Muvazaa Sözcüğünü Unutmamak Gerekiyor!

 

Tayyip Erdoğan’ın, BDP’yi kastederek, “terör örgütünün uzantılarıyla görüşmem” dedikten sonra Oslo sürecinin yeniden başlayacağını, dolayısıyla “terör örgütü”nün” uzantılarıyla” değil, kendisiyle görüşüleceğini, keza aynı gün Abdullah Öcalan’ın “örgütün eylemlerinin fazla ileri gittiğini” açıklamalarından sonra, geçmişte bu sitede yayımlanmış bazı yazılardan paragrafları buraya yeniden alıp alt alta dizmem gerektiğini düşündüm.

 

———————————————————

 

Terörist!

 

“Kulübelere barış, saraylara savaş.” Bunu, hangi milliyetten olursa olsun tüm yoksullara, ezilenlere barış, tüm sömürücülere savaş diye de okuyabiliriz. Birbirine silah sıkmak zorunda kalan yirmi yaşındaki gençler el sıkışıp tepelerindeki efendilere, yöneticilerine karşı çıktıkları an, işte o an gerçek barışın yolu açılmış olacaktır ve inanın o an, tepedekilerin, yerleşik çıkarlarını korumak için can havliyle birbirlerine sarıldıklarını göreceğiz.

 

25 Ekim 2007

 

 

***

 

“İyi Şeyler Olacak” Söylemi Bir Dengeler Politikasıdır

 

(DİHA’nın benimle yaptığı röportajdan)
Son zamanlarda Kürt sorununun demokratik barışçıl çözümü konusunda herkes bir şeyler söylemeye başladı. Gül “İyi şeyler olacak” dedikten sonra bir şeyler olmaya başladı. Ertuğrul Özkök bile Öcalan’ın muhatap alınabileceğini söyledi. Erdoğan’ın bir takım açıklamaları oldu. Yine Öcalan’ın bir yol haritası açıklaması bekleniyor. Siz bütün bunları nasıl değerlendiriyorsunuz?

Valla ben barışçıl çözüm denen şeye inanmıyorum. Yani kurumların yapacağı, örgütlerin yapacağı çözümlerin de halkların lehine sonuç vereceği konusunda son derece kuşkuluyum. Erdoğan öyle der, Cumhurbaşkanı böyle der, bunlar hep günlük dengelerdir. Biri yatıştırır, öbürü onu dengeler. Politika denge oyunudur. Kocaman bir Kürt meselesi var, düşük yoğunluklu bir savaş var. Türk devleti bu meseleyi uzun vadeli olarak, başını ağrıtmayacak şekilde çözmek istiyor ama bu çözüm değil. Yatıştırmak istiyorlar, uzun vadede en tehlikesiz hale getirme peşindeler. Aslında gerçek bir barış istediklerine inanmıyorum. Sonuç olarak bu bir devlettir ve silahlı, buna göre konumlanmış güçleri vardır. Devlet uzun vadede bu işin, başını ağrıtmayacak bir çözüme varmasını ister. Devlet oluşumuna zıt bir şeydir çözüm. Oyalama, oyalama içinde de mümkün olduğu kadar yatıştırma ve uzun vadeye yayma. Ben halkların kendi inisiyatifiyle kazanacakları şeyler dışında bir barışın, devletle örgüt ve kurumların yapacağı barışın gerçek bir barış olacağına inanmıyorum. Barışı devletler, örgütler ve kurumlar değil, bu topraklarda yaşayan halklar sağlar. Onlar kendi ağırlıklarını koymadan bu sorun köklü bir şekilde çözülmez.

 

23 Temmuz 2009

 

***

 

Gün Zileli ile Röportaj

 

(DHA’nın benimle yaptığı röportajdan)

Yıllardır süren bir savaş ortamı sonucunda PKK  7. defa eylemsizlik kararı aldı siz bu kararı nasıl değerlendiriyorsunuz buradan hareketle kalıcı bir barışa gidilmesi için taraflara ne gibi roller düşüyor?

Bu konuyla ilgili herkese, İngiliz yönetmen Ken Louch’un İrlanda Kurtuluş Ordusu’nun (IRA) yürüttüğü ulusal kurtuluş mücadelesinin 1920’lerdeki seyrini anlatan “The Wind that Shakes the Barley” (“Rüzgârda Sallanan Başaklar” ya da “Özgürlük Rüzgârı” diye de çevrilmiştir) filmini izlemelerini salık veririm. Ben “taraflar” diye bir şey kabul etmiyorum. Taraf dediklerinizin ikisi de resmi ya da gayriresmi devlet örgütleridir. Bir tek taraf vardır, o da Kürt halkıdır. Barış, devletler arası pazarlıklarla değil, Kürt halkının özinisiyatifiyle kazanılır. Barışın tek koşulu Kürtlerin haklı taleplerinin kabul edilmesi ve ulusal baskıya son verilmesidir. Kürtleri temsil ettiğini ileri süren örgütlerin reelpolitik pazarlıklarıyla gerçekleşmez barış.

 

25 Ağustos 2010

 

***

 

Yukarıyı Zayıflat, Aşağıyı Güçlendir!

 

(DHA’nın benimle yaptığı röportajdan)

DTK’nın Özerklik Çalıştayının ardından ortaya çıkan Demokratik Özerklik Projesinin kendisini ve ilkelerini nasıl buldunuz? Hangi noktaları eksik veya hangi noktaları desteklenmeli ve geliştirilmelidir?

Demokratik Özerklik Projesini esasen çok olumlu buldum. Elbette geliştirilecek yanları vardır. Bence bu, sadece Kürdistan’a değil, Türkiye’nin bütün bölgelerine uygulanacak, örnek alınacak bir projedir. Bugüne kadar Türkiye’nin toplumsal projelerinde Kürtler hep ortaya konanların takipçisi olmuştur. Bugün görüyoruz ki, Kürtler bu projeyle bir anlamda öncülüğü ele almışlardır ve bu da çok olumlu bir gelişmedir. “Geri” denen “ileri” deneni geride bırakmıştır eşit olmayan gelişmeye uygun olarak. Türkiye’nin batısı hâlâ üniter devlet modelinden kopabilmiş değildir, sol da buna dahildir.

 

4 Ocak 2011

 

***
Kürt Hareketinde Devrimci ve Reformcu Yol Ayrımı

(Süleyman Arıoğlu’nun bu sitede yayımlanmış yazısından)

Abdullah Öcalan şimdiye kadar bir denge siyaseti izleyip devletle bağı hiç kopartmadı. Son dönemdeki onca badireli süreçten sonra gelinen noktada Öcalan dışında herkes bu boş umudun sonuca varmayacağını gördü. Ancak Öcalan, tepeden devletle uzlaşarak meseleyi çözüme bağlama siyasetini sürdürme taraftarı. BDP’nin parlamento boykotunu, seçmenin bariz baskısıyla sürdürdüğü ortadayken, Öcalan’ın 8 Temmuz’da “Devletle mutabakata vardık” açıklaması yaparak, BDP’ye parlamentoya dönün çağrısında bulunması da bunu gösteriyor. Öcalan’ın Kürt halkı üzerindeki güçlü etkisine rağmen, bu siyasi çizgisinin kitlenin beklentilerini tatmin etmekten çok uzak olacağını söylemek hiç yanlış olmaz.

Öcalan’ın çizgisi Kürt halkını tatminden uzak ama AKP’nin ve Kürt burjuvazisinin beklentileriyle çok örtüşüyor. Bu da ilginç bir görüntü oluşturdu tabii. Daha bir ay öncesinde seçim meydanlarında Öcalan’ı darağacına göndermekten bahseden AKP, iflas eden siyasetini kurtarmak için şimdi onun ipine tutunmaya çalışıyor. AKP’nin önce yandaş kalemleri ardından da bizzat bir bakanı, Öcalan’a övgü dolu referanslar vermeye, PKK’yi ise Ergenekon’un kontrolünde bir örgüt gibi sunmaya başladılar. Bunun nedeni, PKK’nin Öcalan’ın “mutabakat” açıklamasını, boşa çıkarması. Fırat Haber Ajansı’na açıklama yapan Cemil Bayık, “Hiç kimse kendini kandırmasın, halkımız bu konuda duyarlı olmalı; bunlar taktik ve oyalamadır. Önderimizi, hareketimizi ve halkımızı oyalamak istiyorlar” diyerek PKK’nin tavrını ortaya koydu.

 

22 Temmuz 2011

 

***

 

Uzak Durmak…

 

Politik akıl, devlete, paraya, hayatın gerçeklerine yakın olmayı önerir. Hatta sonuçta bunları ortadan kaldıracağını söyleyen bir akıl da, bunları kaldırmak için kullanmak gereğine işaret eder. Evet ama bunlara yakın olduğunuz, kullanmaya kalktığınız sürece onların elinize yapışacağını da bilmeniz gerekir. “Elini veren kolunu kaptırır” sözü bu duruma çok uyar. İşte bu yüzden politik akıl akılsızlıkla özdeştir.

Ortalık “akan kanın nasıl durdurulacağı” konusunda tartışmadan geçilmiyor. O kadar çok “akan kan” lafı ediliyor ki, insanın gerçekten akan kanın durdurulmak istendiğine inanası geliyor. Ne var ki, tartışanlardan hiçbiri silahların gerçekten ve toptan ortadan kaldırılmasından söz etmiyor. Silah var oldukça onun kan akıtması da hiçbir zaman durmayacaktır. Silah susmaz.

Devletler var oldukça silahlar da var olacaktır. Bugünkü koşullarda ise devletleri kaldırmak hiç de yakın bir olasılık değil. O zaman ne yapmak gerekir? Cevabım son derece kısa ve net: Devletten de, parlamentosundan da, silahtan da olabildiğince uzakta durmak gerekir. Eline silah alan, küçük ve gayriresmi bir devlet olmuş demektir. Devletle bağ kuran onun içine çekilir ve şu ya da bu şekilde devletleşir.
28 Eylül 2011

 

***

Çok Basit…

 

Televizyon kanallarını işgal eden ve bu işten ekmek yiyen şu ne idüğü belirsiz “terör uzmanları”na kulak asmayıp işin esasına bakacak olursak, “terör” denen olayı ya da savaşı bitirmek son derece basit bir şeydir. Eğer Türk devleti kolonyalist çıkarlarından vazgeçmeyi göze alsa ve Kürtlerin haklarını samimiyetle tanısa; özerklik taleplerini tanıdığını açıklasa ve Kürtlerin ana dilde eğitim gibi temel kültürel isteklerine olumlu cevap verse savaş ya da “terör” anında sona erer ve kum torbalarıyla korunmaya çalışılan o ne işe yaradığı bile belli olmayan karakollara kapatılmış yirmi yaşındaki yoksul aile çocukları da ölmez. Mesele bu kadar basittir.

Durmadan “barış”tan söz eden karşı taraftaki devletsel kuruluşa ve taraftarlarına da söylenecek bir çift söz var. Gerçekten barış mı istiyorsunuz? O halde derhal silahları bırakın ve özerklik hakları için Kürt halkının inisiyatifini devreye sokun. Kürt halk kitleleri bugün özerkliği hayata geçirecek bir olgunluğa gelmiştir. Silahı bırakın ve özerk örgütlenmeyi fiilen başlatın. O zaman büyük çoğunluk arkanızda olacak ve kolonyalist devlet çok zor duruma düşecektir. Elindeki tek dayanağı olan “şehitler” edebiyatı sona eren devletin askeri harekâtlar yapmak ve savaşı sürdürmek için hiçbir bahanesi kalmayacaktır.

 

19 Ekim 2011

 

***
Dışardan Gazel !!!

 

Türkiye’deki Kürt düşmanı bir takım aşırı sağcı çetelerin AKP iktidarına söylediği şeyi ben tersinden söyleyeyim. Onlar, “hiç PKK gibi terörist bir güçle görüşme yapılır mı?” diye yükleniyorlar AKP iktidarına. Ben de tersinden, PKK yöneticilerine ve gelecekte Kürt siyasal hareketi adına görüşme yapma ihtimali olan bilcümle Kürt siyasal hareketi temsilcisine tersinden şunu söylüyorum: Hiç devletle ve MİT’le görüşme yapılır mı?

Temsilcilerin ne diyeceğini duyar gibi oluyorum. “Barış için yapılır.” O zaman anlıyorum ki, aynı zeminde değiliz ve benim söylediklerim gerçekten boşuna. Nedir barış? Savaşın silahsız sürdürülmesidir, yani savaşın bir başka veçhesidir. Oysa bizim barış değil, savaşın toptan sona ermesini istememiz gerekir. Yani barış değil, silahların toptan ortadan kaldırılmasını ve savaş denilen şeyin topyekûn yok edilmesini. Bu ise barış görüşmeleri ile değil, silahların tek taraflı olarak ve tamamen bırakılması ile mümkün olabilir. Yani Kürt siyasal hareketi için en savaş karşıtı ve en devrimci tutum, hiçbir şart ileri sürmeden silahları bıraktığını ve silahlı örgütünü dağıttığını ilan etmektir. Bu, Türk devleti karşısında bir yenilgi değil, tersine Kürt hareketi için muazzam bir psikolojik üstünlük anlamına gelecektir.

Öte yandan, diyelim ki, Kürt siyasal hareketi bu kadar radikal bir adım atmaya hazır değil. Bu durumda da devletle ve MİT’le görüşme yapmak, yani pazarlık masasına oturmak yanlıştır. Çünkü devlet ve onun gizli istihbarat örgütü MİT’in bu görüşmelerdeki tek ve değişmez amacı Kürt hareketini teslim almak ve Türk devletine eklemlemektir. Tabii Kürt siyasilerinin de amacı buysa onu bilemem.

 

30 Kasım 2011

 

***
Harp ve Sulh!

 

Neyse, lafı uzatmayalım. Bu yazıda söylemek istediğim esas olarak şu: Barış silahla sağlanmaz. Gerçekten barış isteyenler silahı bir yana bırakıp samimiyetlerini göstermek zorundadırlar. Vurarak barış olmaz. Tutuklayarak barış olmaz. Öldürerek barış olmaz. Operasyonla barış olmaz. Hem vuracaksınız, hem de barıştan, haklardan söz edeceksiniz!

Kim inanır hain kurda!

29 Aralık 2011

 

***

 

Muvazaa…

 

(Bu yazı, içinde doğrudan adı geçmeyen Leyla Zana’nın, Tayyip Erdoğan’ı barışı sağlayacak kişi olarak göstermesinin ardından yazılmıştır.)

 

Sonuç olarak, ne amaçla yapılırsa yapılsın ya da temsilcilik görevi verilen kişi istediği kadar iyi niyetli olsun veya bir zamanlar istediği kadar o kitlenin gerçek lideri olsun, halihazır durumda, gerçek siyasi güçlerin yerine başka güçleri ikame etmeye çalışmak hiçbir zaman hayırlı sonuçlar vermez.

Muvazaaya talip olan liderler bir zamanlar o dava için yıllar süren mücadeleler vermiş, hapisler yatmış olsalar bile.

Ad vermeye ne gerek var.

15 Haziran 2012

 

***

 

 

“Umut” Adlı Çocuk… “İmkânsız” Adlı Gerçek…

 

Umut’lar unutulacak birkaç dramatik yazıdan ve sahte ağıttan sonra. Öte yandan, politikacıların sahtekârca açıklamalarıyla “barış umutları” yeniden ve yeniden sürülecek ortalığa. Oysa her iki tarafın da “barış” derken yapmak istediği, kendi siyasi çıkarlarını karşı tarafa dayatıp boyun eğdirinceye kadar savaşı şu ya da bu şekilde sürdürmektir.

Oysa savaşın gerçekten sona ermesi için bir tek umut var. O da ellerine silah tutuşturulup savaş alanlarına sürülen her iki taraftaki gençlerin “artık yeter bizim sırtımızdan yaptığınız ölüm tacirliği” demeleri ve birbirlerine silah sıkmak yerine, 1917 Rusya’sında ve Almanya’sında olduğu gibi kardeşleşmeleri, silahlarını yere bırakmalarıdır.

Hatta silahlarını kendilerini ölüme süren politikacıların üzerine çevirseler daha da güzel olur. İşte o zaman tüm dünyadan savaşların ebediyen silinmesinin yolu açılmış demektir.

“İmkânsız” mı dediniz?

Zaten biz de imkânsızı istiyoruz. Çünkü gerçekçiyiz.

20 Haziran 2012

 

***

 

Gerçek İhanet Nereden Gelir?

 

(Bu yazı da Leyla Zana’nın açıklamasıyla ilgilidir.)

 

Tarih boyunca hep böyle olmuştur. En tepedekiler, kendilerine boyun eğmeyenleri ya da muhalefet edenleri hep ihanetle suçlamışlardır. Ama gerçek ihaneti hep en tepedekiler gerçekleştirmiştir.

 

Neredeyse doğa kanunu gibi bir şeydir bu.

 

2 Temmuz 2012

 

***

 

Oslo Süreci mi, Kılıçdaroğlu Süreci mi?

 

Kılıçdaroğlu, Baykal’dan sonra, bilinen ulusalcı çizgiden uzaklaşma sürecini başlatmıştı. Bu iyi bir şeydi ama buna o kadar da güvenilemeyeceği günümüzdeki gelişmelerle ortaya çıkmış bulunuyor. Kürt meselesiyle ilgili olarak CHP’de bir değişim eğilimi başlamış gibi görünüyordu ama şimdi anlıyoruz ki, politikanın kaygan zemininde bu değişime güvenmek doğru değilmiş. KCK tutuklamalarına karşı tutum alıyorlardı, CHP içinde görece olumlu bir tutum içinde olan Sezgin Tanrıkulu’nun Kürt sorunundaki beyanları umut vericiydi. Kılıçdaroğlu, Oslo konusundaki “yeni” politikayla bu olumlu gelişmeleri elinin tersiyle itmiş bulunuyor. Yazık çok yazık! CHP artık, Kürt gerillaları hakkında “leş” tabirini kullanacak kadar aşağılık bir çizgide seyreden Sözcü adlı varakpârenin dümensuyuna girmiş bulunuyor.

21 Eylül 2012

 

***

 

Gün Zileli

28 Eylül 2012

www.gunzileli.com

gunzileli@hotmail.com

 

 

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI