Balyoz ve Restorasyon…

 

Yargının tarafsızlığına inanmam. Hele siyasi davalardan adil bir karar çıkmasını beklemek iyice safdillik olur. Dolayısıyla Balyoz davasındaki kararlar karşısında hiç şaşırmadığımı söyleyebilirim. Bu siyasi bir davaydı ve hükümler önceden kesilmişti. Kararlar, her siyasi davada olduğu gibi, kanuna uygun olduğu ölçüde adaletsizdir. Hitler’in ya da Stalin’in mahkemelerinde verilen mahkûmiyet kararları da kanuna uygundu ama suçlamalar uydurmaydı.

Balyoz davasındaki suçlamalar da uydurmadır. Ortada gerçek anlamda bir darbe teşebbüsü yoktur. Hükümet, bundan böyle kendisine karşı askeri bir girişimi peşinen önlemek için bazı kurbanlar seçmiş, “deliller” üretmiş ve bu davayı hazırlamıştır.

Bu tür davalardan beraat çıkacağını ummak gerçekten saflık olur. Dava zaten mahkûm etmek amacıyla açılmıştır. “Darbeciler” “darbe” planlarını esasen savcıdan ve iddianamesinden öğrenmişlerdir. Bazı subayların darbe yapmayı düşünmediklerini söylemek istemiyorum. Ama salt burjuva hukukuna göre bile, darbe yapmayı düşünmek diye bir suç yoktur. Nasıl ki, birisini öldürmeyi düşünmek diye bir suç yoksa. Açık açık “ben şu kişiyi öldürmeyi düşünüyorum” diyen kişiye karşı alınacak tek önlem, öldürüleceği söylenen kişinin can güvenliğini sağlamaya çalışmaktır. Öldürmekten söz eden kişiye karşı pek bir şey yapamazsınız ya da yapabileceğiniz, en fazla, onu gözetim altında tutmak, eğer silah tedarikinde bulunuyorsa bunu önlemektir. Ama onu “cinayet düşünmek” suçundan hapse atamaz, hele hele mahkûm edemezsiniz.

Tarihteki ve günümüzdeki siyasi davaların hepsi iktidarların tertibinden ibarettir. İzmir suikastı da bir tertiptir. Mahkemede “10. Yıl Marşı”nı söyleyerek ideolojik tutumlarını ortaya koyan Balyoz davası tutukluları acaba kutsadıkları dönemin bu tür, üstelik de idamla sonuçlanan tertip davaları ile kendi davaları arasında bir paralellik kurmayı hiç düşünmüşler midir? Bunun ötesinde, şu anda kendileri için üzüldüğümüz çoğunlukla subay bu arkadaşlar, bu ülkenin zindanlarında uydurma suçlamalarla hapis yatan binlerce devrimciye verilen, geçmişte kendilerinin de şu veya bu şekilde onayladıkları mahkûmiyetlerin haksızlığını artık en azından bugün teslim etmekte midirler?

Ayrıca, tarihteki bu tür davalarla kendi davaları arasında başka paralellikler de vardır. Bunu biraz açayım.

Her iktidar kendini tahkim etmek ve devrilmesine yol açabilecek kanalları büyük bir özenle tıkamak ister. Ne var ki, iktidarla rejim tam anlamıyla üst üste oturmaz. İktidarın iyice tükendiği koşullarda, rejimin yaşama güdüleri devreye girer ve adeta kalpte açılan yedek damarlara benzer bir şekilde, tıkanan kanalların (damarların) yerine yeni kanallar açarak kendisini restore eder. Eğer rejimin kendini restore etme koşulları da kalmamışsa bu sefer genel dünya sistemi devreye girer ve rejimi de değiştirerek (adeta kalp nakli gibi bir şeydir bu) sistemin o parçasını kurtarma yoluna gider.

M. K. Atatürk, kendi iktidarıyla, yine kendisinin kurduğu cumhuriyet rejimini adeta üst üste oturtmuş ve hem kendi doğrudan iktidarını değiştirecek, hem de rejimi restore edecek kanalları özenle ve tek tek kapatmıştı. Şeyh Sait isyanından sonra ilan edilen Takrir-i Sükûn kanunuyla hem iktidar hem de rejim, kanalları tek tek tıkama yoluna gitmiştir. Kürt muhalefetinin yanı sıra sol muhalefet ve eski İttihatçıların etrafında toplanan rejim içi muhalefet de baskı altına alınmış; İzmir Suikastı tertibinin ardından İttihatçı kalıntıları tasfiye edilmiş ve sindirilmiş; Serbest Fırka girişimiyle halk muhalefetinin yoğunluğu ölçülüp tek parti diktatörlüğü pekiştirilmiş; komünist tevkifatlarıyla rejim dışı tasarılara ağır darbeler indirilmiş; laiklik adı altında din, devletin ve rejimin tekeline alınmış; tekke ve zaviyeler yasaklanarak her türlü yerel halk muhalefetinin oluşumu engellenmiş; Dersim soykırımıyla, bir yandan ulus-devlet projesi hayata geçirilirken bir yandan da merkezi devlete karşı her türlü itaatsizliğin acımasızca ezileceği mesajı verilmiş; 1930’lardan itibaren faşist ve Bolşevik benzeri bir parti-devlet rejimiyle “rejimin bekçisi” elitler iktidarı garanti altına alınmış; orduya siyaset yasağı getirilerek rejimin içinden herhangi bir askeri restorasyon girişiminin önü kapatılmıştır.

Gel zaman git zaman, bütün bu önlemler, değişen dünya koşullarında yetmez hale gelmiş ve tek parti rejimi, 1940’lı yılların sonunda, dünya kapitalist sisteminin de zorlamasıyla “çok partili” bir rejime evrilerek ilk restorasyonunu yaşamıştır. Yeni iktidar sahipleri (DP) aslında eski rejimin kendine sağladığı kolaylıklara dayanarak iktidarını sürdürmüştür. Anayasa eski anayasadır. Komünizm karşıtlığı, NATO’ya girilen koşullarda daha da koyulaşmış ve komünizmi yasaklayan yasalar ağırlaştırılmıştır. Rejimin korkulu rüyası Kürt hareketi ve nüfusu üzerindeki baskı azalmadan devam etmiştir. Aslında halihazır “çoğunluk sistemi” bile Atatürk’ün tek parti diktatörlüğünü aratmayacak ölçüde tekelcidir. Atatürk zamanında da meclis vardı, bu meclisin üyeleri devletin başındakiler tarafından atanıyordu. Bu sefer tek değişiklik, 1950’lerdeki meclis üyelerinin doğrudan devletin başındakiler tarafından değil, o an iktidardaki partinin başındakiler tarafından atanmasıydı. Menderes’in dediği gibi, isteseler “odunu bile” milletvekili seçtirebilirlerdi. Keza Atatürk devrindeki “askerlere siyaset yasağı” da devam etmekteydi.

Buna rağmen, tek parti rejimine pek benzeyen bu rejimde de bir restorasyon zorunlu oldu ve bu restorasyon, Atatürk devrinde konan siyaset yasağını delen ordu tarafından gerçekleştirildi. 27 Mayıs’la birlikte rejimin “çok partili” rejime daha çok benzemesini sağlayan önlemler alındı.

Elbette rejimde ön plana çıkan her restorasyon gücü, bu restorasyondan kendisi için de bazı yararlar sağlayacaktı. 27 Mayıs’tan itibaren ordu kendini rejimin bekçisi olarak konumlandırdı ve hatta bunu anayasaya da yazdırdı. Keza ordu, 27 Mayıs’la birlikte ekonomik alana da ağırlığını koydu, kapitalist bir tekel (OYAK) halinde örgütlendi ve kendi mensuplarını toplumdan mümkün olduğu kadar soyutlayarak toplumun üzerinde imtiyazlılardan oluşan bir ur haline geldi.

Bundan sonra rejimin ihtiyaç duyduğu restorasyonlar hep ordu müdahaleleri (12 Mart, 28 Şubat) ya da darbeleriyle (12 Eylül) yapıldı. Son 28 Şubat restorasyonundan sonra iktidara gelen AKP, şu talihin cilvesine bakın ki, siyasi yelpazede Atatürkçü yönelimlere en uzak partilerin en önde gelenlerinden biri olmasına rağmen, neredeyse Atatürk’ü örnek alacak şekilde, rejimin ordu tarafından yeni bir restorasyonunu önlemek ve hem kendi iktidarını hem de halihazır rejimi kollamak  üzere orduyu zapt-u rapt altına almaya girişti. Ergenekon ve Balyoz davalarının uydurma delil ve suçlamalarla açılmasının en önemli nedeni, rejimi ve iktidarı değiştirecek bütün kanalları, aynı Atatürk gibi kapama girişimidir.

Tayyip Erdoğan iktidarı, aynı Atatürk iktidarı gibi, Kürtleri ezmekte; toplumsal muhalefetin üzerine yürümekte; dini devlet iktidarının tekeline almakta, seçime dayanan bir parti-devlet rejimine doğru yol almakta; orduya siyaseti yasaklamaktadır vb. vb. Bu anlamda Tayyip Erdoğan’ı takke giymiş bir Atatürk olarak görmek hiç de abartma olmaz.

10. Yıl Marşını söyleyen Balyoz davası tutukluları aslında 90. Yıl Marşını söylediklerinin ne kadar farkındaydılar acaba?

 

Gün Zileli

22 Eylül 2012

www.gunzileli.com

gunzileli@hotmail.com

 

 

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI