Sovyetler Birliği, Çin, Kamboçya…

 

California Üniversitesi’nden bir akademisyen olan Michael Mann’ın Demokrasinin Karanlık yüzü -Etnik Temizliği Açıklamak- (Çev: Bülent O. Doğan, İthaki 2012) adlı 656 sayfalık kapsamlı kitabı, 20. Yüzyıldaki etnik temizlikleri inceliyor. Bu kapsamda şu ülkeler ve olaylar incelenmiş: Türkiye’deki Ermeni soykırımı; Nazilerin Yahudi soykırımı; “Komünist Temizlik” başlığı altında Sovyetler Birliği, Çin ve Kamboçya; daha yakın tarihlerde Yugoslavya ve Ruanda.

Michael Mann’ın konusu etnik temizlik olduğundan, “Komünist Temizlik” başlığı altında incelediği örnekler, konunun geneline pek uymamış. Zaten yazar da bunun farkında olduğu için, bu üç ülkede meydana gelen büyük kırımların soykırım tanımına girmeyeceğini belirtmektedir. Kamboçya bir ölçüde “soykırım”a yaklaşmış gibi görünmektedir ama orada bile soykırım tanımına tam uymayan durumlar olduğunu yazar da belirtmektedir.

Bu yazıda kitabın bütünü üzerinde durmayacağım. Sadece “Komünist Temizlik” ana başlığı altında ele alınan Sovyetler Birliği, Çin ve Kamboçya’yı ele alacak ve bu üç ülkedeki kitlesel kırımların, daha doğrusu bu üç ülke rejiminin benzemezliklerine dikkat çekmeye çalışacağım.

Michael Mann’ın, batılı bir akademisyen olarak, genelde akademisyenlerin çoğunun düştüğü bir hataya düştüğü kanısındayım. Bu üç rejimin “komünist” ana başlığı altına sıkıştırılması, aralarındaki önemli farklılıkları görmeyi engellemiş.

Lafı uzatmadan baştan söyleyecek olursam, Sovyetler Birliği, Çin ve Kamboçya, sadece sanayileşme ve batıya yetişme hedefleri ve tek parti rejimleri olmaları açısından ortak bir potaya konabilir. Bu temel benzerliklerin ötesinde her üç rejim de birbirinden hem sınıfsal, hem de yönelim açısından son derece farklıdır ve dahası, her üç rejim de, adlarının “komünist” olmasının ötesinde, ortaklaşmacılık anlamındaki komünizme son derece uzaktır. Bu uzaklıkları da bir diğer benzerlikleri olarak ele alınabilir tabii ki.

Sovyetler Birliği’nin, özellikle Stalin’de billurlaşan rejimi, sanayileşmeyi köle emeği ile gerçekleştirmeye çalışan toplumsal eşitlik düşmanı devletçi-kalkınmacı elitin diktatörlüğüdür.

Çin’in, özellikle Mao zedung’da billurlaşan rejimi, sanayileşmeyi kitle seferberliği ile gerçekleştirmeye çalışan eşitlikçi elitin diktatörlüğüdür.

Kamboçya’nın, özellikle Pol Pot’ta billurlaşan rejimi ise, sanayileşmeyi, şehirleri, entelektüel ve gelişmiş unsurları ortadan kaldırarak gerçekleştirmeye çalışan, aşırı köylü eşitlikçisi, dogmatik elitin diktatörlüğüdür.

Görüleceği gibi, olaya daha yakından bakıldığında, bu üç rejim, yönelimleriyle birbirinden son derece farklıdır. Hele Sovyetler Birliği ile Kamboçya arasında benzerlik bulmak, bu iki rejimi “komünist” gibi genel bir başlık altında toplamak imkânsızdır.

Stalin, işe başlarken, öncelikle, Ekim Devriminin eşitlikçi ideallerine saldırmış ve uzmanlara aşırı ayrıcalıklar tanımayı esas almıştır. Bu bir. İkincisi, Stalin’in en önemli özelliği, köylü düşmanlığıdır. Zaten zorla sanayileşmeyi, köylülüğün tasfiyesine dayandırmış ve köylülüğü bir köle-sınıf haline getirmiştir. Buna daha sonra, “halk düşmanı” adını taktığı, bütün toplumsal katmanları da eklemiştir elbette. Stalin’in kırdığı, birinci olarak köylülük; ikinci olarak, Rus olmayan tabi milliyetler ve halklar; üçüncü olarak, toplumsal planda direnme potansiyeli olan ya da olduğu farz edilen bütün Rusya halkıdır.

Mao’da ise, Stalin’in yaptığına benzer bir köylü kırımı söz konusu değildir. Hatta, Rusya’da olduğu gibi, köylünün mahsulüne doğrudan el koymak da söz konusu değildir. Michael Mann’ın belirttiği gibi, Mao, “Kırsaldaki radikallerin istifçiliği durdurmak için polis ve askeri güç kullanma talebini reddetti. Bunu yaparlarsa Stalinist felakete gideceklerini düşünüyordu – köylüler ellerinden geldikçe istifçilik yapmakta haklıdır, diyordu Mao.” (s. 390)

Mao, Stalin’in tepeden inmeciliğinin tersine, aşağıdancıydı. Sanayileşme için, nüfusun büyük çoğunluğunu oluşturan köylü kitlelerinin aşağıdan seferberliğini savunuyordu. Zaten, Çin’de kitlesel ölümler, Stalin’in bütün ülkeyi büyük bir toplama kampına çevirdiği Rusya’dan farklı olarak, bu kitle seferberliği nosyonu nedeniyle meydana gelmiştir. Mao, tüm toplumu, istendiği gibi seferber edilebilecek kara bir kitle olarak görüyordu. Stalin’in tersine Mao, uzmanlara ayrıcalık vermeyi reddetti, bu “kara kitlenin” gücüne güvenmeyi tercih etti. Ne var ki, Mao’nun hatası da bu noktada ortaya çıktı. Çünkü toplum kara bir kitle değildi ve tepeden zorlanarak üretime koşulması imkânsızdı. “Büyük ileri atılım”, eşitliği bozmadan aşağıdan geliştirilmek istenen bir kampanyaydı ama ortaya konan fazlasıyla hayalci hedefler büyük bir başarısızlığa ve dolayısıyla açlığa yol açtı. Çin’deki ölümlerin büyük çoğunluğu, bu başarısızlığın yol açtığı kıtlık ve açlığın ürünüdür. Gerçi, 1930’ların başında görüldüğü gibi, Rusya’da da zorla kolektifleştirmenin sonucunda, özellikle Ukrayna’da korkunç bir açlık ortaya çıkmış ve insanlar açlıktan kitleler halinde ölmüşlerdir. Ne var ki, Rusya’daki kitlesel ölümlerin büyük çoğunluğu, açlıktan değil, doğrudan Stalin’in yönetimindeki GPU’nun infazlarından ve gulag kamplarından kaynaklanmıştır. Bu, Sovyetler Birliği ile Çin (orada da gulaglar vardı ama Sovyetler Birliği ile kıyaslanamaz) arasındaki önemli bir farklılığı oluşturur.

Kamboçya ise, özellikle Sovyetler Birliği’nden tamamen farklıdır. Hatta diyebiliriz ki, Kamboçya, Sovyetler Birliği’nin anti-tezidir. Stalin, aşırı eşitlik düşmanıydı. Pol Pot, aşırı eşitlikçiydi, öyle ki, entelektüelleri sembolize eden gözlüğü bile bu eşitliği bozan bir sembol olarak görüyordu. Stalin, eşitlikçi Ekim Devrimi ideallerini yok etmek için on binlerce parti üyesini öldürttü ve kamplara yolladı. Pol Pot ise, eşitliği sağlamak için, bizatihi varlıklarını eşitliğe aykırı gördüğü, Kmer halkı dışındaki daha gelişmiş halkları ve entelektüelleri ölüme gönderdi. Stalin, eşitlikçi Rus geleneklerinin sürdürücüsü köylülerin düşmanıydı. Pol Pot, köylü eşitlikçiliğinin karşısında bir engel olarak gördüğü şehirlilerin düşmanıydı. Stalin, uzmanların ayrıcalıklarından yanaydı, korkunç sanayileşme hamlesinde tökezleyen uzmanları yok etmesine rağmen sonuna kadar da öyle kaldı. Pol Pot ise uzmanlığın amansız düşmanıydı, sanayileşmeyi baltalaması pahasına uzmanları fiilen temizlemekte bir an bile duraklamadı. Benzemezlikleri daha da uzatmak mümkündür.

Bütün bu deneylerin başarısızlığı ve korkunç sonuçlara yol açması nereden kaynaklanıyor? Karl Marx’ın, sosyalizmin ileri sanayi temelinde kurulabileceği gibi son derece masum bir şey söylerken bu feci sonuçları öngörmesi mümkün müydü? Teori yapmak, devasa bir cephaneliğin orta yerinde bomba imal etmeye kalkışmak kadar tehlikeli bir şeydir.

 

Gün Zileli

18 Ekim 2012

www.gunzileli.com

gunzileli@hotmail.com

 

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI