Kasabalar, İnsanlar…

 

 (12 Şubat 2012 Tarihli Birgün gazetesinde yayımlanmıştır.)

 

Mahmut Şenol, Akhisar Düşerken, Ayrıntı Yayınları, 2011

 

“Akhisar da tıpkı bir insan gibi kendi kaderine koşmuştu.” (s.289)

Mahmut Şenol’un romanının özeti gibidir bu cümle. Çünkü kasabaların da insanlar gibi bir ruhu vardır. Dönemin ruhu denen büyük atmosfer tarafından belirlenen bu ruh o dönem insanlarının ruhlarının da bir bileşimidir belki de.

Bazen tek bir birey verir dönemin ruhunu, bazen de bir kasaba, bir şehir. Örneğin Kemal Tahir’in Esir Şehrin Mahpusu, Esir Şehrin İnsanları, Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun Sodom ve Gamor’u işgal altındaki İstanbul’u anlatırlar. O şehirle o dönemin insanlarının ruhu tuhaf bir şekilde birbirine geçmiştir, hissedilir bu. Ya da Tarık Buğra’nın Küçük Ağa’sı “kurtuluş savaşı”nın bütün olaylarını ve kişilerini Akşehir adlı küçük bir kasabaya sığdırmış gibidir. Daha doğrusu, Akşehir bir hücredir. Tarık Buğra, bir hücreye mikroskopunu yaklaştırarak o dönem toplumunun bütün eğilimlerini orada bulabilmiş ya da oradan hareketle verebilmiştir. Bir de Dostoyevski’nin Ecinniler’ini hatırladım. Akhisar biraz başka bir dönemin Akşehir’i, trafik polisi Cafer Üzgün, Ecinniler’lerdeki Stavrogin’in biraz komikleştirilmiş hali değil midir? (ve tabii biraz da tersinden: Stavrogin nihilist, Cafer ise aşırı sağcıdır).

Doktorların canlılara uyguladığı gibi, toplumun bütününü tanımak için onun küçük bir parçasına büyüteç tutmak gerekebilir. Aynı şekilde, bir dönemin toplumsal olaylarını anlamanın da iyi bir yolu olabilir bu. Romanın kahramanı, öne çıkan belli kişilerin şahsında bütün bir kasabadır.

Akhisar Düşerken romanında anlatılan, büyük çalkantılar ve karışıklıklar dönemi olarak anılan ve 1980 askeri darbesiyle sona eren 1970’ler dönemidir. Bu dönem, bir batı Anadolu kasabasına büyüteç tutularak ve aynı zamanda mizahi bir tarzda anlatılmaya çalışılmıştır. Böyle trajik bir dönemin ironik bir tarzda ele alınması romanın başarı hanesine yazılabilir gerçi ama esas başarı, bir Anadolu kasabasının yerel ilişkiler ağında gerçekten var olan ironiyi yakalamaktır ki, yazar bunda esas olarak başarılı olmuştur. Çünkü yerel plana inildiği zaman gerçekten de ne devletin o resmi ve ciddi havasından eser kalır, ne de devlet ve halk ilişkilerindeki gerginlikten. Bir cumhurbaşkanını ya da başbakanı veya Milli Eğitim Bakanını yakın plandan, özel ilişkileriyle gözlemek hiçbir zaman mümkün olmaz ama bir kasabada kaymakam, emniyet müdürü ya da lise müdürü bütün kişilikleriyle ve özel ilişkileriyle göz önündedir. Yaklaşan mercek onları en küçük hücrelerine kadar gözler önüne sermiştir. Bu yüzden devletin, daha doğrusu devlet görevlilerinin kasaba halkıyla ilişkileri resmi ve diplomatik ritüellerin ötesine geçip laubali bir hal almıştır. Hatta burada ritüeller bile insanileşir ve ironikleşir. Yazar bunu yansıtmakta da başarılı olmuştur. Hatta romanın, biraz da aşırıya giderek başarılı olduğu bir noktadır bu.

 

Bununla birlikte dönem ruhunun yansıtılmasında ya da dönemin toplumsal ve siyasi olaylarının bir kasaba çerçevesinde örülmesinde aynı başarı gösterilebilmiş midir? Bu yazıda, romanın bu alandaki başarısızlığına ilişkin örnekler vermek gereğini duyuyorum. Evet, romanın, bir dönemin olaylarının kronolojik sırasına ya da gerçek olaylara yüzde yüz uymak gibi bir zorunluluğu yoktur ama eğer roman bir takım izleklerde böyle bir “gerçeğe sadakat” izlenimi veriyorsa ister istemez geneldeki siyasi olayların öyle olup olmadığı hakkında bir sorgulamaya gitmek zorunda hissediyor insan kendini. Bunun ötesinde, daha önemli nokta, bireyler üzerinden verilmeye çalışılan dönemin ruhuna ilişkin aksaklıkların varlığıdır ki, bu yazıda bunlar üzerinde durmam gerektiğini düşünüyorum.

 

Akhisar’ın ufkunda birdenbire parlayan süslü trafik polisi Cafer Üzgün’ün üzerinde durarak başlayayım. Yazarın böyle ironik bir kişiliği neredeyse esas kahraman olarak seçmesi ilginç bir tercihtir gerçekten de ama bu ironik kişilik ironinin bile sınırlarını zorlamaktadır. Neden? İronik olmak gerçeklik duygusunu zedelememelidir. Bir yandan, olayların yaşandığı 1970’li tarihlerden yaklaşık yirmi yıl sonra meydana gelen Susurluk kazasında ölen bir emniyet mensubuyla özdeşleştirilecek kadar gerçeğe ilişkin anıştırmalar söz konusudur Cafer Üzgün’le ilgili olarak ama bir yandan da Akhisar’ın kaderini etkileyen bu kişinin roman kişisi olarak bile gerçekliği mantığı bir hayli zorlamaktadır. Bir kere, kasabanın ortasına güm diye düşen bu şahsın aniden anti-komünist ve aşırı sağcı bir kişi olarak faaliyete geçmesi ve anında hem emniyet müdürünü hem de ülkücü gençleri yönlendiren fütursuz bir kişilik olarak ortalıkta at oynatmaya başlaması hiç inandırıcı olamamaktadır. Yazar, hiçbir gelişme süreci tanımadan aşırı sağcı bir emniyet mensubu çıkartmıştır ortaya. Üstelik bu kişinin motosiklet üzerinde akrobatik gösteriler yapan oldukça sevimli haliyle bu aşırı sağcı ve komplocu kişiliği arasında da bir hayli çelişki vardır. Yani aslında bu tür anti-komünist devlet görevlilerinin pek de ciddiye alınacak kişiler olmadığı mı anlatılmak istenmiştir? Yoksa onları bu mizahi yanlarıyla sevmemiz mi istenmiştir, belli değildir.

Öte yandan Cafer Üzgün’ün, artık “şeytan tüyü var” denecek ölçüyü de aşan, adeta Patrick Suskind’in Koku romanının sonundaki toplu sevişme sahnesinde olduğu gibi, sanki insanları büyüleyen bir koku salgılıyormuşçasına neredeyse kasabanın bütün kadınlarını yatağa sürükleyen tuhaf ama tuhaf olduğu kadar anlaşılmaz cazibesini izah edecek hiçbir mantıki durum yoktur ortada. Ya da yazar acaba, “bakmayın siz kasabaların o dışarıdan müteassıpmış gibi algılanan hallerine, aslında orada bambaşka şeyler yaşanmaktadır” mı demek istemiştir ya da aslında bütün kadınların o komik sırmalarla ya da akrobatik gösterilerle ve kasaba çapındaki popülariteyle büyülenip hayatlarını altüst edecek ölçüde bir aşk ya da cinsellik tutkusuna kapılabileceklerini mi anlatmak istemiştir, pek belli değildir.

Cafer Üzgün’ün bu inanılması güç, bir romanın hayal dünyasını bile zorlayan gerçek dışılığını bir kenara bırakıp toplumsal ortama ve dönem ruhuna ilişkin inandırıcı olmayan noktalar üzerinde de kısaca durmak istiyorum.

Örneğin İlhan karakteri. İlhan, büyük şehirden gelmiş liseli bir gençtir. Gösterdiği yüksek bilinç, o zamanın devrimci gençlerinin bilinç düzeyi dikkate alındığında hiç de inandırıcı değildir. Üstelik o dönemde basılmadıkları için okunmaları imkânsız kitapları okuyup fikir yürütmesiyle bence Cafer Üzgün’den de daha az inandırıcı bir karakter olarak ortaya çıkmaktadır. Örneğin o dönem Erich Fromm basılmamış olduğu ve solcu gençler bu yazarı tanımadığı halde İlhan, Erich Fromm’un kitabından söz etmektedir sevgilisine (s.71). Oysa Fromm, Türkiye’de 1980’den sonra basılmıştır. Keza Fellini’nin Amarcord filminden de bahsetmiş olmalıdır ki sevgilisine, İlkyaz, “bana Amarcord’u anlat” diye tutturmaktadır (s.72). O dönemde daha Birikim çevresi bile bu kadar derin bir Marksizm sorgulamasına girmemişken küçük bir kasabadaki devrimci gencin şu sorgulaması hiç inandırıcı değildir: “İlhan’ın o günlerde sorgulamanın eşiğine geldiği bir şeydi Marksizm’in tek başına olmaya adaylığı! ‘Böyle bir bilim olabilir mi? Bir mimar gibi toplumu yeniden şekillendirmek mi istiyoruz yoksa…’ (s.76) Devamı da var ama uzamasın diye almıyorum buraya. Bir başka örnek: “İlhan yatağında bunları tekrar anımsadığında, sırtından bacaklarına kadar bir ürperti bedenini seyirip geçiverdi. ‘Bilim! Yeni Çağın yeni dini! Ona inandığınız kadar güvenir, böylece yaşamı bilimin eline teslim edersiniz.’” (s. 134) Bu, yazarın 2000’lerdeki bilinci  ya da bilincini otuz yıl öncesine taşıması ya da monte etmesidir.

Yalnız İlhan değil, örneğin Melih Hoca da, Canetti’nin Kitle ve Güç kitabını salık vererek henüz çevrilip basılmamış kitapları bir falcı gibi haber verebilmektedir (s.102).

Örnekleri daha uzatmak mümkün ama yazının çerçevesini aşmamak için burada kesiyorum.

 

Dönem ruhu açısından geneldeki siyasi olaylara (eğer giriliyorsa) zaman olarak uygunluk ve sloganların dönemin sloganları olması önemlidir. Romandaki bu tür uyumsuzluklara birkaç örnek vermek istiyorum. Daha sonraki süreçlerde ortaya çıkan ve romanda dönemin sloganları gibi verilen sloganlar ve deyişlerden bazıları şunlardır:

“Ya sev, ya terk et” (2000’lerin sloganı)

“Milliyetçi Bozkurt Türkiye” (Bozkurt Türkiye diye bir slogan yoktu)

“Ne ABD, Ne Nato, Tam Bağımsız Türkiye” (Geçerli olan Ne Amerika, Ne Rusya sloganıydı)

“En büyük polis, başka büyük yok” (bu da o dönem olmayan bir slogan. Sanırım 1980’lerin sonlarında ortaya çıktı)

“Gomonislere ölüm” (Ülkücüler komünist sözcüğünü hiçbir zaman yanlış telaffuz etmezlerdi. Yazar onlara ısrarla “gomonis” dedirtmektedir ki, gerçekle ilgisi yok)

“Devrim silahların gölgesinde olur” (Bunun doğrusu, Mao’nun “iktidar namlunun ucundadır” sözüdür ve bu haliyle kullanılırdı)

“Sosyal revizyonist” (sosyal-faşist vardı da bu yoktu)

“Derin devlet” (2000’li yıllarda kullanıldı)

 

Bitirirken, romanda geçen bazı olayların yanlış verilişine de değinmekte fayda var.

“Haber saatinde ülkenin Milliyetçi Cephe hükümeti Başbakanı muhabirlere, ‘Bana sağcılar cinayet işliyor, dedirtemezsiniz’ demekteydi.” (s. 85)

Olaylar 1978 yılında geçtiğine göre Süleyman Demirel’in bu sözü söylemesine daha iki yıl vardı. Demirel, bu sözü ülkenin 12 Eylül darbesine iyice yaklaştığı günlerde, 1979 yılı sonu ya da 1980 yılı başında söylemiştir.

“…’1969 yılı 7 Şubat günü olduğu gibi bir şanlı tütün eylemi düzenleyin, demeye getiriyorlar… Gerçi 7 Şubat eylemini Fikir Kulüpleri Federasyonu’ndan aslan gibi devrimci delikanlılar ta Ankara’dan, İstanbul’dan gelip yapmışlardı. Harun Karadenizler, Ertuğrul Kürkçüler filan…” (s.114)

1969 ve 1970 Şubat aylarında, tütün piyasasının açıldığı dönemde yapılan Akhisar mitingleri sadece Ankara ve İzmir’den gelen FKF’li gençlerce düzenlenmişti. İstanbul’dan hiç kimse olmadığı gibi Harun Karadeniz de yoktu. Ankara’dan Ertuğrul Kürkçü de yoktu. Kürkçü, 1969 yılında, Ankara’da eylemlere katılan bir genç olmakla birlikte köy çalışmalarına katılacak kadar militanlaşmamıştı henüz.

“Bak, Milliyetçiler Partisi’nin seksenlik yaşlı lideri bile yakın zamanda gencecik kızoğlan kız almadı mı, aldı!” (s.158)

Alpaslan Türkeş 1917 doğumlu olduğuna göre, o sırada 61 yaşında olmalıydı. Seksenlerinde öldü.

Sanırım yakın dönem romanları için biraz daha zaman geçmesi gerekiyor. Ya da biraz daha dikkat.

Gün Zileli

14 Kasım 2011

 

 

 

 

 

 

 

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI