Oslo Süreci mi, Kılıçdaroğlu Süreci mi?

 

Günlük politikada yazmayayım diyorum, “cinler” rahat vermiyor.

Öğleyin, günlük rutin çevirimi bitirmekle uğraşırken, Ankara’dan birkaç günlüğüne ziyarete gelen Can ağabeyimle birlikte (ben genelde izlemem de, o oyalansın diye TV’yi açık bırakmıştım) Kılıçdaroğlu’nun bir beyanını izlemek bahtsızlığına uğradım.

Kılıçtaroğlu “Oslo süreci”nden hareketle hükümete yükleniyordu. Mealen aktarıyorum: Efendim, bu Oslo süreci nasıl bir süreçmiş ki, bu süreçle birlikte savaş yoğunlaşmış, ülke kan gölüne dönmüş.

Vah vah vah! Kılıçdaroğlu aklını kaybetmiş olmalı. Peki o aklını kaybetti diyelim, bütün danışmanları da mı aynı anda delirdiler? Gerçi politikacılıkla delilik arasında ince bir çizgi olduğunu biliyorum ama…

Neyse, yine de aklı başında olanlara bu deli saçmalarının saçmalığını açıklamak gibi bir görevimiz var.

Oslo süreci denen şey neydi? Hükümet, MİT aracılığıyla Oslo’da PKK yetkilileriyle görüşüyordu. Bu bir uzlaşma arayışıydı. O zaman hükümet, esasen Kürt sorununu uzlaşma yoluyla çözmenin yollarını arıyordu. Bu süreç devam ederken, hükümet çeşitli etkiler nedeniyle aniden rota değiştirdi ve uzlaşma çizgisini terk edip çatışma çizgisini benimsedi. Bu çatışma çizgisinin benimsenmesiyle birlikte de savaş kaçınılmaz olarak yeniden yoğunluk kazandı ve bugüne kadar devam etti.

Yani savaş, Oslo süreciyle birlikte yoğunlaşmış değil; tam tersine, savaşın yoğunlaşmasının belirleyici nedeni, hükümetin Oslo sürecini, yani uzlaşma çizgisini terk etmesidir.

Peki bu hakikat apaçık ortada olduğuna göre şimdi Kılıçdaroğlu neden kalkıp savaşın Oslo süreciyle yoğunlaştığını iddia ediyor? Çünkü Kılıçdaroğlu’nun niyeti üzüm yemek değil, bağcıyı dövmektir. Eh niyet bu olunca da, ister istemez olayları çarpıtıverirsiniz.

Kılıçdaroğlu, Baykal’dan sonra, bilinen ulusalcı çizgiden uzaklaşma sürecini başlatmıştı. Bu iyi bir şeydi ama buna o kadar da güvenilemeyeceği günümüzdeki gelişmelerle ortaya çıkmış bulunuyor. Kürt meselesiyle ilgili olarak CHP’de bir değişim eğilimi başlamış gibi görünüyordu ama şimdi anlıyoruz ki, politikanın kaygan zemininde bu değişime güvenmek doğru değilmiş. KCK tutuklamalarına karşı tutum alıyorlardı, CHP içinde görece olumlu bir tutum içinde olan Sezgin Tanrıkulu’nun Kürt sorunundaki beyanları umut vericiydi. Kılıçdaroğlu, Oslo konusundaki “yeni” politikayla bu olumlu gelişmeleri elinin tersiyle itmiş bulunuyor. Yazık çok yazık! CHP artık, Kürt gerillaları hakkında “leş” tabirini kullanacak kadar aşağılık bir çizgide seyreden Sözcü adlı varakpârenin dümensuyuna girmiş bulunuyor. Muhalefet mi, al sana muhalefet. Muhalefet olmak kimseyi kurtarmaz, bu iyi biline. Sözcü gazetesi elime geçtikçe, bu gazeteyle birlikte “muhalif” gibi genel bir kategoride yer alıyor olmaktan utanıyorum, inanın ki. İktidara muhalefet adı altında yaptıkları, gerçeklere muhalefet ederek akılları sıra hükümetin açıklarını yakalayıp istismar etmekten ibarettir.

Yarın CHP’nin İstanbul’da “barış” mitingi varmış. Adeta George Orwell’in 1984 romanının içinde yaşıyoruz. Bu romanın 1950’lerde yapılmış baskısının kapağındaki resmi hiç unutmam. Romanı o zaman okumamıştım ama o çocuk yaşımda kitabın kapağındaki resmi uzun uzadıya incelediğimi, tekrar tekrar o büyülü resme baktığımı hatırlıyorum. Resimde yüksek binaların arasında çok güzel ve seksi bir kadın yürümekteydi. Kadının göğsündeki yuvarlak bir rozette şu yazı vardı: “Seks düşmanları birliği.” Kadının arkasındaki yüksek binalara ise şu yazılar yazılmıştı: “Hürriyet esarettir”, “Sulh harptir”.

Yarınki mitinge ne kadar da uyuyor bu son slogan. CHP “barış” mitingi yapıyor ama bu mitingte konuşacağı bildirilen Kılıçdaroğlu şimdi elde kılıç savaş kışkırtıcılığı yapıyor.

Oslo süreci değil önemli olan, Kılıçdaroğlu’nun bugünkü süreci.

 

Gün Zileli

21Eylül 2012

www.gunzileli.com

gunzileli@hotmail.com

 

 

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI