal iktidar organları – yani özel bir tür devlet, proleter devlet – meselesi ya da zorunluluğu arasındaki bağlantıları koparma çabalarından ciddi biçimde rahatsızım. Bu tür bir ‘devletten çıkarma’, sınıf mücadelesini, burjuvazinin örgütlü ve pekişmiş iktidarının (yani mevcut devletin) baskıcı gücüne maruz bırakmayla aynı kapıya çıkabilir.” (s. 58)

Saroj Giri, bu hayli yıpranmış ve artık inandırıcılığını iyice yitirmiş bu eski argümanı çiğneye dursun, isterseniz biz, Alain Badio’nun açtığı yoldan devrimin ve komünizmin daha can alıcı sorunlarını tartışmaya Bülent Somay’la devam edelim.

 

Bülent Somay: Devrim Üzerine Önemli Bir Argüman

 

Bülent Somay, “Kaldığımız Ders: Marx’ı Tekrarlamak” makalesinde, aşağı yukarı fazla sorgulanmadan günümüze kadar gelen eski devrim anlayışı ile ilgili olarak şu ilginç saptamayı yapıyor:

Devrim ‘yapabileceğimiz’ bir şey değildir; önceden planlayabileceğimiz veya ihraç veya ithal edebileceğimiz bir şey de değildir. Devrim başımıza gelir; çoğu kimse için de hoş bir deneyim değildir bu. Devrimci bir durumda kendini rahat ve umutlu hissedenler, en koyu anarşistler, besin zincirinin en altındaki, en yoksullaşmış kişiler ve tabii bir de ‘tehlikeli sınıf’ mensupları olabilir ancak. Çünkü böyle bir durumda gündelik hayatımızı oluşturan bütün rutin şeyler birden yok olur. ‘Ücretli köleler’ ücretlerini alıp alamayacaklarından bile emin olamaz. Yolda barikat mı kurulu, silahlı çatışma mı çıkmış belli olmayacağından, evden işe gitmek bile bir maceraya dönüşür.” (s. 207)

“Anarşizm” ya da “anarşistler” sözcüğünün bu kadar az ve ilgisiz bir şekilde geçtiği böyle bir kitapta Bülent Somay’ın anarşistlerden olumsuz (olumsuz mu? Evet bence olumsuz. Yani dolaylı bir şekilde, “en koyu anarşistler”in işsiz güçsüz, ipsiz sapsız, toplumdan kopuk tipler olduğu söylenmiş oluyor) anlamda söz etmesi, bir bakıma Somay’ın şanssızlığı olmuş bence. Neyse, biz devam edelim. Somay, bundan sonra, “proletarya diktatörlüğü”nü irdelemekte ve proletaryanın uzun süre yönetici bir sınıf olamayacağı üzerine benim de katıldığım argümanlarını sıraladıktan sonra, bence Lenin’e göstermediği nezaketi Marx’a gösterme kaygısıyla olacak, Marx’ın “proletarya diktatörlüğü” üzerine nadir sözlerinden birini alıntılamadan önce, bu alıntıyı destekleyecek şekilde şöyle demektedir:

Proletarya diktatörlüğü, yalnızca devrim uğrağı zarfında bir anlam ifade eder:”

Önce devrimin istenilir bir şey olmadığı ile ilgili, bugüne kadarki devrim anlatımlarında hep geri plana itilmiş yukardaki saptamaya değineyim. Evet, ayaklanma anlamındaki devrim, gerçekten de muazzam bir toplumsal altüst oluşu ifade ettiği için, ortaya çıkacak kargaşalık ve düzensizlik o kadar da istenilir bir şey değildir. Bülent Somay’ın sözünü ettiği durumların hepsi fazlasıyla vardır böyle bir durumda. Bu yüzden de insanlar gerçekten de “devrim” adı verilen ayaklanmanın bir an önce sona erip normal hayatlarına dönmek isterler haklı olarak.

Evet ama burada bir sorun var. Klasik devrim paradigmasına göre devrim ayaklanmayla neredeyse özdeşti. Daha doğrusu ayaklanma devrimin en zirve noktasıydı. En zirve noktasıydı, çünkü bu ayaklanmayla iktidar alınıyor, daha doğrusu iktidar, proletarya adına örgütlenmiş bir partinin eline geçiyor ve bundan sonra bu parti yukardan aşağı sosyalizmin ya da yeni toplumun inşasına girişiyordu.

Klasik devrim tanımı açısından Bülent Somay’ın saptaması doğru olmakla birlikte, bence artık bu paradigmanın terk edilmesi gerekiyor. Devrim, ne ayaklanmayla özdeşleştirilebilir, ne de iktidarın alınmasıyla. Devrim bugünden başlayan ve sonsuza kadar, evet altına çizerek belirteyim ki sonsuza kadar devam edecek bir süreçtir. Elbette bu süreçte mevcut iktidara, mevcut devlete karşı topyekûn ve kısmî ayaklanmalar da meydana gelebilir ama bu ayaklanmalar sadece uzun devrim sürecindeki bazı duraklardır. Hatta şunu da belirteyim ki, devrim hiç de ayaklanmayı içermek zorunda değildir. Çünkü yeni devrim paradigmasına göre, ezilenler iktidarı yıkmayı arzulasalar da iktidarı almaya asla teşebbüs etmemelidirler. Çünkü bu tür teşebbüslerin acı sonuçları yaşanmış, görülmüştür. Hatta bırakın iktidarı almayı, devrim, iktidarın uzağından bile geçmemelidir. Devrim, kapitalist ilişkilere ve iktidarlara karşı alternatif bir yeni toplum inşasıdır ve bu inşa, iktidar çarpışmalarına girmekten kaçınılarak, mümkün olduğu kadar barışçı koşullarda gerçekleştirilmelidir, gerçekleştirilebilir. Alain Badiou’nun belirttiği gibi, iktidar yarışına girdiğiniz zaman, eğer parlamentarizme katılmış reformistler haline gelmemişseniz, Lenin’in önerdiği türden askeri disiplinli ve şiddeti kullanan bir örgütlenmeye gitmek zorunda kalırsınız. Bu da sizi, eğer başarılı olursanız, ister istemez, yeni iktidar sahipleri olarak ayrıcalıklı bir konuma getirir ve devrim adına halka kılıç sallamaya sevk eder. Aynı deneylerin tekrar tekrar yaşanmayacağını bilmek gerekir.

Dolayısıyla yeni devrim anlayışına göre, devrim, iktidarı almak için ayaklanma değil, yeni toplumsal ilişkiler ağının örülmesi anlamına gelmektedir ve bu yüzden bir an önce bitmesi değil, tam tersine günlük hayatımızda daha da yaygınlaşması arzu edilen bir durumdur.

Proletarya diktatörlüğüne gelince… Marx’ın bu devreyi, Bülent Somay kadar kısa süreli düşündüğü kanısında değilim. Yani Marx, “kapitalist toplumla komünist toplum arasında, birinden öbürüne dönüşümün gerçekleştiği devrimci dönüşüm dönemi bulunur. Ayrıca bu döneme isabet eden bir siyasal dönüşüm dönemi vardık ki, bu dönemin devleti ancak bir devrimci proletarya diktatörlüğü olabilir” (Gotha Programının eleştirisi) derken, hiç de çok kısa bir geçiş evresi öngörmemektedir. Bu bir yana, öyle bile olsa, kısa bir devre için bile “proletarya diktatörlüğünü” kısa bir devrim uğrağında “anlamlı” bulmak pek anlamlı değildir. Gerçekten proletaryanın “kısa süreli” diktatörce önlemler aldığını düşünsek bile, bu tür diktatörce önlemlerin ne proletaryaya ne devrime, ne de yeni kurulacak topluma hayırlı sonuçlar getireceğini, sanırım Bülent Somay da düşünmeyecektir. Dolayısıyla buradaki “anlam”ın “proletaryayı” devrimci bir sınıftan zorba bir sınıfı dönüştüreceğini düşünmek için çok nedenler vardır.

Bu yazıda Polonyalı Goldex Poldex grubunun, Polonya’da Solidarnoş’un 1980-82 yıllarını kapsayan mücadelesini anlatan ve tahlil eden “Buzluktaki Olay: Bir Siyasal Tahayyül Patlaması Olarak Solidarnosc Karnavalı” makalesine yer vermeyi çok isterdim. Ancak bu, makalenin bütününü alıntılamaktan farksız olurdu. Bu yüzden, kitabı alıp özellikle bu makaleyi okumanızı salık veririm. Solidarnoş hareketinin 1980’lerdeki mücadelesine uzaktan uzağa hep sempatiyle bakmışımdır ama bu kadar muazzam bir hareket olduğunu bilmiyordum doğrusu. Bu hareket de, 1789 Fransız Devrimi, 1848 Avrupa Devrimi, 1870 Paris Komünü, 1917 Sovyet Devrimi, 1936 İspanya Devrimi, 1956 Berlin, Poznan, Macaristan Ayaklanmaları, 1966 Çin Kültür Devrimi, 1968 Prag Baharı, 1968 Dünya Devrimi gibi, tarihteki devrimci dönüm noktaları pantheonundaki yerini almalıdır: 1980 Polonya Solidarnoş Devrimi.

 

Gün Zileli

26 Ekim 2012



[1] “2. Devrim döneminin temsilcisi II. Enternasyonal, kendi içinden, örgütlü devrim fikrini öncü partinin örgütlediği devrim fikrine doğru eğen (şu meşhur çubuğu eğme olayı) Lenin gibi teorisyenler ve yine Lenin’in şahsında bu teoriyi pratiğe uygulayan önderler çıkarttı. 1917 yılındaki bu doğum, aynı zamanda II. Enternasyonal’in, en azından radikal devrimciler dünyasındaki ölümü anlamına geliyordu.

1917 Sovyet Devrimi, toplumsal ayaklanmanın bir “öncü parti” aracılığıyla örgütlenmesinin zaferi olarak bilinçlere işlemekle kalmadı, aynı zamanda devrimin getirdiği toplumsal değişimin bu öncü parti aracılığıyla örgütlenmesine de yol açmış oldu.

Bolşevik iktidarı dönemindeki uygulamalar ve hele 1930’lu yıllardaki, Stalin’in büyük temizlikleri, insanlığın belleğine ve bilincine bir başka gerçeği daha kazıdı: Devrim örgütsüz olmuyordu ama kitle inisiyatifini bastıran ve her şeyi partiye bağlayan bir devrim deneyimi devrimin başarısızlığından da daha büyük bir felaketti; devrimin ölümüydü.

Öncü partili devrim döneminin ölüm çanları, Sovyet Kızıl Ordusu’nun Nazilere karşı askeri zaferleriyle gerçekleşen “Doğu Avrupa Devrimleri”nin hemen ardından çalmaya başladı. Berlin’deki, Poznan’daki işçiler, işçi sınıfını işçi sınıfı adına baskı altına alan, grev hakkını gaspeden ve işçileri zorla çalıştıran parti diktatörlüğü rejimlerini kabul etmemiş ve ayaklanmışlardı. Macaristan 1956, bu kabul etmeyişin en beliğ ifadesi oldu ve Macar Devrimi görkemli bir kapanış sahnesiyle partili devrimler dönemine son verdi.”

 

 

 

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI